14 Haziran 2015 Pazar

ÖLÜME CHEESE DEMEK


En hijyenik yanımdır hüzün
mikroplu ellerinizle kirletmeyin onu
onulmaz yaralarınıza sürün

bırakın içime akan gözyaşlarımla yıkansın ruhum
ölümün köpürttüğü hüzün sabunu
kimin gözüne kaçsa hüngür hüngür ağlatır 
acın büyük ağırsa yükün
elini aç duaları yardıma çağır

bu aralar yaşam kadar çirkinim
manşet yapacaksanız mağlup yüzümün değil
Muzaffer hüznümün fotoğrafını çekin

dünyadan ayrıldın ama kanka
hasretinden cehennem gibi yanan cennet kavuştu sana


Zafer Acar

13 Haziran 2015 Cumartesi

İBRAHİM'İN DAVETİNE İCABET: UMRE (SON)


Dördüncü Gün

Evet, ihrama girdik, otobüsle Mekke’ye gidiyoruz. İhrama girmek, abdestli olmak, oruç tutmak gibi birtakım yasaklar içeren bir durum; saç ve tırnak kesmek, iç çamaşırı giymek yasak mesela… Hal ve hareketlerinize çekidüzen veriyor, haccın kutsal dairesine girmiş oluyorsunuz… Bu bilinçle baktığımda, sigara içen, türlü lakayt hareketlerde bulunan umreciler rahatsızlık yarattı bende.
            Medine ile Mekke arası yedi saat sürdü. Gayet lüks otobüsle bu kadar süren ve yoran yol, kim bilir Peygamber ve sahabeyi ne kadar bitkin düşürmüştü? Sadece bu yolculukta değil bütün umre boyunca türlü karşılaştırmalarda bulundum. Sürekli bin dört yüz evveline gitmedim, bazen yakın zaman da ibretlik kıyaslama imkânları sundu bana. Bizler İstanbul Medine arasını üç saate düşüren uçakları beğenmiyorduk, dört yıldızlı otelleri, klimalı odaları, her türlü yemeğin bulunduğu restoranları beğenmiyorduk; acaba bundan sadece yirmi yıl öncesinin hacıları ibadetlerini ne güç koşullar altında yerine getiriyorlardı? Rehberimizin anlattıkları göz yaşartıcı cinstendi. Müşkülpesent hacılarımız adına değil bizim adımıza elbette. Kanaatsiz, sabırsız, tamahkâr insanlar olup çıktık. Dertli gönlüm, rehberimizin otobüste “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” seslenişiyle teskin oluyor, “Allah büyük” diyor. İçten bir Müslüman olan rehber, bu kadim hac ifadesinden sonra çocukluğumdan beri aşkla katıldığım birkaç ilahiyi okumaya başlıyor. İlkin daha ziyade bayram namazlarında okuduğumuz “Allahü Ekber Allahü Ekber La İlahe İllallah”... Ardından çocukluğumun teravih namazlarını adeta şölene çeviren “Allahümme Salli Ala Seyidina”…
            Mekke’de bizi Zemzem Tower adlı şu kadar metre yüksekliğindeki, şehrin her tarafından görülebilen kuleler karşılıyor. İstanbul’da yaşayan biri olarak gökdelenlerden, büyük alışveriş merkezlerinden çok yakınmıştım ancak hayatımda hiçbir yapı beni bu kadar dehşete düşürmemişti. Osmanlılarca yapılan tarihi Ecyad Kalesi’ni yıkıp yerine bu ucubeyi dikenler, bir de utanmadan Zemzem adını vererek tarihin o en temiz suyunun adını kirletmişlerdi. Hazreti Hacer’in uğruna ağladığı, feryat figan ederek Safa ve Merve tepeleri arasında döndüğü Zemzem bu muydu? İsmail’in susuzluğunu bununla mı gidermişti? Şüphesiz, bu, günümüz insanının, para için her şeyden vazgeçebilecek günümüz insanının gıdasıydı. İki zemzem arasındaki fark, insanlık tarihinin kısa bir özetini verecektir. Maalesef bedenimiz Kâbe’ye dönükse de ruhumuz Zemzem Towerların peşinde. Ne anekdotlar çıkar buradan, masum bir teyzenin, Kâbe zannetmiş olmalı ki, bu çirkin yapılara bakıp gözyaşları içerisinde dua ettiğini gördüm. Mahşerde gerekirse herkesi affederim ama bir Müslüman olarak bu durumu yaratanlardan kesinlikle hesap soracağım.   
           
