24 Şubat 2017 Cuma

İYİ DE BEN HANGİ KUŞAKTANIM?

Bizim kuşakta, kuşak kavramı üzerine büyük ihtimalle ilk ben yazdım; bunun, ulusal dergilerde şiir yayımlamaya başladığım dönemle -2008 sonbaharı- doğrudan ilgisi var. 2000’lerin sonları, 2000 kuşağının sıkça konuşulduğu bir süreçti, 2010’lar başlamadan herkes kendi 2000 kuşağını sunmaya çalışıyordu. Aslında sözünü ettiğim yıllarda yapılan 2000 kuşağı dosyalarını incelemek ilginç bir araştırma olabilir, hayranlıkla anılan isimlerden kaç tanesi yazmaya devam ediyor acaba? Ya da o gün hiç anılmayan bazı isimler bugün ne durumda? 2010 kuşağı üzerine yazmayı düşünenlere evvela bunu öneririm. Tarih, doğru okumayı becerebilirsek bize soğukkanlı olmayı öğretir.
Şiirde usta olduğumu iddia edecek halim yok; ama şiirde sebat edecek adamı gözünden tanıdığımı söyleyebilirim. Aynı şekilde şiirde neden ısrarcı olduğunu, şiire ne kadar tutku duyduğunu anlamakta da zorlanmam. Benim asıl üniversitem olan Fındıklı Lisesi’nde şiirle yanıp tutuşan, gerçekten iyi şiirler de yazan ama asla ciddiye almadığım bazı arkadaşlar vardı çünkü bu meselede kararlı olmadıkları gün gibi ortadaydı, nitekim hiçbirinde yanılmadım da. Emek, gerçekten emek verenlere gösterildiğinde anlamlı olabilecek bir şey. Şiire yine Fındıklı Lisesi yıllarımızda şaşırtıcı bir duygu yoğunluğuyla başlayıp çok erken yaşlarda olgun örnekler veren kardeşim Abdullah İlhan ise öngörebildiğim üzere niteliğini yükselterek yoluna devam ediyor. Öğretmenimiz olduğu halde bize kürsüden seslenmek yerine bizimle aynı sıralarda oturmayı tercih eden Zafer Acar, Abdullah’la benim bir anlamda sıra arkadaşımızdı. Dönelim 2010’un ufukta belirdiği o yıllara. O dönem -2007-2010 arası- 2000 kuşağı içerisinde anılanların en küçüğü şimdiki benden daha büyüktü, dolayısıyla kendimi bu kuşak içerisinde hiç düşünmüyor, gözümü 2010’lara dikiyordum. 2010 kuşağı adlandırması önemliydi benim için, bana heyecan veriyordu, Yedi İklim’in 2010 Ocak sayısında 2010 kuşağı diye bir şeyden bahsetmem de sürpriz değildi.
Şimdi oturmuş nostalji mi yapıyorum? Nostalji yapacak yaşa gelmedim daha; ama bundan 10 sene öncesiyle bugün arasında 10 sene değil 100 sene var. Siyasette de böyle edebiyatta da. Bu da bana nostalji yapma hakkı veriyor. Sözkonusu dönemde bolca plan yapıp hayal kurduğumu hatırlıyorum, kendi adıma planlarım vardı, şiirimiz adına hayallerim. Planlarım 2010’larda şiir ve eleştiri kitapları çıkarmak ve bir imza sahibi olmak; hayallerim şiirin şiire yakışır kalitede yazılıp enine boyuna tartışıldığı bir edebiyat ikliminde yaşamak, şiirden sanatın ve hayatın diğer alanlarına sahih kanallar açıldığını görmekti. Planlarımı gerçekleştirdim ve gerçekleştirilemez işler olmadıklarını gördüm. Çok çalışırsanız bunları pekala siz de başarabilirsiniz. Hayallerim içinse aynı parlak ifadeleri kullanamayacağım, 2007-2010 arasında gördüğüm poetik canlılığı bir daha asla bulamadım. Yani hayallerim gerçekleşmediği için planlarım da pek bir anlam ifade etmemiş oldu benim için. 2010’lar; siyasetin, belediyenin ve daha türlü türlü aygıtın edebiyata vahşice saldırdığı bir dönemin adı oldu. 2000’lerle 2010’ların edebiyat dergilerini karşılaştıralım, o dönemdeki poetik tartışmalarla bugünküler arasında çok ciddi bir nitelik farkı var. Sadece önceki kuşaklardan şairler değil şiire yeni başlayan gençler bile şiir tartışmalarında söz almak zorunda hissediyordu kendini. Şiirle eleştiri birbirinden ayrı düşünülmüyordu. Benim 16 yaşında eleştiri yayımlamaya başlamam çok da şaşırtıcı değildi yani. Bugünün genç şairlerinden kaç tanesi eleştiri yazıyor? 2000’lerde 80 kuşağı şiirin içindeydi, 90 kuşağı şiirin gündemini belirleyici işler çıkarıyordu, 2000 kuşağı ise kişiden kişiye/dergiden dergiye değişiklik gösterse de “Var”dı. Benim 2000 kuşağım çok büyük oranda Zafer Acar’dı mesela, onun şiiri ve eleştirileri 2010’ların eşiğinde bana Türk şiiri adına büyük bir motivasyon sağlıyordu, 2010’larda ise Türkçe şiir diye bir şey duymaya başlayacaktım. Bugün Türkçe şiirden öte Türk şiiri yazıyor olmakla övünebilirim.
            Türkiye Dil ve Edebiyat’ın 2017 Mart sayısında Hüseyin Akın’la yaptığımız söyleşi, kuşak kavramı üzerine yıllar yıllar sonra yeniden düşünmeme vesile oldu. Akın, beni 2000 kuşağı içerisinde anıyor. Bir gün 2000 kuşağı içerisinde anılacağım aklımın ucundan bile geçmezdi, şimdi buna sevinmeli miyim üzülmeli mi? Bilmiyorum, dileyen 2000 kuşağına, dileyen 2010 kuşağına dahil edebilir. Neticede zaman dilimlerini adlandırma biçimimiz sürekli değişir, Allah ömür verir de 2060’ları görürsem İsmet Özel’i hâlâ 60 kuşağı şairi olarak anacağımı pek zannetmiyorum mesela. 2000’di, 2010’du çok önemli değil ama bir şansım varsa o da bu işlere 2000’lerde başlamış olmaktır, o dönemde çıkan dergilerin, yapılan tartışmaların, girişilen polemiklerin iyisiyle kötüsüyle tadı damağımdadır hâlâ. Sezai Karakoç’tan, siyasilerin ve bürokratların kendisini korunaklı alan haline getirmediği bir dönemde bahsediyordum mesela; değer verdiğim şairlerle sanal alemde değil gerçek alemde tanışıyordum. Bugünün edebiyata yeni atılan gençleri bunların anlamını asla bilemeyecekler. O dönemi yaşayıp sindirmiş olmak en azından benim gözümde son derece önemlidir, kişiye haklı bir cesaret verir; biri şiir/şiirimiz hakkında bol keseden atmaya başladığında “Bir dakika, orada dur,” diyebiliyorsam biraz da bundandır.  
           
