11 Temmuz 2014 Cuma

Eeeeeeeeeeeeee GAZELİ



Değişir sandık memleketin kaderi lakin doğdu yeni bir burjuva
açla aç tokla tok yatıyor Müslümandılar güya

anayasamızdaki birçok baba-maddenin
zehirli kimyasal olduğunu kim haykıracak mecliste ha-kim

gördüm bu kör olasıca gözlerle gördüm
başkentteki 550 füze rampasının bize karşı konuçlandırıldığını

ana kucağı zannı uyandıran koltuklar seni de uyutup kirletti
temizdin evet çok temiz ama isminle müsemma değilsin artık ağa  

amaca giden bir yol bile açmadan kendini amaç edindin
Eeeeeee nerede kaldı seni kudretli kılan din

Eyyübü hatırlatmadı mı hiç-danışmanların sana
çocukların yüzünden üvey evladın oldu öz dava

devlet geleneğimiz devam ediyor Fuzuliden bu yana 
değişen hiçbir şey yok şairler adına

meselâ randevu istedim Nabi Abiden cevap gelmedi
sanırım Milli Eğitim Bakanı girdi aramıza

anladım ki kimlik sahibi olunmuyor
bir kütüğe yazılıp nüfus cüzdanı almakla

hey Tanrım içimden kulak ver bana  
yoruldum sen düşün benim yerime biraz da:

neden İslami partilere müminler oy verir
ama çoğunlukla amelsiz Müslümanlar iktidara gelir

Zafer Acar 


9 Temmuz 2014 Çarşamba

GAZZE GAZELİ



Orta Doğunun down sendromlu bebeği İsrail
canavara dönüştü ensest ilişkiden doğmuş sanki

çeşmelerden kan aksın istiyor yeniden
bunun için değil dinden insanlıktan bile çıkmayı göze almış

Müslüman gibi saf olmalı kurban tabii
biliyor İslam dışındakiler kirli

coğrafyamızda dolaşan bir meleksin sen
İsrafil kılıklı gayr-i resmi bir ölüm meleği

Öyle zulümler yaptın ki
cahil kaldı bilgeliğim

Arz-ı Mevutla olacağını sanıyorsan mevcut aldanıyorsun
kayboldun çöllerde Musasız bulamazsın kendini bile  

köleydin açtın ama sonra gök yemeklerini bile beğenmez oldun  
gözünü toprak doyursun

hava çok sıcaktı şu Ramazan ayında
yağmur bekleyen Gazzeyi bombaladın

dişimi sıktım yumruklar savurdum
sana benziyor diye gördüğüm her gökdelene

dilinizi mi yuttunuz diyeceğim fakat görüyorum sarkmış
ancak havlamayı bilirsiniz siz halk liderleri İsrail köpekleri

her şey bir yana meraktan çatladım soracağım
orucu bozulur mu Tanrım kurşun yiyen bir Müslümanın