Beşinci Gün

Dördüncü günle beşinci gün arasına uyku girmedi, otelde yemeğimizi yedikten sonra biraz dinlendik ve doğruca otele beş dakika uzaklıktaki Kâbe’ye yollandık. O bir haftanın her anı heyecan vericiydi ancak Kâbe’ye gidiş hâliyle bambaşkaydı, çünkü umreyi tavaf ve say yapmak suretiyle orada gerçekleştirecektik. İbrahim Peygamber tarafından inşa edilen, Peygamberimizin nice mücadelesine ev sahipliği yapan, putlarla kirletilen ve sonra putlardan temizlenen, daima ilgi odağı olmuş Kâbe’ye gidiyorduk. Pek çok ucubenin dışında güzel yüzlü insanlar ve Mescid-i Haram vardı etrafımızda. Kâbe’yle ne zaman karşılaşacağımı bilmemenin heyecanı vardı içimde, derken Mescid-i Haram’da iki rekât namaz kıldık ve Cuma gecesinin yarattığı muazzam kalabalığın arasında yürümeye çalıştık. Gerek İstanbul gerekse de Medine’de “Kâbe’yi ilk gördüğünde ‘Allah’ım bütün dualarımı kabul et’ de” şeklinde dua yapmam konusunda defalarca şiddetle uyarılmıştım. Açıkçası böyle bir anda, böyle bir duada bulunmak, bana Kur’an’ın özüne uymayacak biçimsel bir âdet gibi gelmişti; bu nedenle uyarıları dikkate almamıştım. Şimdi aynı cümleyi ikazı rehberimiz yapıyordu, bu demekti ki birkaç saniye sonra Kâbe’yi görecektik. Sonunda, Mekke’ye girdiğim andan beri beni sonsuz güçte bir mıknatıs gibi kendine çeken Kâbe’yi gördüm ve dualarımın makbul kılınmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz eyledim. Anladım, sadece o gece değil kendimi bildim bileli beni kendisine çeken meğer Kâbe’ymiş. Hasret bitmiş, düğüm çözülmüştü. Binlerce kardeşimizle birlikte dualarla tavaf ettik. İçinden geldiği gibi değil elindeki kitaba bakarak dua edenleri içimden eleştirdim; çünkü İslam, kulun Allah’a doğrudan seslenmesini emreden, kişinin –maddi tarafını ihmal etmeksizin- manevi cephesini esas alan bir din. Karşımızda, bir harfi yanlış yazdık diye bizi sınıfta bırakan –hâşâ- lise hocası yok. Kendi duamızı kendimiz söyleyecek şuurla yaratmış bizi Rab. Bununla sadece tavafta değil zemzem içip biraz dinlendikten sonra say’da da karşılaştım, Allah bütün ibadetleri makbul eylesin, diyelim.     
            Daha ilk gecemizde dikkatimi bir şey çekti: Bizleri, gayr-i Müslimlerin giremeyeceğini belirten bir uyarıyla karşılayan Haram bölgede, bütün binalar, dükkanlar,  alışveriş merkezleri, konuşmalar, her şey, İngilizcenin boyunduruğu altındaydı. Ne acı bir paradoks, değil mi? Gayr-i Müslimleri –elbette dinin gereği olarak- kabul etmiyorsun ama onların dilleri başının üstünde ağırlıyor, ağırlamak zorunda kalıyorsun. Mescid-i Haram’ın karşısına diktiğin yüzlerce metrelik yapıya onların kelimelerini veriyor, gideceğin yerin adresini onların cümleleriyle soruyorsun: “Where is Kâbe?”, “Oh, so far” Evet, çok çok uzak…
 