 Aykut Nasip Kelebek

22 Şubat 2017 Çarşamba

GENÇ MÜSVEDDESİ

Gençliğim bir gençlik müsveddesiydi
yüzlerce defa üzerinden geçmeliydim
onun kayda değer hale gelebilmesi için
koparıp uçak yapılacak çok sayfa var hayatımda
benim bomboş geçmişim olarak yaşadıkları yeter
belki kendi geleceklerini yaratma şansı verir onlara
uçtukları yerler

geleceği bir genç gibi düşünüyordum ama
ihtiyara dönüşüyordum birden
günü yaşarken

sayısız kadın geçmiş gençliğimden hiç uğramamış sevda
neden neden neden çıkmaz sokak mı dediler yoksa hakkımda
çıkmazda bir hayat yaşıyordum yaşamasına
ama bütün varlığımla meydandaydım da
dünyalar benim olacak ahiretler benim
kalbimdeki aşk duygusu kadar saf bir kadınla
aşk yaşadığımda

aslında boşuna sonsuzluk arıyorum kadınlarda
insana dönüşüyor yaşlandıkça
her tanrıça

Aykut Nasip Kelebek

18 Şubat 2017 Cumartesi

MÜTEAHHİTLERİN DEĞİL OKURLARIN HIRSIZLIK YAPABİLECEĞİ BİR SOKAK!


“ŞAİRLER SOKAĞI” AÇILDI

Geçtiğimiz Perşembe günü Sultangazi belediyesi, ilçe kaymakamlığı, ilçe milli eğitim müdürlüğü ve Tekin Yayınevi’nin destekleri ile 125. Yıl Ortaokulu’ nda “Şairler Sokağı” nın (ben ‘Çıkmaz Sokak’ demeyi yeğlerdim) açılışı yapıldı. Bir muhabir ağzıyla yazıya giriş yapmamın nedeni birçok yönüyle haber değeri taşıyan bir programla karşılaşmış olmam. Bu durumun ilk nedeni cesur ve aynı zamanda birikimli bir yönetici: Ömer Baltaş. Okulun müdürü Baltaş belki de hiç yan yana gelemeyecek iki isme (Ataol Behramoğlu ve Zafer Acar) ‘sokağın’ açılışını yaptırdı. Bunun yanında sokak Türkiye gibiydi. Müslüman şairler, solcu-sağcı şairler, Kürt şairler… Türkiye’nin herhangi bir sokağında karşılaşmanız muhtemel bir manzara. Bazan kavga eden bazan selamlaşan ama bir şekilde bir arada duran insanlarla Türkiye sokakları. Ortaya konan işin bir diğer güzel tarafı da programa velilerin ciddi bir katılım göstermesi. Şair Selim Sina Berk ve edebiyat sevdalısı Mustafa Sözen de 'sokak'ta karşılaştığımız isimlerdi. Güçlü bir birliktelik kurulmuş bu imkanları sınırlı okulumuzda. Okulun ilginç bir tarafı da var. Okul kapısı sadece eğitime değil bir ailenin evinin kapısına da açılıyor. Ailemiz gecekondusuna, sıcak yuvasına, sıcacık okulumuzdan geçmeden gidemiyor. Neyse, biz de eve değil “Şairler Sokağı” na davetliyiz, İstanbul’un çarpık kentleşme problemini programa destek olan belediyemize bırakalım. Gülelim, geçelim…
         Peki elilerimiz ve çocuklarımıza neler anlattı şairlerimiz? Ataol Behramoğlu tatlı bir dille çocuklarla konuştu, Zafer Acar ise çocukların dünyasını ailelerine sanatla, şiirle anlattı. Acar, sanatçıların eserleriyle çocukluğu aradıklarını, yer yer çocuğun diliyle konuştuklarını, onlar gibi sorularla dünyaya baktıklarını ve bu soruların cevaplanmasının pek de önemli olmadığını söyledi. Çocuk ne yapar eder öğrenir. Sorar, tekrar sorar, tekrar tekrar sorar. Soru bu şekilde cevabı işlevsizleştirir. Zafer Acar’ın Picasso’nun kübik resimlerinin perspektiften uzak ve parçalı diliyle çocukların duyarlılığını ve hareketliliğini yansıttığını tespit etmesi son derece dikkat çekiciydi. Behramoğlu ise bu yazı için bize pek malzeme vermese de şiiri olabildiğince basit ve örneklerle tasvir etmesiyle, çocuklara ‘bir çocuğa layık olmak’ kitabında yer alan ‘diyalog şiir’ lerini teatral bir biçimde okutmasıyla ve bence en önemlisi Necip Fazıl ve Orhan Veli’den birer şiir okuyup Necip Fazıl’dan sitayişle bahsetmesiyle sempati kazandı. Samimi ve keyifliydi Behramoğlu. İki şairin kendilerinden okudukları şiirler de programın başka bir güzelliğiydi. 
            Sokak renkli dedik ama daha önemlisi gerçek. Niye? Çünkü tıpkı Türk şiirinde olduğu gibi zayıf şairler de bu sokakta kendine yer bulmuş. Bulsun. Olur o kadar, oluyor.  Sultangazi’de gezilecek, görülecek bir sokak var artık: Şairler Sokağı, daha ne olsun. Hem de müteahhitlerin değil okurların hırsızlık yapabileceği bir sokak!

Abdullah İlhan Yazdı

16 Şubat 2017 Perşembe

DOSTLUK ÖLDÜ DOSTLAR SAĞ OLSUN

Çok dostumu sildim ama kıyamadım hiçbir kelimeme
hiç iz bırakmadı hayatımda bazı dostlar
silinen bir kelimenin defterde bıraktığı iz kadar bile

düşmanın düşmanlığına kefilim ama dostun dostluğundan emin değilim
dost rolü oynayabilen yetenekli düşmanlardan
sadece bundan ibaretti dost dediklerim
dostlukla sıkıyorlardı elimi sıkarken
dostun muhabbeti vardı seslerinde
ama düşmanın kalbini taşıyorlardı
göğüs kafeslerinde

yoktu Ali gibi dostum
öldürüleceğim yatağa yatacak dostlarımı
ben düşmanla aynı yatakta buldum

dost
bize yeterince düşmanlaşmamış bir kimse işte
kullanışlı insanlar için kullandığımız bir kelime
düşmandan daha çok gidilmeli dostun üzerine
bana sıkılan kurşunu kucaklar mısın dostum
basar mısın bağrına
evlat yerine

Aykut Nasip Kelebek

15 Şubat 2017 Çarşamba

AYKUT NASİP KELEBEK İLE SÖYLEŞİ: "...AMA BU ZATEN OLACAKTI"

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, oturan insanlar ve açık havaAykut Nasip Kelebek, 2008 yılından beri şiir ve edebiyat üzerine yazılar yayımlıyor. Günümüzün etkili ve nitelikli genç şair-yazarı 2013’te ‘’Bana Hayran Olsana’ isimli şiir kitabından sonra 2016’da ‘’Kanlı Canlı Şiir’’ eleştiri kitabını yayımladı. Aykut Nasip Kelebek’le son kitabı ve Türk edebiyatında eleştiri üzerine konuştuk.