Zafer Acar



12 Haziran 2014 Perşembe

YENİ SLOGANIMIZ: YAPACAK BİR ŞEY YOK , NECİP FAZIL ÖDÜLÜ



Yazmıştım. Star Gazetesi’nce düzenlenen Necip Fazıl ödülü vesilesiyle “takdir etmek” meselesini farklı yönlerden bir defa daha ele almak gerektiğini hissediyorum: İslami camia geleneksel öğretilerden dolayı muhataplarına iltifat etmekten uzak durur. Allah’a ve aşırıya kaçmamak şartıyla peygambere övgüde bulunulabilir. Peygamberimiz de kendisini abartılı övenlere karşı “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları gibi beni ölçüsüz övmeyin” demiştir. Övgü, hayranlık duygusuyla birlikte insanı tapınmaya da sürükleyebilir; dinimiz, oldukça duyarlıdır bu konuda. Aşırı övülen biri için peygamberimiz “Adamı mahvettiniz” demiş. Hz. Ebubekir, iltifatlar karşısında “Ya Rabbi! Sen beni benden daha iyi bilirsin. Ben de beni övenlerden daha iyi bilirim. Beni onların zannettiği gibi yap” diyerek mahcubiyetini ifade etmiştir. Bunlarla birlikte şu hadis-i şerifi de şımartılmaktan dolayı felakete sürüklenen iktidarın kulağına goygoycuların duymayacağı bir şekilde fısıldayalım: “Meddahlar (dalkavuklar)la karşılaştığınızda yüzlerine toprak saçın.”
İslam ahlakı, zamanla peygamberden sahabeye ve tüm Müslümanlara yayılmıştır. Fakat, birçok hususta olduğu gibi övgü konusunda da aşırı yoruma düşmüş, her türlü övgüyü yergiyle karşılar olmuşuz. Sezai Karakoç’un ödüle karşı oluşunu ise İslami bilinçle, pir-i fanilikle ilişkilendirmek, ödülü bir tek Allah’tan beklediğini söylemek için dahi olmaya gerek yok. Üstelik gençliğinde büyük sıkıntılara göğüs germiş bir şair, yaşlılık döneminde aldığı ödülü ne yapsındı. Sonuç: Övmek değil; hak etmeyeni övmek, hak edeni ise aşırı övmek sakıncalı; ama kesinlikle, yetenekli ve çalışkan gençlere iltifat emek elzemdir. Elbette farkındayız, övgünün fazlası, kişiyi kibirlendirebilir, kibir de doğal olarak tepkilerle karşılanır. Şöhret sarhoşu olan Victor Hugo için muhaliflerden biri şöyle demiş: “Victor Hugo öyle bir ahmak ki, kendini Victor Hugo zannediyor.” Zannetmiş de ne olmuş sanki, işte hâlâ yaşıyor, Hugo’yu dünya okuyor. Büyük yetenekleri işaret etmekten, övmekten korkmamalıyız.   
            Sol edebiyat çevrelerinde onlarca yarışma var, eskiden diyorduk, solu iktidar destekliyor, o yüzden sol, her önüne gelene ödül veriyor, yıllardır iktidarda değil, ama bir şekilde ödül kurumu varlığını sürdürüyor. Ne yazık ki İslami camia iktidara geldikten sonra, ödül konusunda herhangi bir atak yapamadı. Gökdelenler dikti, holdingler kurdu ama sanatsal kalkınmaya hiçbir şekilde önem vermedi, Cahit Zarifoğlu ödülünü bile devam ettiremedi. Bana öyle geliyor ki, bir sanatkâr adına verilen ödül, devam ettirilemediği takdirde o sanatkâr ikinci defa ölmüş, hatta öldürülmüş olur, Cahit Zarifoğlu’nun başına gelen budur. Soralım, sol kesimde bu kadar fazla ödül verilmesi doğru mudur? İlk cevabım hayır, ikinci cevabım evet, çünkü ülkemizde şair ve yazarlar, Batı’da olduğu gibi devlet tarafından desteklenmiyor, ödül bahanesiyle ekonomik açıdan az da olsa rahatlatılıyor. Bir yokluğun zorunluluğu ödül.