Altıncı Gün

İstanbul dönüşünün artık yaklaştığı günler… Arafat Dağı’na gittik, Âdem’le Havva’nın birbirine kavuştuğuna inanılan yer, burada epeyce vakit geçirdik. Buranın tarihsel/mistik değerine pek inanmıyor anlaşılan bizim umrecilerimiz, ki pek çok kayaya kendilerinin ve memleketlerinin isimlerini karalamışlar. İstanbul’da üç yüz yıllık çeşmeleri karaladıklarını gördüklerinde artık şaşırmayacağım. Ellerinde kalem olsa Âdem’le Havva kalp çizip kendi isimlerini yazmazlardı herhalde. Bunu anlattığım deneyimli arkadaşlarım, Hira Mağarasının bile karalamalarla dolu olduğunu söylüyorlardı. Arafat’tan sonra İbrahim’in gökten inen kurbanı kestiği, şeytanı taşladığı bölgeleri gezdik ve Nur Dağı’nın önüne geldik. Maymunlar varmış bu dağda, kendilerine muz ikram etmeyenlerin çantalarını çalıyorlarmış, nitekim rehberimizin eşi böyle bir hırsızlığa (!) maruz kalmış. Rehberimiz dağda hırsızlar var dediğinde ben mecaz yaptığını zannetmiştim, meğer hakikatmiş. Nur Dağı’ndaki Hira Mağarası bilindiği gibi Peygamberimize ilk vahyin indiği yer. Durup dururken inmiyor elbette, Peygamber adeta kendine çekiyor vahyi. Kaynaklarda da detaylı anlatıldığı gibi Peygamber, sıkça bu mağarada inzivaya çekilir, tefekküre dalarmış, Hazreti Hatice de hiç yüksünmeden Peygamberimizin yemeğini getirirmiş. Bir de modern zaman evliliklerindeki ego yüklü tartışmaları, boşanmaya götüren kavgaları düşünelim: yemeği sen yap, elbiseleri sen ütüle, alışverişe sen çık… Âdem ile Havva ve Peygamberimizle Hazreti Hatice’nin evliliklerinden çıkarılacak çok sonuç var aslında. Arafat ve Nur Dağları, bu evliliklerin yüceliği sürekli hatırlansın diye yaratılmışlar sanki. Buluşma yeri anlamına gelen Arafat’ta kendi Havva’mızla buluşabildik mi? Havva orada, hasretten yanmış bir halde bizi bekliyordu aslında; ama biz ona bir bardak su ikram etmektense taşa toprağa adımızı yazmayı tercih ediyorduk. Oysa Âdem ile Havva’nın tarih boyunca anılması, isimlerinin maddeye değil manaya kazınmış olmasındandı.

Yedinci-Sekizinci Gün

Pazar Hudeybiye’ye gittik. Hudeybiye, Peygamber’in Mekkeli müşriklerle Hudeybiye Anlaşması’nı imzaladığı yer. Bu alana Kanuni’nin diktiği mescit, harabeye dönmüş. Hemen yan tarafına Suudlar bir camii dikmişler, maksat aynı: Osmanlıyı unutturmak.
            Pazartesi başlayan yolculuğumuz, bir sonraki pazartesi akşamı uçağımızın hareket etmesiyle son bulmuş oldu. Dönüş yolculuğu boyunca, kulağımda, hava alanındaki sempatik Arap personellerin “Bahşiş, Bahşiş” kelimeleri yankılandı durdu.

 Aykut Nasip Kelebek

    