Turgay Demirel: Sezai Karakoç “Edebiyat Yazıları” serisinde özellikle Tanzimat ile II. Yeni arası döneme yoğunlaşmıştı. Siz de “Kanlı Canlı Şiir”de 1950’lerden günümüze kadar olan şairler üzerinde çalışmışsınız, bu benzerlik bilinçli mi yapıldı rastlantı mı?
Aykut Nasip Kelebek: Sezai Karakoç’un üç ciltlik “Edebiyat Yazıları”nı 16 yaşımda okumuştum. Üstadın şiire ve şaire bakışı beni derinden etkilemişti, modern Türk şiirine ilişkin fikirleri ve şiirimizin merkezine yerleştirdiği şairler de benim çocukluğumdan beri severek okuduğum şairlerdi zaten. Benim dünyamdan biriydi Sezai Karakoç, daha doğrusu ben onun dünyasındandım, milli ve manevi değerleri önceliyordu, dünyevileşmeye karşı uhrevi değerlerin yanında saf tutuyordu. Karakoç, bilindiği gibi bu kitabında Mehmet Akif, Yahya Kemal ve Necip Fazıl’a ayrı bir önem verir, kendi kuşağına ilişkin de çarpıcı yaklaşımları vardır, II. Yeni sonrası şiirimize ise ufak dokunuşlar dışında pek girmez. “Kanlı Canlı Şiir” ise Sezai Karakoç’tan başlayarak 1950 sonrasına eğiliyor. Doğrusu başlangıçta “Edebiyat Yazıları”ndan yola çıkarak herhangi bir plan program oluşturmadım. Zaten modern Türk şiiriyle uğraşan her eleştirmenin ele aldığı şiir ve şairler üç aşağı beş yukarı bir benzerlik gösterecektir.

Turgay Demirel: Genç yaşta eleştiri yazmak, hem yanılgıya düşme hem de tepki toplama açısından riskli; sizi buna iten nedir?
Aykut Nasip Kelebek: Gençlikte yapılan her işte yanılgı payı büyüktür; bu, iş seçiminde böyledir, eş seçiminde de böyledir, arkadaş seçimlerinde de böyledir. O dönemde riske girmeyiz adeta riskler arasında bir yol tutturup yaşamaya çalışırız. Ancak riskten uzak durmak gibi kaygılar bizi tembelleştirmemelidir, yanlışı yapa yapa doğruyu buluruz en nihayetinde; yeter ki din-dışı, ahlak-dışı hatalar işlemeyelim, yoksa her şeyin bir çaresi vardır. Ben de işte eleştiri yazdım, bunlar birikti birikti ve kitaba dönüştü; yazıların kitaplaşması sürecinde genel bir editoryal çalışma gerçekleştirsem de pek az yazı ve düşüncemi kitabın dışında bıraktım. Hayat içerisinde, herkes gibi bazı hatalar yapsam da edebiyatta çok şükür daha sağlam adımlar attığımı hissediyorum. Eleştiri yazdım çünkü herkes gibi benim de kendimden önceki şairlere, çağdaşlarıma, şiirin güncel tartışma konularına ilişkin bazı fikirlerim vardı; bunları neden kahve masalarında, eş-dost muhabbetlerinde unutulmaya terk edecektim ki, elim kolum tutuyordu ve işte “Kanlı Canlı Şiir” ortaya çıktı.
Eleştiri yazmanın birtakım bedelleri olduğuna ben de katılıyorum ama sadece genç eleştirmenler değil yaşlı eleştirmenler de her an karşı saldırıya açık durumdadır. Ama haddini bilmek kavramına inanırım, 1950 sonrası Türk şiiri üzerine evet, yaptığım yoğun okumaların da etkisiyle özgüvenle konuşabiliyorum, ama tutup da 20. yüzyıl İtalyan şiiriyle Türk şiirini karşılaştırmaya kalkarsam komik duruma düşerim, okuduğum üç beş çeviriyi bir kenara bırakırsak okumadım çünkü o şiiri. Neden böyle uç bir örnek verdim? Çünkü var böyleleri, az bilgiyle çok fikir üretmeye kalkanlar, ne yazık ki var. Ben bu kitaptaki yazıları yazarken şöyle bir süreci izledim: Cahit Zarifoğlu’nu mu yazıyorum, yahu bu adamın şiir kitaplarının dışında deneme kitapları var, söyleşileri var, bunları bir okumak lazım. Bununla da sınırlı değil ki iş, bu adam hakkında yığınla yazı yazılmış, araştırma yapılmış, bunları elden geçirmek gerek… Ben bu şekilde çalıştım. II. Yeni’yi bilmiyorsan, Zarifoğlu’nun da içinde yer aldığı 60 Kuşağını okumadıysan, Zarifoğlu’nun ardıllarından habersizsen; ortaya adamakıllı bir eser koyman mümkün olmuyor. Bu hassasiyetlerim yazılarımdan da çıkar sanıyorum.
Başta Üstadım Zafer Acar olmak üzere eleştiri yazılarım birlikte çalıştığım editörler tarafından da desteklendi, kimse bu yaşta ne uğraşıyorsun bu işle demedi bana. Bu da doğal olarak eleştirime güvenimi taze tuttu. Eleştirdiğim bazı isimlerden tepkilerle karşılaştığım oldu, ama bu zaten olacaktı.

Turgay Demirel: Birçok isim hakkında yazılar okuduk bu kitapta; ama kötü, kırıcı bir ifade göremedim. Hakarete varan eleştiriler okuduğumuz şu günlerde, yazılarınızda nasıl bu kadar sakinsiniz?
Aykut Nasip Kelebek: Zamanımızın en büyük problemlerinden biri bu: Nezaketsizlik. Ben eskiden sanatın, düşüncenin insanı incelttiğine, terbiye ettiğine ve açıkçası daha da insan kıldığına inanırdım; son yıllarda bunun en büyük yanılgılarımdan biri olduğunu anladım. Çok kitap okumak, çok iyi kitaplar yazmak insanı daha da insan kılmıyor. Gerçekten anlam veremiyorum; sürekli küfür ederek konuştuktan, efendi efendi oturup kalkmasını öğrenemedikten sonra bu kadar kitap okuyup yazmanın ne anlamı var? Bakıyorsun, şiirinde dürüstlükten, vefadan dem vuruyor, edep ahlak edebiyatları parçalıyor, herkes suçlu bir kendisi mağdur, aman Allah’ım neler neler. Ama adama bakıyorsun, bu kavramlardan haberi bile yok: Bir başkasını satın almak uğruna senin dostluğunu satıyor, hal hatır soruyorsun “Sana ne” der gibi yalandan karşılık veriyor, seni yağlayarak ballayarak davet ettiği ortamda diğer insanların arasında aşağılamaya çalışıyor… Bunun sonu yok. E bu adamın eleştirisinden ne beklersin ki? Şiirde, romanda filan saklıyor gerçek yüzünü ama iş eleştiriye gelince bütün foyası ortaya çıkıyor. Diyelim şiirimizde kendinden daha etkili olmuş bir şairi değerlendirecek, temel derdi asla bu şiirin nasıl etkili olduğunu ortaya koymak olmaz böylelerinin, durumu anlamaya çalışmazlar; kıskançlıkla, yüzeysel/verili/süslü ifadelerle o şairi güya itibarsızlaştırmaya çalışırlar. Böylelerinin alıcıları olur mu? Olur. Ne yazık ki insanlar, bu, sanat-düşünce alanında olsa bile, sloganların peşinden sürüklenmeye pek bir meyyaldir. Değerlendirmen için ayrıca teşekkür ederim, belki ilk gençlik yıllarında bilmeden istemeden birilerinin kalbini kırmış, biraz aşırı birtakım ifadeler kullanmış olabilirim, ama bunlara “Kanlı Canlı Şiir” içerisinde yer vermedim. Bilenler bilir, yazdıklarımda metin-merkezli kalmaya çalışıyorum, insanların şahsiyetleri şiir eleştirisinin konusu değildir. Bununla eleştiriyi şahsiyetin önüne yerleştirdiğim de sanılmasın, şahsiyet benim için her şeyin başında gelir. Delikanlılık yıllarımda insanları zekalarına göre değerlendirirdim ama bugün önce kişiliğe, sonra yine kişiliğe ve en son zekaya bakıyorum. Çevremizi ve kendimizi temiz tutmanın bir başka yolu yok.
Sakinlik dedin ya, şiirde de hayatta da sakinliğini koruyamayan birinin değerlendirmelerine asla güvenmem. Bağırma çağırma değildir bize düşen, edep üzere ahlak üzere konuşmak ve dinlemektir.