            Star Gazetesi’nin düzenlediği Necip Fazıl ödülü, umarız ölü doğmamıştır. Bu ödül üzerine düşündüğümüzde 5N 1K sorularına tatmin edici cevaplar bulamadık, şimdi onlarca yıldan sonra bir ödülümüz oldu, onu mu eleştirelim, diye de düşünmüyor değiliz. Lakin yapacak bir şey yok, son derece aceleye getirilmiş, savsaklanmış bir ödül, mesela neden Zaman gazetesi yazarı Beşir Ayvazoğlu, Star gazetesinin ödülüne jüri başkanı olur, alın size paradoksun dik alası? Eğer ödül, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Peyami Safa vb. Beşir Ayvazoğlu’nun mesai alanlarından birinin adına verilmiş olsa meseleyi bir nebze anlardık. Beşir Ayvazoğlu, belki de en başta Necip Fazıl üzerine çalışmalıydı, ama çalışmadı, bu bir soru işareti. Jüri başkanlığını, bana soracak olsalardı, kesinlikle iki yüz yıl daha bana sormazlar, bunu adım gibi biliyorum, Necip Fazıl uzmanı Orhan Okay yapsın derdim. İş, baştan yanlış, bu yüzden jüri üyeleri konusuna girmek istemiyorum. Üç isim isabetli, üç isim sakat.
            Ödüller kime verildi? Öyküde, ödülden ödüle koşan romancı Güray Süngü’ye. İronik, değil mi? Güray Süngü, roman alanında "Oğuz Atay" ve "Türkiye Yazarlar Birliği" ödüllerine değer görülmüştü. Hak etmiyor mu, ediyor elbette, zaten kaç romancımız var ki. Güray Süngü, öykü konusunda yanlış bir tercih. Bir romancı, iyi öyküler yazamaz demiyorum, lakin unutulmamalı ki, öyküye hayatlarını vakfetmiş Mustafa Kutlu, Ali Haydar Haksal, Hüseyin Su, Cemal Şakar gibi ustalar var. Öykü, Güray Süngü’nün ana yolu değil, patikası. Haaa, amacımız gençleri öne çıkarmaktır diyorlarsa, ödüllendirilen diğer isimlerin yaşlarına baktığımızda öyle olmadığını görüyoruz. Şiire gelelim ve duralım. Cahit Koytak deyip duralım, Ebubekir Eroğlu, Cumali Ünaldı, Kâmil Eşfak Berki deyip duralım ve şimdi yolun üstüne bakalım: Arif Ay, Mürsel Sönmez, Cevdet Karal, İbrahim Tenekeci, Ahmet Murat ve daha birçok ismin şiire verdikleri emekle, yani dergiciliği ve yazılarıyla, duruşlarıyla bence şiir ödülünü Hüseyin Atlansoy’dan daha çok hak ediyorlar. Sanırım ödülde, suya sabuna dokunmayan, kendi halinde arkadaşlar tercih edilmiş.
              Kestirmeden söyleyeyim, saygı ödülü Nuri Pakdil’e verilmemeli, Nuri Pakdil adına ödül düzenlenmeli. Böylesi bir duruma usta, daha çok memnun kalır. Bizce bu ödülü, herkesten çok, üstat Necip Fazıl üzerine belki de ilk kapsamlı çalışmayı yapan merhum Mustafa Miyasoğlu hak ediyor, onun anısına ailesi alabilirdi.
Bir de Harvard Üniversitesi öğretim görevlilerinden Prof. Dr. Gülru Necipoğlu'nun "Sinan Çağı" ,- Prof. Dr. İsmail Erünsal'ın da "Osmanlılarda Sahaflık ve Sahaflar" eserleri "Fikir-Araştırma Ödülü"ne layık görülmüş. Kitap isimlerinden de anlaşılacağı üzere muhafazakar hassasiyetlerle verilmiş bu ödüller, çünkü jüri başkanı Beşir Ayvazoğlu, sever böylesi masa başı kütüphane çalışmalarını. Ödüllerin sahipleri profesör. Araştırmak, profesörlerin asli görevlerinden, maddi-manevi açıdan teşvik edilmeye ihtiyaçları olmamalı. Asıl görülmesi ve desteklenmesi gereken, sanat çevrelerindeki alaylı ve parasız düşünürlerdir. Akademisyenlere ödül verilmesin demiyorum ama bir şair adına düzenlenen ödülde öncelik sırası edebiyatçıların olmalıdır. Çoğu edebiyatçı olan sayın jüriye göre edebiyatçılar bilim üretemez mi? Bu alanda kıymetli eserler vermiş isimler de sayabiliriz size, ama bu defa saymayalım, onu da jüriye bırakalım.   
           Belki de diyeceksiniz, aman kardeşim, ne sert eleştirmensin, bu devenin hiç mi düzgün yanı yok. Olmaz olur mu, var elbet: Necip Fazıl adına ödül düzenlemek az şey değil, müthiş bir buluş.