8 Haziran 2015 Pazartesi

BİR İKTİDAR NASIL GİTTİ


ahmet davutoğlu ile ilgili görsel sonucu
Bu seçim sonuçları, bana her nedense Osmanlı Devleti’nin duraklama ve gerileme dönemini hatırlattı. Ak Parti, çöküşü engelleyebilecek mi? Asıl sorulması gereken soru bu. Kimse hâlâ süper güç benim diyerek kendini kandırmasın. Amerika bile ekonomik krize karşı birtakım önlemler aldı. Önümüzdeki süreçte, Ak Parti’nin atacağı adımlar, varlık ve yokluğu adına önemli.
     Dev, cumhurbaşkanı olunca, meydan cücelere kaldı. Cücelerin ise devden kalan boşluğu doldurması mümkün değildi. Tayyip Erdoğan, bütün başarılarını risklere girmesine ve gözüpekliğine borçluydu. İyi bir eğitimi ve entelektüel birikimi yoktu. Ancak doğuştan gelen bazı lider özellikleri ve siyasetin çekirdeğinden gelmesi, yoksul bir aile içerisinde ve semtte yetişmesi, onu halk adamı yapmaya yetmişti. Dini duyarlılığı, halkın acılarıyla empati kurabilmesi ve samimiyeti, onu diğer parti liderlerinden ayırıyordu. Amerikan veya Fransız okullarından değil de İmam Hatip’ten çıkması, gerektiğinde Kur’an okuması ve dini referanslarla konuşması, halkın din alimlerine gösterdiği türden bir saygı ve muhabbete muhatap olmasını sağladı.
Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olduğunda, partisinin başına, bence kukla görünümündeki birini değil, kendi iç terazisi olan, ipleri cumhurbaşkanına değil Allah’a bağlı, karizmatik birini getirmeliydi. Ahmet Davutoğlu, entelektüel ortamlardaki kürsü konuşmalarında, son derece yetkin; çünkü başkası değil tamamen kendisidir orada. Ancak halka seslendiği meydan kürsülerinde, bir başkası olarak (Tayyip Erdoğan), içten değil dıştan direktiflerle konuşuyordu. Bu, Tayyip Erdoğan’ın baskısından çok Davutoğlu’nun kendini psikolojik olarak baskıda hissetmesiyle ilgilidir; çünkü usta, onu yakından takip etmekte; çırak heyecana kapılmaktadır.
     Davutoğlu’nun konuşmalarından, tutukluk anlarındaki reflekslerinden, bir ilkokul talebesi kadar heyecanlı olduğunu gördük. Öyle Tayyip Erdoğan gibi İslami siyasetin mutfağından gelen biri de değil. Ne Büyük Doğu’da ne Diriliş’te ne Mavera’da ne Edebiyat’ta ne Milli Görüş hareketinde yer almış ne de bu çevrelere yakın durmuş. Yani İslami de olsa Tayyip Erdoğan’ın uzağında, başka bir çevrenin adamı. Doğal olarak Tayyip Erdoğan’ın dilini, üslubunu yakalayamamış ve yüzde ellilik kitlesinin yüzde onunu ikna edememiştir; konuşmasında, nerede sesini yükseltip nerede düşüreceğini bile ayarlayamamıştır. Adeta sağır birinin, düğünde oynarken çalan müziğe ayak uyduramaması gibiydi meydanlardaki konuşması.
     Suçu sadece Davutoğlu’na bindirmek, haksızlık olur elbette. Ak Parti’nin üç dönem uygulaması, bence aleyhine oldu. Dinamizmini yitirmemiş, heyecanı devam eden, olgun, oturaklı, çekirdek kadrodaki kimileri, gerekirse otuz yıl siyaset yapmalıydı. İsmet İnönüler, Demireller, Ecevitler ve daha birçok isim ömürlerinin sonuna dek siyasetin içinde kalmışlardır. Ya da rehavete kapılan Ak Parti teşkilatından değil de İslami camiadan yaptıkları ciddi işlerle isim yapmış, saygınlık kazanmış gençler partiye davet edilmeliydi.
Ak Parti, profesyonelleşti; halk, amatörlüğü her zaman daha çok sevdi. Toplumda bir ağırlığı olan kişiler, kimsenin ayağına gitmez. Siyasetçi, onları keşfetmek zorundadır. Ben, Ak Parti’nin toplumun partisi olduğuna inanmıyorum; Müslüman halkın partisi olduğuna inanıyorum. İslami duyarlılığını kaybetmemiş kesimlerde yüksek oy alıp sekülerleşmiş kesimlerde alamaması, bunun en iyi göstergesidir.
     Gençler diyorum, çünkü meydanları inleten gençlerdir; rejimleri deviren gençlerdir. Keşifler, buluşlar yapan gençlerdir. İhtiyarların çocuk yapmaya bile iktidarı kalmamıştır. Tayyip Erdoğan da gençlik yıllarının meyvelerini hâlâ toplamaktadır. HDP’nin barajı aşıp aşmayacağı düşünülürken yüzde on üç gibi bir başarı elde etmesinin birinci sebebinin, Selahattin Demirtaş ve ekibinin gençliği olduğunu görmemek, körlük olur.
     Ak Parti, milletvekili aday listelerinde de tökezlemiştir. Kulislerde bu durum şiddetli bir şekilde eleştirilmiştir. Eleştirenlerden biri de bendim. Yazdım da. Şaşırdım da. Milletvekili adaylarının halkla buluşmalarında, esnaf ziyaretlerinde, sevgi yürüyüşlerinde görev alan genç arkadaşlardan da bu adayların halkla iletişimlerinin çok sıkıntılı olduğunu, kendilerini ifade edemediklerini öğrendim. Siyaset tüccara değil idealist adamlara bırakılmalı.
     Ak Parti, hep ezilenlerin partisi olduğunu söyledi, buna hepimiz inandık. Ancak üçüncü dönemin sonu yaklaştığında, Yiğit Bulut gibi yanlış adamlarla iş tuttuğu için de partinin prestij kaybettiğini düşünüyorum. Mesela bundan yaklaşık on on beş gün önce, bir televizyon konuşmasında Yiğit Bulut’un “İki silahım, yüzlerce mermim var, beni çiğnemeden bu ülkenin seçilmiş cumhurbaşkanının kılına dokunamazsınız” diyerek halkı adeta tehdit etmişti, ezileni ezene dönüştürmüştü adete. Bu lafları, ancak faşist bir düzenin adamları edebilir. Ak Parti, bu değildir. Dalkavukluğun ölçüsü olmadığı için, aşırı övülen kişiye zarar verdiği de bilinmeli. Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti ordusunun başkomutanıdır, milyonlarca seveni bulunmaktadır. Sorarlar adama, “sana mı kaldı cumhurbaşkanını korumak, Yiğit Bulut?” Kesinlikle samimi de görünmüyor. Tayyip Erdoğan’ın ve Ak Parti’nin diğer kurmaylarının bu tip adamlardan kurtulmaları gerektiği, önemle vurgulanır.
     Son olarak şunu da belirtmeliyim, seçim çalışmalarında, Ak Parti, bir yaşlı adam gibi sürekli neleri yaptığını anlattı, hâlbuki yaptıkları değil bir genç gibi yapacaklarını anlatmalıydı. Halk,  “demek ki sen yapman gerekenleri yaptın, şimdi yenilere bakalım,” kafasını yaşıyor.
     Umarız, gelecek günlerimiz aydınlık olur.