Turgay Demirel: 25 yaşına kadar iyi bir üretim içindesiniz. Önce Bana Hayran Olsana, şimdi Kanlı Canlı Şiir; bu üretkenliğin sırrı nedir?
Aykut Nasip Kelebek: Üretken miyim? Bence çok da üretken değilim, evet yayımlanmış iki kitabım var, evet bunların dışında yayına hazır iki kitap dosyam var ama bundan daha fazlasını da pekala başarabilirdim. Bunun bir sırrı yok, diğer üretken insanların yolunu izlemeye çalışıyorum sadece.

Turgay Demirel: Mesela?
Aykut Nasip Kelebek: Mesela lüzumsuz sosyal ilişkilerden uzak durmaya çalışıyorum, yakın dostlarımla bile kararınca görüşmeye gayret ediyorum, çok muhabbetin bazen çok tembellik getirebileceğini düşünüyorum. Görüşmeler elbette değerlidir, insan her zaman bir başka insanın sesine ihtiyaç duyar, hatta bazen bir başkasının sessizliği bile -Sezai Karakoç’un sırf sessizliği için yanına gittim çok olmuştur- yeter; ben de dostluk ve arkadaşlıkların değerini bilmeye çalışırım. Bununla birlikte kendi kendine nitelikli işler gerçekleştiremeyenler, her daim bir başkasının varlığını ister, birçoğu kendini yalnızca geniş topluluklar içerisinde güvende hisseder; bu tipler belki gündelik işlerinde başarı sağlayabilirler ama oturup Anna Karanina'yı okumanın, günlerce odaya kapanıp defterler dolusu şiir/deneme yazmanın zevkini hayatları boyunca tadamazlar. Benim, sır diyeceksek en büyük sırrım bu. Elbette üretim plan/programları da önemli, ben daima belli bir düzenleme gözetirim, işimi pek şansa bırakmam, mesela Kısa Peygamberler Tarihi diye bir şiir serisi mi yazıyorum, bu alanın belli başlı çalışmalarını incelerim. Kerbela mı çalışıyorum, İslam literatüründeki bulabildiğim bütün kaynakları tararım, bu işin benim bildiğim başka bir yolu yok. Ev içerisindeki planlama da çok önemli, yani sosyallikten uzak durup eve kapanıyorsun ama evde bütün gününü ıvır zıvırla tüketiyorsan evde geçirdiğin zamanın da bir anlamı yok demektir. Çok yazmanın en önemli sırlarından biri de yazmayı gerçekten çok sevmektir, insan ancak sevdiği bir işi sürekli hale getirebilir. Danstan hoşlanmayan birine bütün gün dans ettiremezsin, resmi sevmeyen birine zorla sürekli resim yaptıramazsın. Ben yazmayı seviyorum, bu yolda başka birçok zorunluluklarımdan da vazgeçtim, elimde neredeyse bir tek kelimeler kaldı, onların da hem nitelik hem nicelik olarak hakkını vermeye çalışıyorum.

Turgay Demirel: Sizce eleştirimiz neden gelişmiyor?
Aykut Nasip Kelebek: Eleştirimiz gelişmiyor çünkü insanlarımız eleştiriye emek vermektense “Eleştirimiz gelişmiyor” diye yakınmayı tercih ediyorlar. Hepimiz oturup işin bir ucundan tutarsak emin ol eleştirimiz de gelişir, diğer her şeyimiz de gelişir. Ben hayata çok büyük ölçüde Türk şiiriyle tutundum, yazdığım eleştirilerle de bir bakıma şiirimize borcumu ödüyorum. Yirmi ila otuz yaşları arasında her biri önemli okullardan mezun olmuş, gayet de yetenekli genç şairlerimiz var, bu alana emek verirsek bizden sonrakilere ciddi bir eleştiri birikimi bırakabiliriz. Buna talip olalım derim.

Turgay Demirel: Eleştirilerinizde diğer sanatlardan pek faydalanmadığınızı görüyorum, resim müzik vs. Yazılarınızın diğer sanatlarla etkileşim halinde olmaması sizce de büyük bir eksiklik değil mi?
Aykut Nasip Kelebek: Edebiyat eleştirisi diğer disiplinlerden faydalanabilir, mesela “Kanlı Canlı Şiir” sonrasında yayımladığım bir yazımda edebiyat-coğrafya ilişkisi üzerinden Sezai Karakoç ile Hilmi Yavuz’u karşılaştırmaya çalışmıştım. Disiplinlerarası ilişkiler kurmak bir artı olabilir ama kurmamak da bir eksi sayılmaz kanaatindeyim.

Turgay Demirel: Kitapta Sezai Karakoç ismi birçok yerde karşımıza çıkıyor. Şiire hatta edebiyata Karakoç’tan baktığımızı söyleyebilir miyiz?
Aykut Nasip Kelebek: Modern Türk şiirini okuyan, inceleyen herkesin yolu Sezai Karakoç’tan geçecektir, hele de onun kendinden sonraki kuşaklar üzerinde etkisi düşünüldüğünde. Sezai Karakoç şiirde ve düşüncede rehberlerimden biridir. Şahsen son dönemde Sezai Karakoç’un metinleriyle ilişkimizi -bazı istisnai kalemler dışında- kopardığımızı, üstadı birtakım aforizmalara, ezberlenmiş yaklaşımlara hapsetmeye çalıştığımızı görüyorum. Sezai Karakoç ismi bugün korunaklı bir alan, onun ismini anarak, sözlerine ondan alıntılar yaparak kendileri için bir tür dokunulmazlık yaratmaya çalışanlarla dolu ortam; sanat ve düşüncenin bundan bir kazancı olmaz. Sezai Karakoç, büyük bir şiir yazdı, çok ciddi bir düşünce ortaya koydu, belki hepsinden önemlisi modern zamanlar içerisinde ahlaklı ve namuslu yaşanabileceğini kanıtladı. Bize, onun şiirini ve düşüncesini layıkıyla irdeleyen metinler yazmak, bu kültür ve sanat hazinesini daha geniş toplulukların kavraması yolunda çalışmak düşüyor.

Turgay Demirel: Son olarak: Bu metinleri kaleme alırken ve kitap çıktıktan sonra hakkında yazdığınız kişilerden olumlu ya da olumsuz nasıl tepkiler aldınız?
Aykut Nasip Kelebek: Bu süreçte şunu açıkça gördüm, kendime bir pay çıkarmak adına konuşmuyorum, ama sen emek verir ve ortaya nitelikli eserler korsan, insanlar buna büsbütün sessiz kalmıyorlar; gözlerini çeviren, kulak kabartan, yahu burada neler oluyor diyen bir topluluk kesinlikle oluşuyor. İşte tam on yıldır edebiyat camiasındayım, çok şükür hiçbir zaman neden yaptıklarım karşılık bulmuyor, neden bana sessiz kalınıyor diye aklımın ucundan bile geçirmedim çünkü metinlerimi okuyup değerlendiren, telefon açıp görüşlerini bildiren, dergilerde/internet sitelerinde hakkımda yazılan yazan, benimle daha kitaplarım bile yayımlanmadan söyleşiler yapan insanlar vardı. Neden böyleydi bu? Nitelik hiçbir zaman yeterli değildir, nitelikli işler yaptığı halde esamesi okunmayan nice şair-yazar tanıyorum, insanlar biz ne dersek diyelim, sizin ahlakınızı, kişiliğinizi de hesaba katıyorlar. On yıldır edebiyat dünyasının önemli isimleriyle hep kaliteli bir diyalogum oldu, eleştirilerim varsa bile bunu belli bir nezaket içerisinde gerçekleştirdim, büyüklerime asla saygıda kusur etmedim, benden yardım isteyen küçüklerime de her zaman yardımcı olmaya gayret ettim. Bunu, insanlar beni sevsin, bana değer versin gibi son derece ucuz kaygılarla da yapmadım; neysem oydum. 25 yaşındayım, Allah bir ya da birkaç 25 yıl daha yaşamak nasip ederse, gayretimi sadece şiirimizin, eleştirimizin, edebiyatımızın vs. güçlenmesi değil, elimden geldiği kadar ahlaklı, merhametli ve nezaketli bir topluluğun inşası yolunda da göstereceğim. Ahlaksız bir insanın şiirlerinin kıyamete dek okunması hiçbir anlam ifade etmez, çünkü kıyametin sonrasında kurulacak divanda Allah öncelikli olarak şiirlerimize değil ahlakımıza bakacaktır. “O ne güzel vekildir.”