Zafer Acar

9 Haziran 2014 Pazartesi

SEYR-İ ÂLEM GAZELİ


Buhar yükseldikçe su alçalıyor insan özver(g)iden çalıyor çalıyor
duymuyor musunuz baharın çiçekten çığlıkları yeryüzünü parçalıyor

her sakallıyı papaz sanma hoca efendi günah çıkarma
hırsızdır o, umursamaz Tanrıyı, altın olduğu için çanları çalıyor

fark edilmesin diye sıfırın altındaki seviye
muhterem baylar bayanlar denize balıklama dalıyor

su sıçrıyor üzerime, sanıyorum gök mavi mavi kanıyor, neyse
göbekli selülitli gövdeler yüzünden dingin deniz çalkalanıyor

bu hengamede ebedi varlıktan koptuğunu sanan yüzeysel dalga
bir parça menfaat için kıyıdakilerin ayağını yalıyor

niçin ezdirirsin kendini be hey ahmak defalarca hesap ettim: kimse yok
matematiğim iyidir güven bana: bedenden ruh çıkınca geriye O kalıyor

dear Zafer, bodrum katta yaşıyorsun diye üzülme
devletten bile büyüksün sabırla vaktini bekle

sakın ha düşüklerle oturup kalkma bulaşıcıdır alçaklık
arada bir ilahi yüceliği solumak adına somut varlığını yanına al dağlara çık