     Zafer Acar

7 Haziran 2015 Pazar

*KARINCA KARARINCA


Abdest üstüne abdest aldım
namaz kıldım bol bol
orucumu tam tuttum bu ramazanda da
nurlandım

doymak bilmez gözlerimi
çıkarıp koydum yiyecek dolu buzdolabına
Amerika gibi aç bıraksam
yıldırıma dönüşerek çarpardı nurum beni

“gözüm kaldı” deyimini
bilgisayarımın geri dönüşüm kutusuna attım
silmedim yeniden kullanmak isteyebilirim diye
şeytan çat kapı girer insandan içeriye

sağ elinle verdiğini gizleyeceksin sol elinden
sevgili okurum aramızda kalsın lütfen
dağıtacağım nurumu hayrıma
elektrik faturasını ödeyemeyen fakir fukaraya

doğal gaz ise uluslar arası bir mesele
devlet büyüklerimiz bulsun ona da çare


Zafer Acar

*Şairin "Zafer Divanı"ndan.



5 Haziran 2015 Cuma

TOZ

Şan şöhret  neye yarar
adımın büyüklüğü kadar
yalnızlığım var

bir keser bir keski kaptım
yalnızlığımdan bir kadın yaptım
tapacak ona bütün dünya
daha bir yoldan çıkacak
affet beni Tanrım

onca uğraştım
dal budak saldım gül açtım
ama gözüne toz halinde girmekten 
başka yol bulamadım
affet beni Tanrım

Zafer Acar

3 Haziran 2015 Çarşamba

CİHAN TEVİL AJANSI


Sezai Karakoç, muhalefetin durumunu “fecaat” olarak değerlendirdi. Acele etmeyin, dinleyin lütfen. Yazıya niçin böyle bir cümleyle başladığımı anlatacağım:

     Dava sahibi yazar veya şair, okuyucuya muhtaç mıdır? Yoksa ölü diye gördüğü okuru diriltmek mi peşindedir? Sezai Karakoç denilince ikinci soru, hiç düşünmeden cevaba dönüşüveriyor, kimse bir yazarı okuyarak taltif ettiğini sanmasın.
     Bir kanaat önderi, en çok da kendi okurunu dürter, yanlış yola sapmaması için uyandırmaya çalışır, realite bambaşkadır, iş işten geçmeden milletini katı gerçeklikle karşı karşıya getirmek zorundadır.
     Ak Parti bir rüya olmasın, sorusunu sormak lazım, kimin rüyası, Tayyip Erdoğan’ın mı? Kul, geçicidir, giderse ve rüya sona erip kabusa dönerse... İşte bu yüzden kanaat önderleri rüyanın kalıcı bir gerçeğe dönmesi için toplumu köklerinden dallarına, yapraklarına dek değiştirmeye çalışır. Sezai Karakoç, birkaç kişinin veya bir ülkenin değil, bütün bir İslam milletinin, insanlığın rüya kadar tatlı hakikati yaşamasını arzulamakta ve bunun mücadelesini vermektedir. 50’lı yıllardan bu yana dergi ve gazeteciliği ile İslami camiayı entelektüelinden siyasetçisine dek besledi, beslemeye devam ediyor. Siyasaya akıl verme konumundadır, Tayyip Bey de bunun farkındadır.
     Seçimler yaklaşıyor, bilindiği üzere “Yüce Diriliş Partisi” de dört bağımsız milletvekili ile seçimlere katılıyor: İstanbul 1. Bölgeden Yılmaz Karabul, 2. Bölgeden Yetkin İlker Jandar, 3. Bölgeden Bülent Timur Demirgil; İzmir 1. Bölgeden Muhittin Ağırman. Bu vesileyle Sezai Karakoç bir defaya mahsus olarak çıkan “Diriliş Işığı”nda birkaç kısa yazı kaleme aldı, fakat kes yapıştır taktiği uzmanı “Cihan Haber Ajansı”nın manipülasyonları yüzünden uzun tartışmalara neden oldu. Bazı ateşli kraldan kralcı sözde yazar facebook yazıcıları, üstada saldırma teşebbüsünde bulundu. Aslından okumadan teviliyle yazmak modası ne zaman geçecektir, geçecek midir bilemiyorum.
     “Cihan Tevil Ajansı”, “Karakoç, ‘İslam dünyası ile gelinen nokta fecaattır. Türkiye’nin geleceği karanlık ve diğer ülkelerle çatışma tehlikesiyle karşı karşıya’ dedi.” şeklinde kutsal haberciliğe (!) mührünü basıyor. “Fecaat” kelimesi üstadın yazısında hiçbir şekilde geçmiyor, tırnak işareti içerisinde üstada aitmiş gibi sunulmuş. Bir de üstadın muhatabını incitmeden kaleme aldığı kibar sözlerine bakın: “Adalet ve Kalkınma Partisi, çok partili düzene geçtiğimizden beri, en uzun iktidarda kalmış parti olmak açısından talihli bir partidir. Halkın oyuna ve iltifatına mazhar olmak açısından şikâyete hakkı olmayan bir durumdadır. Buna karşılık, iktidar, icraatının propagandasını çok ustaca, profesyonelce yapmakta olsa da, ülkenin temel, ana, yani ötedenberi süregelen sorunlarının, geleceğimizi teminat altına alacak şekilde kökten çözüme kavuştuğuna dair, gözle görülür elle tutulur bir ilerleme ne yazık ki, gözlemlenememektedir.” Üstat, “ötedenberi süregelen sorunlar” derken de Ak Partiye önerilerde bulunuyor, sorumlusunu ise CHP olarak gösteriyor, muhalefete ise sözü dolandırmadan söylüyor: “Öte yandan muhalefetin durumu ise içler acısıdır. Kendisine Rejim tarafından 1950’den itibaren tepside ‘ana muhalefet’ olma tacı sunulmuş olan CHP, tarihi boyunca, gerçek bir otokritiğe yanaşmamış, hep batıcı, hep ruhuyla tek partici, dolayısıyla yapıcı olmaktan çok yıkıcı olmuştur. Ülkenin geleceği için en ufak bir ümit vadetmemektedir… genellikle muhalefette kalmış görünmekle beraber darbelerle iktidara gelmişlik veya ortak olma fırsatını kaçırmamışlık gibi sicilinde gölgeler bulunan BATICI SOL da, zamanla birlikte, tarih içinde silinmeden önce son uzatmalarını oynamaktadır.”
     Şimdi fecaat kelimesine "Türk Dil Kurumu" sözlüğünden bakalım: Çok acıklı, içler acısı; anlamına geliyor. Yani üstat asıl muhalefet için “fecaat” kelimesinin Türkçesini kullanmış. Cihan Tevil Ajansı, meseleyi nasıl da ters yüz etmiş, muhalefete söylenenleri iktidara yapıştırmaya çalışmış, şeytana pabucunu ters giydirir mi giydirir.
     Cihan Tevil Ajansı ve dahi Zaman gazetesi kara kedi gibi Sezai Karakoç ile Ak Parti arasına girmeye çalışıyor, buradan müttefikleri için oy kapmaya çalışıyor, düşmemek lazım.
     Manipülasyonla da yetinmiyor ajans, somut bilgileri bile yanlış vermekten çekinmiyor, 50’li yıllardan beri büyük şiir ve ciddi yazılarıyla tanınan Sezai Karakoç’u yeni yetme birinden bahseder gibi şöyle özetlemeye çalışıyor: “Sezai Karakoç, 1970’lerden itibaren kaleme aldığı şiir ve siyasi makalelerinden oluşan Diriliş Işığı dergisinin son sayısında.” Peki bay Anadolu Ajansı ne iş yapıyor, niçin “Diriliş Işığı” hakkında haber yapmadı, sustu. Sen susarsan, başkaları yarım ağız konuşmaktan, can sıkmaktan geri durmaz.
     Evet, Batılı devletlerin Osmanlı’nın parçalanmasıyla birlikte İslam milletinin bir araya gelmemesi için türlü oyunlar oynadığı malumumuz, üstat, bu durumu güncel gelişmelerle birlikte yorumluyor, kanaatlerini bildiriyor. Bize ve hükümete düşen ona kulak vermektir: “Dış politikada, İslâm Âlemine açılma başarısızlıkla bitmiştir, Suriye, Mısır ve Libya ile olan ekonomik ilişkiler dahil bütün bağlar kopmuş, bölgedeki bölünmeler ve parçalanmalar sonucunda, bazı ülkelerle birlikte bir tarafa savrulmuş olan ülke, diğer her bir İslâm ülkesi gibi, geleceği karanlık ve diğer ülkelerle çatışma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış durumdadır. Bu durum, şüphesiz, batılı ve doğulu büyük devletlerin İslâm Dünyasını parçalama, istilâ ve işgâl emellerinden doğmaktadır. Ancak, bunu önceden görüp diğer İslâm ülkelerini uyarmak ve buna bir çare aramak, bunun için bir araya gelmek, birleşmek gerekirken, batılılarla birlikte hareket etmek, onların çizgisinde yürümek, hep tabii olmak hiçbir zaman gerçek bir inisiyatif kullanamamak, ülkemizin geleceği için en büyük bir handikaptır.” Bunlar, iman kaynaklı ateşten sözlerdir, kötü niyetle dokunanı maazallah yakar. Dikkat edelim lütfen.
      Rehavete gerek yok, Müslüman'a çok iş düşüyor; vatanımız, ülkemiz sınırlarını aşmaktadır, dostu düşmanı birbirine karıştırmamalıyız.
     Acılarımızı hatırlatıyor üstat; çünkü acıları unutmak en büyük günahtır.