12 Şubat 2017 Pazar

FAYRAP’A YANIT


Fayrap, Şubat sayısında yeni kuşak şairleri değerlendiren bir dosya hazırlamış, Fazıl Baş da dosya içerisinde benim şiirim hakkında bir şeyler söylemiş. Sözü çok uzatmayacağım, bu yazı bağlamında Baş’la ilgili olarak üç ihtimal var: Ya şiir eleştirisi yapmayı bilmiyor ya art niyetli ya da ikisi birden. Benim şiirimi bilen biri, bu yazıyı okuduktan sonra üçüncü seçeneği işaretleyecektir.
Öncelikli olarak, bir şairi eleştireceksen onun bütün şiirlerini göz önünde bulundurman gerekir. İlk şiir kitabım Bana Hayran Olsana sonrasında bu kitabın üç katı hacimde şiir yazdım, bunları da öyle kıyıda köşede değil camianın sayılı dergilerinde yayımladım, Fazıl Baş’ın ciddi bir değerlendirme için onları da ele alması gerekirdi, şiirdeki tembelliğiniz kimseyi ilgilendirmez ama eleştirmenlikte, Baş’ın bu tutumundaki gibi tembelliğe yer yoktur. Kaldı ki Bana Hayran Olsana’yı da komple incelememiş, seçtiği bir iki şiir üzerinden, o da kenarından köşesinden birtakım eleştiriler getirmeye çalışmış. Neymiş, aşırı bir kendini beğeni duygusu falan, bu yaptığı şiir eleştirisi değil, kaldı ki sözünü ettiği yerlerde çağın gençliğine yöneltilmiş bir eleştiri söz konusu. Başı’ın cümlelerini söyleyebilmek için eleştirmen diye meydana çıkmaya gerek yok. Bu sözü herhangi bir şiire şöyle bir bakan bir orta okul talebesi de pekala söyleyebilir. Şimdi ben mi oturup şiirimdeki temaların incelemesini yapayım? Hormonallik de laf değil mesela, bu mantıkla bulduğun her aşk şiirine hormonal diyebilirsin, bu durumda da dünya şiirinin yarısı gümbürtüye gider.
Şiirin her temayı işleyebilme kabiliyeti vardır. Baş’ın yazısı, hayır, şiirde bunlara bunlara yer yoktur, şiir şu şu alanda konuşup durmak zorundadır, diyor. Bir şair olarak elbette istediğin alanda şiir yazabilirsin ama eleştirmen olarak bunu dikte etme yetkin yoktur, sağlıklı bir eleştiri için bütüncül bir perspektifle şiirin niteliğine bakarsın. Baş, Kusursuz Bir Dönüş şiirimi metnine merkez olarak almış, yine söylüyorum, şiirimin biçim ve içerik eleştirisine girişecek değilim, ama hadi onun yolunu izleyerek birkaç cümle edelim: Bir aşığın, bir coşku anında, dünyada sadece maşukuyla kalma arzusundan daha doğal ne olabilir? Buradan bir dünyevilik çıkmaz; Bana Hayran Olsana, dünyevilik, kapitalizm ve modernizm eleştirileriyle dolu bir kitaptır. Okurdan bunları gizleyip seçilmiş birkaç mısra üzerinden tevil yöntemiyle hakikati örten bir kurgu inşa etmek, ancak böyle zihninin karanlığını dergi sayfalarına boca edenlerde görülür.
Çok ilginçtir, metin boyunca asla ve asla biçim eleştirisine girmeyen, içeriğin sığ sularında debelenen Baş, kendisine göre bulduğu tek siyasi şiirde birden biçim eleştirisini hatırlıyor. İşte art niyet böyle bir şey. Benim kitabım hakkında tek bir olumlu cümle yok ancak kendi dergisinin ortalama şairlerine gelince her fırsatta ölçüsüz övgüler diziyor. Cemaatçiliğin dibi bu değil midir. Bütünlüklü düşünce dünyası ise ayrı bir mesele, bir şiir eleştirisinde daha ziyade şiirin bütünlüğünden söz etmek gerekir. Kaldı ki Bana Hayran Olsana ve sonrası şiirlerimdeki düşünce dünyasını, sıhhatli ve sakin bir eleştirmen teslim edecektir. Son olarak; şiirde şiirden/estetikten asla feragat etmem, bu tip bir eleştiriyi şiirden/estetikten yoksun birinden işitiyor olmak da ayrı bir ironi.


Aykut Nasip Kelebek

7 Ocak 2017 Cumartesi

HİPER-GERÇEKÇİLİK BAĞLAMINDA SAVAŞ VE DARBELER

Son birkaç yüzyıldır coğrafyamızda öyle ciddi olaylar yaşanıyor ki, bu yaşananlar karşısında siyasamız gibi şairlerimiz de nasıl bir tavır alacağını tam bilemedi. Birçok darbe ve girişimlerinde olduğu gibi 15 Temmuz’da da hazırlıksız yakalandı, kanlı görüntülerden ister istemez ürktü, meydana büyük şiir çıkarmanın zorluğunu hissetti. Halbuki kıyımızda, sınır boylarımızda savaş vardı, şairlerin çoğu Misak-ı Milli’yi aşacak empati kuramadı sanki, ateşin öz evimize düşmesini bekledi, bu yanlıştı, komşunun evi yanarken yangının bizim evlere de sıçramama ihtimali yoktu. Irak’ta milyon civarı insan öldürülmüştü, Suriye katliamlar ülkesine dönmüştü, onlar bizdi ve “o biz”im şiirini yazabilen çıkmadı ne yazık ki. Batı topyekun öteki-terörist olarak gördüğü bizi yok etmeyi kafaya takmış. 15 Temmuz, bu büyük planın yalnızca bir parçasıydı.
Darbe öncesi şiir “toplumcu” içeriği nedeniyle zayıftır. Politikleşen şair, topluma ulaşmak ister, anlaşılmak şarttır bunun için, mecazdan uzaklaşıp tek anlama yaslanır, aforizmalarla bir hatip gibi konuşur, bu arada şiir nutuk oluverir. Darbe sonrası güçlü şairler doğar. Hem işkenceler sonucu birikmiş acı vardır, hem de hapis ve öldürülme korkusu nedeniyle şiir özünün taşıyıcısı imajlar. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat darbeleri söylediklerimize şahitlik eder.
Zafer nidalarıyla kutlanan 15 Temmuz, şiire iyi gelmedi, çünkü şiiri, kazananlardan ziyade kaybedenler yazar, şiirin doğasında bu vardır. Bu direnişi ele alan çoğunluğu hamasi yüzlerce şiir, yazı denendi, beklenen niteliğe bu metinlerin ancak birkaçı yaklaşabildi. Ekranlarda ve meydanlarda kadim şairlerin benzeri olaylar için yazdıkları eskimeyen, her an güncellik kazanan şiirleri yardımımıza koştu, okundu. Niçin onca dergiden bir şiir sıyrılıp halkın gönlüne dokunamadı? Suçu sırf şaire ya da şiire yükleyecek değilim elbette.
Toplumsal acılar, şairde bireysel acıya dönüşmeden sahici şiir doğmaz. Mehmet Akif, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt gibi şairler bütün bir halkın ruhunu kendi bedenlerinde toplamayı başardıkları ve somut görseli aşıp orijinal soyut alemlere ulaştıkları için başarılı oldular. Sezai Karakoç “Alınyazısı Saati”nde meselelere ne kadar evrensel perspektiften baktığını gösterir:

“Bırak ben ağlayayım
Esir pazarında satılan Afganistan’a
Açlıktan milyonları kırılan Afrika’ya
Filipinler’e
Habeşistan’a Eritre’ye Filistin’e
Esaret prangasıyla kıvranan
Kafkaslar Azerbeycan Türkistan’a
Bütün milletlere ülkelere
Irmaklar gibi ben ağlayayım
Sen demir gibi olmalısın
Çelik gibi sabah yıldızı” (24)

Sadece İslam coğrafyasına ağıt yakmamıştır Sezai Karakoç, dünyanın her köşesine bütün duyargalarını açmıştır. Onun emperyalistlerin zulmüne uğrayan Cezayir için yazdığı “Ötesini Söylemeyeceğim”i, komünistlerin zulmüne uğrayan Polonya için yazdığı “Kan İçinde Güneş”i son derece hissedilmiş, başarılı şiir örnekleridir. Kimi yerde Sezai Karakoç, birbiriyle savaşan Irak-İran gibi Müslüman ülkelere de barışı telkin eden yapıcı eleştirilerde bulunmuştur. Cahit Zarifoğlu’nun Sezai Karakoç’tan öğrendiğini tahmin ettiğimiz Batı’ya nasıl bakmamız gerektiğini anlatan “Afganistan Çağıltısı” da anılmaya değer:

“Kim diyorsa ki batılılarla başımız bir taşta
Cellatlarla aynı kaptan yiyoruz
Aynı kirli hava
Aynı kafa ayağımızın bodrumunda
Hayır arkadaş bu hesap bambaşka
Ne son aylardayız ne bu son gün
Sanki dünya bir tek kaldırıp vuracağım gürze gebe” (367)

SSCB’nin zulmüne uğrayan Afganistan, birçok şairimiz gibi Erdem Bayazıt’ın da canını yakmış ve dolayısıyla şair, “Afganistan 1400” ü kaleme almıştır:

“Haydi kalk savaşçı
Madem mesafeler girmiş Afgan cephemizle aramıza
Ve madem ayaklarımıza bağ olmuş
Yolumuzu kesmiş rotatifler teleksler
                                    Holdingler karteller
                                    Çok uluslu ebucehiller
Öyleyse ey şair sen de davranmalısın
Şiiri bir mızrak gibi kullanmalısın
Mısralarını şarjör gibi sürmelisin damarlara
Kalbinin titreşimlerini ayarlamalısın” (132)

Şiirde bu tarz başarılı örnekler bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az. Nazım Hikmet’in “Kuvayi Milliye Destanı” kısmen başarılı olsa da Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi bazı şairlerin destan denemeleri beklenen niteliğe kavuşamamıştır. Destan, uzun bir soluk ve dava bilinciyle yazılabilir ancak, her şairin harcı değildir. Dünya edebiyatından da bilmekteyiz ki savaş ve darbe yaşamış toplumlar, daha ziyade anı, roman, hikaye, tiyatro gibi türlerle yıkımlarını dile getirmişlerdir, daha sonraki yıllarda ise sinema devreye girmiş, açıkçası şiire gerek kalmamıştır, çünkü bu türler yaşanmış bir kanlı şiirin tahlilleridir adeta.
15 Temmuz şokunu hala atlatabilmiş değil toplum ve toplumun manevi sözcüsü şair, halbuki şiir için aydınlık bir zihin ve kalp gerekli. Şok halindeki birinden saçma sapan sayıklamalar ya da mırıldanmalar duyabiliriz ancak. Şoktan kurtulunsa bile acıyı sindirmek uzun zaman alıyor, yaralıyken yazılmıyor, belki de yaranın iyileşmesini beklemek gerekiyor. Necip Fazıl 60 darbesini, ancak darbeden üç dört yıl sonra, Adnan Menderes’in idamını anlattığı “O Zeybek” şiiriyle dile getirebilmiştir.

“Zeybeğimi, birkaç kızan, vurdular;
Çukurda üstüne taş doldurdular.
Bir de ya kalkarsa diye kurdular…

Zeybeğim, zeybeğim, ne oldu sana?
Allah deyip, şöyle bir doğrulsana!” (384)