şükret haline şiir denilen uzay mekiğiyle seyr-i alem yapıyorsun
onların küçücük dünyasına kocaman gözlerle bakıyorsun 

Zafer Acar
      

5 Haziran 2014 Perşembe


  6 Haziran saat 18.30'da Türkiye Dil ve Edebiyat    Derneği'nde Özkan Özgür'ü ağırlayacağız. Bahar döneminin son oturumu olacak bu programa bütün dostlarımızı bekleriz.



2 Haziran 2014 Pazartesi

EL FATİHA GAZELİ

Taş kafalıydı mecazdan anlamıyordu
“para içinde yüzmek”i yanlış yoruyordu

üstelik kaderin cilvesiyle kaza eseri
hazineden sorumlu bakan olmuştu

eskinin üstünü çizmişti bir çırpıda
sarı badanalı yeni ev ve eve uygun Rus kızı almıştı

ontolojik sorunlarını zorlanmadan aştı
yokluk diye bir şey yoktu halk vergi veriyordu

havuzunu dolarla doldurdu
sevgilisiyle para içinde boğuldu

padişahım sen çok yaşa
devletlünün ruhuna el fatiha

Zafer Acar
  

30 Mayıs 2014 Cuma

ÇOCUKLARA AĞABEYLİK DERSLERİ

Bir dergi editörü, bir holding yöneticisi olabilir, devlette önemli mevkilere gelebilirsiniz, bunlar kariyer meselesidir, mümkün şeylerdir, sanatsal duyarlılık istemez; ama abi, usta veya üstat olmak öyle değil. İnsandan büyük fedakârlıklar ister. Kendinizi çok iyi yetiştirecek, din ve sanatla nefsinizi ehlileştireceksiniz. Kini değil vicdanınızı öne çıkaracaksınız, bunun için hayat denilen dergâhta inzivaya çekilip çile dolduracaksınız. Yoksa kendinizden nefret edip etrafınıza küfürler saçarsınız.
Evet, edebiyat, özellikle de şiir ortamı, kendinden nefret eden tiplerle dolu. Ne yaparsanız yapın, bu tiplere ne denli samimi, güler yüzlü ve sıcak cümlelerle seslenirseniz seslenin, sesinizin yankısı her şeye rağmen taşa dönüşecektir. Onlar şeytanların yerine melekleri taşlayacaktır. Bilhassa İslami camiadaki 90 kuşağı şairlerinin, abi olamama sendromu yaşayan birçoğunu tanıdım. Dışlanmışlıklarını, herkesi dışlayarak gizlemeye çalışıyorlardı. Bunu gören yeni nesil tarafından da dışlanmışlardı, çünkü kişisel tarihleri utanç verici yenilgilerle doluydu. İslami camiayı küçümsemek, sekülerleşmiş eski solcuları büyümsemek, onların en büyük gafletleriydi. İslami camia, bunu hiçbir zaman unutmayacaktır. Gördüm ve gördüklerimden utandım. Benim de abi dediğim öyle tipler vardı k,i sol kesimden akranım şairlerle arkadaşlık yapmaktan büyük bir gurur ve şehvetle bahsediyorlardı. Öylesi durumlarda abi kelimesini masamın baş ucuna oturtup ondan özür diledim. Sezai Abi, Nuri Abi, Rasim Abi’nin yanında duran bu abi kelimesinden özür dilemek zorundaydım. Batılı kafalar karşısındaki kompleksin bizim edebiyat ve düşünce hayatımızda hâlâ devam ediyor olması, affedilir gibi değil. Taşradan küçük ve ufuksuz beyinlerle gelenlerde görülüyor bu hastalık genelde, çünkü ekranlarda gördükleri şatafatlı hayatı, bunlar, bir halt zannediyorlardı. İçinde bulundukları dağ havasının, mistik atmosferin farkında bile değillerdi. Metropolün fabrika ve egzozlarla kirlenmiş havası, onları cezbediyordu. Sezai Karakoç’u seviyorum demek, köylülük olacaktı onlara göre. Hâlbuki onlar, köylülükten kurtulmak için kılıktan kılığa giriyor, aksanları anlaşılmasın diye az konuşuyor, çok yazıyorlardı.
            Abi olmak zor sanat, dostlarım. Bir daha söylemek istiyorum, abi olmak zor sanat. Camiamızda gençlere kucak açan bazı edebiyat dergileri çıkıyor: Bir Nokta, Ay Vakti, Fayrap, Edebiyat Ortamı, Karagöz (çıkıyordu), Kuyudaki Koro (çıkıyordu), İtibar, Kuruluş. Bu dergilerde güncel meseleler, gençler hakkında yazılar, kısa tanıtım haberleri yayımlanıyor, yer yer gençler, delikanlılıklarının bir sonucu olarak birbirleriyle sert polemikler yaşıyorlar. Buraya kadar bir sorun yok. Bu işler edebiyatımıza renk vermekte, taze kan pompalamaktadır. Saydığım dergilerin editörleri 50’lerine doğru yol almaktalar, ustalık çağlarındalar yani; ama hepsine ustalaşmış diyemeyiz, kimi var ki yeni yetme ergen psikolojisiyle yazı kaleme alıyor, çocuksu bir kıskançlıktan kurtulamıyor… Bundan sonra da onlardan olgunlaşmayı beklemek beyhudedir.  
           Hepinizin bildiği ismi artık biz de zikredelim: Hakan Arslanbenzer. Haziran ayına girerken Mayıs ayının Fayrap’ı bir küfür gibi çıkageldi. Hakan Arslanbenzer, uzun süredir saplantı haline getirdiği Aykut Nasip Kelebek’e adeta küfrediyordu. Aykut Nasip Kelebek kim, sanırım artık edebiyat kamuoyu tarafından tanınıyor. 16 yaşında Yedi İklim’de şiir ve eleştiri yazıları kaleme almaya başlayan, 15 yaşında yazdığı şiiriyle Terakki Lisesinin yaptığı şiir yarışmasında dereceye giren, sol kesim kucak açtığı halde İslami camiayı tercih eden bilinçli bir genç şair. 16 ila 21 yaşı arasında Yedi İklim ve Dil ve Edebiyat dergilerinde yayımladığı şiirlerini “Bana Hayran Olsana” adlı kitapta topladı. Kitabı kendi imkânlarıyla çıkardı. Uçkur altı edebiyatı yapan under-ground dergilerde şiir yayımlamadı, buraya dikkat edin lütfen. Hakan Arslanbenzer, olumlu ve olumsuz eleştirileri çok iyi kullanıyor (!). Ama nasıl? Sol kesimi övüyor, İslami camiayı kötülüyor, edebiyat eleştirisindeki dengesi bu. Aşırı nesnel bir eleştirmen. Eğer yazılarını tek boyutlu okursanız onun bir eleştirmen olmadığı sonucuna varacaksınız. Bu yüzden sözüm ona materyalist şiir (?) yazan Efe Murad hakkındaki övgü dolu yazısından sonra İslami camianın genç şairi Aykut Nasip Kelebek hakkındaki sövgü dolu yazısını okumalısınız. Edebiyatımızın düalist eleştirmeni olarak tarihe geçecektir Hakan Arslanbenzer.
Hakan Arslanbenzer’in bilinçaltının dehlizlerinden fırlamış Aykut Nasip Kelebek hakkındaki şu şeytani cümlesine bakın: “Yazdıklarının şiir mi zırva mı olduğu sonra anlaşılacaktır.” Böyle bir cümlenin geçtiği yazı okunmaz, dergi ise bundan sonra alınmaz. Hakan Arslanbenzer, aynaya baksa saçlarına ve sakallarına ak düştüğünü görecektir. Görecek midir? Her şeye öyle karanlık bakıyor ki, o karanlık, saçı ve sakalındaki aklığı görmesini engelliyor olabilir. Hâlâ kendini genç zannediyor. Artık ringden inmeli, antrenörlük yapmalı, yoksa genç birinin sert yumruğuna maruz kalıp beyni daha da sulanabilir. 

Zafer Acar