     Zafer Acar

1 Haziran 2015 Pazartesi

İBRAHİM'İN DAVETİNE İCABET: UMRE (III)

           
İkinci Gün

gamame mescidi ile ilgili görsel sonucu
Güne Medine’de uyandık, kahvaltı yaptık, ardından rehberimizle kısaca şehri gezmeye başladık. İlk olarak Gamame Mescidi’ni gösterdi bize rehberimiz, içinde iki rekât namaz kıldık. Hikâyesi şöyleymiş: Peygamberimiz bayram namazını, Mescid-i Nebevi giderek artan kalabalığı karşılayamaz hale geldiği için bu alanda kıldırmaya başlamış… Namaz esnasında Peygamberimiz yüzüne vuran güneşten rahatsız olmasın diye bir bulut kümesi gelip başında durmuş, bu nedenle mescit Gamame, yani bulut mescidi diye anılır olmuş. Suudlar, diğer tarihi yapılar gibi buna karşı da ilgisizler, ayrıca bu içerikteki olağanüstülük onların mescitten rahatsızlık duymalarına yeter. Osmanlı, kutsal toprakların bütününe gösterdiği saygıyı bu yapıdan da esirgememiş. I. Abdülmecit tarafından çok kubbeli ve minareli olarak yeniden inşa edilen mescit, oğlu Abdülhamit Han zamanında da kapsamlı bir onarımdan geçirilmiş. Tanzimat Fermanıyla Batılılaşmayı Devlet’in resmi politikası ilan eden Abülmecit’in bu hizmeti, ilginç bir detay. Onun az ilerisinde ise Ebubekir ve Ali’nin namaz kıldırdığı kendi adlarıyla anılan mescitleri var, rehberin anlattığına göre her halife, selefine hürmeten onun imamlık ettiği mescitte namaz kıldırmamış, yeni bir mescit inşa etmiş. Mescitler birbirine oldukça yakın, Osman’ınki dışında, zira o Suudlarca yıkılmış. Halife mescitleri, artık şaşırmayacağımız üzere acınacak durumda. Rehberimiz, inşaatlar arasında yetim yetim duran Ömer Mescidi’ni göstererek, “İslam Devletinin sınırlarını taa şuradan şuraya genişleten Müminlerin Emiri Hazreti Ömer’e reva görülen muamele” diyordu acıklı acıklı. Kafilemiz de hayretler içindeydi ama Türkler olarak hayrete düşme, bu manzaralardan ötürü Araplara tepki gösterme hakkımız olmadığını düşünüyorum. Bir Batılının sonuna kadar var ancak bizim yok. Yüzlerce hatta binlerce yıllık tarihi eserlerini bir gram acımadan tahrip eden, irili ufaklı çıkarlar uğruna ortadan kaldıran, sadece Vatan ve Millet Caddelerinin inşaatı sırasında yüzlerce eseri yıkan, anlata anlata bitiremediği Osmanlının çeşmelerini karalayan bir toplum olarak bizim yok. Meseleye ekonomik yaklaşacağımız bir zihinsel düzeye de sahip değiliz. Batılılarca yönetilse sırf turizm sayesinde dünyanın sayılı ekonomilerinden olacak bir İstanbul, bu açıdan da yeterince korunup tanıtılamıyor. Rehberimiz, bize son olarak gene Osmanlılarca yapılan tren istasyonu ve valiliğin yanındaki çifte minareli camii uzaktan gösterdi. Abdülhamit Han, İstanbul’dan Medine’ye dört günde giden bir demir yolu hattı inşa etmiş, Mescid-i Nebevi önüne gelindiğindeyse Peygamberi rahatsız etmemesi amacıyla raylar üzerine bir madde döktürtmüş. Hassasiyetin böylesi… 