Necip Fazıl, Menderes’in ipte sallanışını kalıcı hale getiren o acı fotoğrafı aşmayı ve Menderes’i ipten alıp toprağa vermeyi başarmıştır. Önemlidir bu hamle.
Hayal dünyamız televizyon ve sosyal medyanın saldırısı altında. Gizli saklı gerçekleştirilen işkenceler, ölümler bile bir cep telefonu aracılığıyla gün yüzüne çıkabiliyor, dolayısıyla söze gerek kalmıyor. İnsan yaratılışı gereği sözden çok göze inanır. Fotoğraf makinesi resme kafa tuttu, sinema romana. Makineler sanatçıyı saf dışı bırakmak üzere. Bu bakımdan bana nazaran Baudrillard çok iyimser, insanı yok saymıyor: “Medyalar, bilgi-işlem ve video teknolojisi sayesinde herkes fiilen yaratıcı oldu.” (2010, 21). Bence burada herkes değil de, her makine denilmeliydi, çünkü insan bir masa, sandalye kadar edilgen. Medyanın görsel bombardımanı, geldiğimiz noktada, sanatın yıkılmaz kalesi diye gördüğümüz şiirde de gedikler açmış durumda.
Nasıl bu kadar tehlikeli hale geldi masum görüntüler? Sudaki yansımalar ve aynalardan bugüne kısa, çizgisel bir analizde bulunalım: Aynadaki görüntümüz; gölgemiz gibi bize bağlıdır, bir bellek sahibi olmayan aynanın önünden çekildiğimizde yok olur. Ayna karşısındaki ilk insanların şaşkınlıklarını, sarsılmalarını tahayyül bile edemeyiz. Yolda kendimizle karşılamamız gibi bir durumdur bu. Aynadan, merceğe geçtik; mikroskop, teleskop, fotoğraf makinesi derken sinemaya kadar işi götürdük. Hayal dünyası, gözle görülür hale geldi, sanal dünya gerçek dünyadan daha hızlı üredi, kişinin ruh sağlığını bozan “öteki ben”ler türedi. İçinde kendisinin de yer aldığı videoyu bir film yıldızı gibi izleyen kişi, kısa bir süre sonra görüntüdeki yansımasının, yani o “öteki ben”in görüntü halinde bile olsa yaşıyor olmasından rahatsızlık duyar, çünkü eşsizdir, benzeri doğmamalıdır. Bu durum, duyargaları gelişmiş sanatkârları altüst edebilir. Aslında insan, genel görüşün tersine ötekinden çok benzerinden korkar, tıpkısından kaçar, çünkü onun kendisinin yerini alma ihtimali vardır. Platon’un idealar alemine benzer bir durum ortaya çıkar, görüntü aslının yerine geçmeye çalışabilir. Yapma gül “ben daha uzun ömürlüyüm, bu yüzden gülün aslı benim dese” kalakalırız. Eskiden yalnızca Nemrut, Firavun gibi krallar Tanrılık iddiasında bulunurken şimdilerde Tanrı’nın öldüğüne inanan insanların çoğu Tanrılıklarını ilan etmişlerdir. Bu sapkınlığın kaynağını yine Tevrat ve İncil gibi tahrif edilmiş kutsal kitaplarda bulmak mümkün, ne diyor o kitaplar: “Tanrı, insanı kendi suretinde yarattı.” Bizde de bu anlayışın uzantısı hadislerde bulunmakta. Batılı adamın bakışı daha katı: Ya onların simülasyonu olacağız ya yok. Benzerini kendine katma isteği (irredantizm) olduğu sadece bir yanılsama. AB’ye giremeyişimizin nedeni de burada yatıyor. Siyahilerin başına gelenleri biliyoruz, onlar, onlardan olma şansı tanımazlar öteki olana.
Yine Batılı adamın icadı sinema makinesi, bir bulaşıcı hastalık gibi “çoklu kişilik bozulması”nın yayılmasına neden oldu bence. Cep telefonları ile video çekimi yapmak, yukarıda da belirttiğim gibi biricikliğin ipini de çekmek anlamına geliyor. Baudrillard’ın “Öteki, kendimi sonsuza dek yinelememi engelleyendir,” (2010, 164) sözü burada anlam kazanıyor. Aynadaki gibi, resim ve fotoğrafa karşı daha sakin olmamızın nedeni oradaki “öteki ben”in kısa bir süre içerisinde ölecek olmasıdır, çünkü asıl varlık değişim üzeredir. Yıllar geçip yaşlandıkça fotoğraflardaki bu genç ölümlerden hortlak görmüşçesine korkarız, halbuki etrafına ceset kokusu yayan yaşlılık hallerimizden korkması gereken o gençlik fotoğraflarımızdır. “Aynada kendi düşselliğiyle oynayan öznedir. Objektifte ve genel olarak ekranlarda ise tüm medyatik ve tele-kompüter tekniklerin lehine kendini ‘kuvve olarak’ teslim eden şey nesnedir,” (2010, 57) diyen Baudrillard hayatımızı çevreleyen basit objelerden önemli bir sonuca varmış. Evet, sudan yansıyan kendi güzelliğine âşık olup derde düşen Narkissos’a döndü modern insan, cep telefonuyla durmaksızın kendi fotoğrafını ve videosunu çekip izliyor, facebook ve instagramda hazla paylaşıyor, nevrotik haller içerisinde farkında olmaksızın kendini tapınç nesnesine dönüştürüyor. Baudrillard bu durumu şöyle dile getirmekte: “Ölümden sonraki kalıcı sonsuzlukta değil; yapay belleklerde dal budak salmanın geçici sonsuzluğunda, sanal bir sonsuzlukta kendini aşmayı istemeyen bir hareket yoktur artık… Ötekiliğin cehenneminden aynılığın esrikliğine, ötekiliğin arafından özdeşliğin yapay cennetine geçildi.” (2010, 58-9). Her yerde görülme çabası kişiyi, öte dünya inancından uzaklaştırdığı gibi viral (virüs) duruma düşürebilir de. Şair ve yazarların ekrana çıkma ve sosyal medyada gündeme gelmek arzusu sanatın farklı ve az bulunur olma özelliğiyle çelişmekte. Buna ek olarak böylesine egosantrik ve aynı zamanda paradoksal durum, insana eşsiz olduğu vehmini fısıldıyor, onu evlilikten uzaklaştırıp bekar yaşamaya itiyor, sonra birdenbire o çoğalan görüntüler eşsizliği sel suyu gibi alıp götürüyor. Bu tür sonuçları görmüş olmalı ki İslamiyet daha en başından resmin hayatımızdaki yerini tartışmıştır. 
Gelelim yazıya. İlk yazı hiyerogliftir (resimsel yazı), yani yazı prototipleri görüntüyü amaçlar. Göktürk alfabesi de diğer bütün alfabelerde olduğu gibi resimlerden türetilmiştir: Ev, çadır şeklinde gösterilmiş, ok ve yay birer harfe dönüşmüştür. Zamanla resimsel yazı, soyutlanarak bugünkü halini almıştır, soyutluk kazanmasaydı İslam’ın yazıya da temkinli yaklaşması muhtemeldi.
Bize bugün çok normal gelen yazı, aslında şaşkınlık verici bir buluştur. Umberto Eco, bu anlamda çok hoş bir örneği “Yorum ve Aşırı Yorum” kitabına alıntılamış: “John Wilkins, Mercury; Or, the Secret and Swift Messenger (1641) adlı yapıtının başında şu öyküyü anlatır: ‘Yazı sanatının ilk icat edildiğinde nasıl tuhaf bir şey olarak göründüğünü, yakınlarda keşfedilen Amerikalı Kızılderililerin tavrından tahmin edebiliriz. Kızılderililer insanların kitaplarla konuştuğunu gördüklerinde şaşırmışlardı ve bir kağıdın konuşabileceğine bir türlü inanamıyorlardı…’” (55, 2008). Bir çok icat ve yenilik muhatabında şaşkınlık yaratmıştır: Tüfek, matbaa, araba, hele de uçak. 
Mıguel De Unamuno “Günlükler”inde yazı-söz üzerine metafizik düşünmelerde bulunmuş: “İncil özü itibarıyla sözlü gelenektir, insanlar tarafından ilkel ciltleri tartışmaya açık bir metne dökülmüş olan sözlü gelenektir. İnsanların arasında ortaya çıkan da Kanun (Yazı) değil, Kelam’dır (Söz). Kuşakların Hıristiyan hayatı tamamen sözlü, insan tarafından yazıya dökülmüş olan, bir geleneği takip eden, maddi bir kalıcılığı olmayan bir tanrısal vahiye dayanır. Ruh canlandırır, harf öldürür.” (2008, 32). Roland Barthes “Yazı Üzerine Çeşitlemeler-Metnin Hazzı” adlı kitabında adeta Unamuno’yu destekler: “yazı, bir işin bitiş noktası değildir, telaffuz edilen sesleri kağıda aktarmak, söze dökmek değildir; daha ziyade elle üretmek demektir, bir uygulamadır, meslektir, yavaşlıktır, marangoz işçiliğidir, yüzeyin üzerinde oyuklar açma arzusudur, diyaloğa sığınmak değildir. Yazı, sese yanıt vermemekle birlikte düşünceden de uzaktır: her şey gittiğinde geriye kalan son etkinliktir.” (2007, 13). Doğrusu kokuyu, dokunmayı, tatmayı veremiyor yazı. Aynı şekilde resmin ve dolayısıyla yazının torunu da denilebilecek hareketli görüntü, canlı halinde olduğu gibi üç boyutlu bir hacim kazanamıyor. Her türlü eksik kalıyor. Öte yandan görüntülerin varlığı elektrik, pil, şarj, uydu, ekran vb. dış etkenlere bağlı. Yazı, görüntünün bu boşluklarını (koku, dokunma ve tatma), soyutlamalardan yararlanarak doldurabilirse başarılı olur, diye düşünüyorum. Çok çağrışımlı girift imgelerle yaratılan modern şiir bunu amaçlar.
Her nesnede olduğu gibi yazının da kapital boyutu bulunmakta. Barthes bu noktaya değinir: “Uygarlık, muhasebe ve noterlik üzerine kurulur; dinsel göstergeler laikleşir, bütün tarihçiler, bu tarihsel ve coğrafi bölgede yazının icadını ekonomik gereksinimlere bağlamak konusunda fikir birliği içerisindedir. Dahası da var: alfabenin icadıyla tek tip paranın icadı arasında bir tür paralellik kurulmuştur.” (2007, 57). “Sümer toplumunda yazıcılar en zengin ailelerden gelirdi; kadınların kabul edilmediği yazıcılık mesleği çok saygın bir meslektir: bazı yazıcılar kral olurdu… Hititlerde yazıcılar, en kıymetli savaş ganimetleri olarak görülürdü.” (2007, 64). Bedir Savaşı’nda esir düşen müşriklerin her 10 Müslüman’a okuma öğretmesi karşılığında özgürlüklerine kavuşmaları da ekonomiyle ilgilidir. Bu bilgi, kitap okumaktan ziyade, birçok eski kavimde olduğu gibi ticaret için kullanmıştır. Çağ bunu gerektirmektedir. Ama dini menfaatleri uğruna kullananalar da çıkmıştır. Kilise, kolay paraya dönüşen bilgiyi tek elde tutmak için matbaaya şeytan işi diyerek şiddetle karşı çıkmıştır. Bu meseleyi Victor Hugo “Notre Dame’nin Kamburu”nda irdeler. Yani yazının makine ile çoğaltılma girişimi sadece Osmanlı toplumunda gerilim yaratmamış. Modern zamanlarda ise yazının (resmin) gücünü, hareketli görüntüler ele geçirdi, değişen bir şey yok, eski çağlarda yazıya aristokratlar hükmederken, bugün de büyük televizyon kanallarına, internet sitelerine burjuva hükmediyor. Oyuncular ve sunucular ise onların yazıcıları durumunda.
            Şiir, kör şairlere, en azından gereksiz ayrıntılara kör kalmayı başarabilecek şairlere ihtiyaç duyuyor. Homeros Truva’yı savaş meydanında yaşasaydı, İlyada ve Odysseia’yı yazabilir miydi, körlüğün büyüteciyle kendi iç dünyasına bakmayı bilmişti. Mehmet Akif’e “Çanakkale Mersiyesi”ni yazdıran, gözyaşı döktüren, onun savaşı görmemiş, kanının akmamış olmasıdır. Savaşlar hayal dünyasını yıkar ve kan, şairin hayal dünyasından akar. I. Dünya Savaşı’nda subay olan Ahmet Haşim, ölümü iliklerine dek duyduğu için savaşa dair yazamamış, epikten kaçarak liriğe sığınmış olabilir. Yani bu durumu açıklamakta Haşim’in genel poetik tutumu yetersiz kalabilir.
Varlık yokluk mücadelelerini anlatan büyük şiirlere, yani destanlara halk muhayyilesinin de dahil olduğunu görürüz, koca halkın bir metne okur olarak katkıda bulunmasının o metni ne boyutta büyüteceğini edebiyat tarihinden bilmekteyiz. Sözlü gelenek modernizmin varmak istediği yerde, ha bire bir ozana ya da yazara dönüşen halkın katkılarıyla çoğalıyor. Yazı, metni muhkem hale getirirken okurun zihni zapt edilemez hareketliliktedir ve sözlü işler. Değişim, sadece okurun kafasında gerçekleşir, eleştiri metnine dönüştürülmemesi durumunda ise unutulur, hiçbir zaman nihai hedefine ulaşamaz. Kimi anlamlar ise yazarın mimiklerinde, jestlerinde kalır, bulunduğu ortam anlamın bir bölümünü emebilir. Söz, yazıdan önemlidir, demiyorum, ama yazı, sözün özgün yanlarını, gücünü kendi bünyesine katmanın yollarını bulmalıdır.
II. Dünya Savaşı’nı kaybeden Hitler’in intihar ederek ruhunu; bedenini yaktırarak somut varlığını düşmandan kurtarması, onu yokluğun ve dokunulmazlığın eliyle destanlaştırmıştır. O, yazı değil de söz olmak istemiş adeta; diri veya ölü düşman eline geçseydi, büyük bir itibar kaybına uğrayacağı kesindir, Hitler bunu öngörmüş olmalı, çünkü II. Dünya Savaşı’nda çok fazla savaş suçu işlenmiştir. Saddam’ın bütün dünyanın gözüne sokula sokula asılması, kameralar önünde Kaddafi’nin dayakla katledilmesi manidardır. Anlık-popülerlik diyebiliriz buna, ışık gibi ekranda birdenbire parlayıp karanlıkta yok olmak. Modern zamanların şeytani fikri değildir bu, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiştir. Mesela Abbasiler iktidarı ele geçirdikten sonra bütün Emevi sultanlarını mezarlarından çıkarıp asmışlardır. Tarih, kafası mızraklara geçirilen krallarla doludur. Hitler’in bunları bilmemesinin imkanı yok.
Belli ki, 15 Temmuz, görmenin tacizine uğramamış bir hayal dünyasının zenginliğiyle anlatılabilir ancak. Baudrillard’ın şu cümlelerine katılmamak mümkün değil: “Gerçeklikten kurtulunca, gerçeklikten daha gerçek olabilirsiniz: Hiper-Gerçekçilik.” (2010, 23). Bu direnişin şiirini, darbeden uzak,  Türkiye dışında bir Müslüman şair, yazıyı da aşarak yazarsa şaşırmamak lazım, çünkü o kişi bizim yaşadıklarımıza dışarıdan bakacaktır ve görsel medyaya da meydan okuyarak kendi imajlarından ödün vermemeyi başaracak, sahici şiire ulaşacaktır ya da borçlarımız gibi bu mühim iş de gelecek nesillere kalacaktır. Torunlarımızın bizden daha zeki olacağı muhakkak. Ümit varız. 
Yaklaşık iki yüzyıldır acı çeken bu büyük milletin şairi olmak öyle kolay değildir.  Şairinden yazarına, siyasetçisinden düşünürüne herkes bu milletin sözcüsü olmayı hak edip etmediğini sormalı kendisine, yoksa kenara çekilmeli, gölge etmemeli. 

Zafer Acar

KAYNAKÇA:
Bayazıt, Erdem; Şiirler, İz Yayınları, İstanbul 2007.
Jean Baudrillard; Kötülüğün Şeffaflığı, Çev: Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2010.
Karakoç, Sezai; Alınyazısı Saati, Diriliş Yayınları, İstanbul 1995.
Kısakürek, Necip Fazıl; Çile, b.d. Yayınları, İstanbul 1995.
Mıguel De Unamuno; Günlükler, Çev: A. Burak Zeybek, Sel Yay., İstanbul 2008.           Roland Barthes; Yazı Üzerine Çeşitlemeler/Metnin Hazzı, Çev: Şule Demirkol, YKY, İstanbul 2007.
Roland Barthes; Yazının Sıfır Derecesi/Yeni Eleştirel Denemeler, Çev: Tahsin Yücel, İstanbul 2009.
Umbeto Eco; Yorum ve Aşırı Yorum, Can Yayınları, İstanbul 2008.
Zarifoğlu, Cahit; Şiirler, Beyan Yayınları, İstanbul 1989.