Üçüncü Gün

uhud ile ilgili görsel sonucu
Gene kahvaltının ardından şehri gezmeye çıktık, ilk istikametimiz Uhud Dağı ve Okçular Tepesi oldu. Okçular Tepesi’nin hikâyesi malum: Peygamber, konuşlandırdığı okçuları, kendisinin emri olmaksızın yerlerini terk etmemeleri hususunda uyarıyor ama savaşın kazanıldığını düşünerek ganimet peşine düşen okçular, başta Hazreti Hamza olmak üzere ciddi kayıplar vermemize, Peygamberimizin dişinin kırılmasına sebep oluyorlar. İşte onların mal hırsıyla terk ettiği tepe de bugün bu olaya binaen Okçular Tepesi olarak anılıyor. Okçuların terk ettiği tepeye umrecilerin günümüzde yoğun ilgisi söz konusu, adeta sizin terk ettiğiniz cepheye biz sahip çıkıyoruz, imajı yaratıyoruz. Ancak bunun görüntüden ibaret olduğunu, aynı sınava girsek ciddi fireler vereceğimizi düşünüyorum. Bugünün Okçular Tepesi, niçin İslam’ın bizzat kendi olmasın? Neredeyiz peki, Peygamberin emrini unutmayıp İslam’ın başında mı bekliyoruz, yoksa para pul hırsıyla savaş meydanını terk mi ediyoruz? O kadar açık ki cevap. Uhud’la başlayan gezimiz, Kuba Mescidi, Çifte Kıbleli Camii’yle devam etti ve Cuma Mescidi’yle noktalandı.
            Öğleden sonra bir diğer rehberimizle Mescid-i Nebevi’ye oldukça yakın olan Hurma Pazarı’na gittik. Yol boyunca rehberimize bolca soru sorup Medine’nin gündelik yaşantısına ve İslam tarihine ilişkin fikirlerini öğrenmeye çalıştım. Ne yazık ki İslami bilgisi ilmihal seviyesinde olan diğer umrecilerimizin aksine, benim modern Müslüman düşünürlerden de referanslar vermem onun hoşuna gidiyor, konuşma isteğini artırıyordu. Sohbetimiz, rehberimizin Beni Saide Sakifesi’ni işaret etmesiyle başka bir hava kazandı. “Aaa dedim, İslam tarihi açısından çok önemli bir yer.”. Ehl-i Sünnet geleneğinden gelen, sahabe kavramına klasik ölçülerle yaklaşan ve söz söyletmeyen rehber, “Elbette” dedi, “Burası kalplerin ilk kez kırıldığı ve yeniden onarıldığı yer”.

             
Aykut Nasip Kelebek