6 Mart 2017 Pazartesi

ŞİİRDE ISRAR ETMEK YAHUT LA DOLCE VİTA!

“İyi de Ben Hangi Kuşaktanım” başlıklı yazımda şiirde ısrar etmek diye bir şeyden bahsetmiştim; laflardan bir laf, istediğinde ısrar et, çok da önemi yok, değil mi? Değil, şiirde ısrar etmenin benim dünyamda önemli bir yeri var; benim dünyamdaki yerini geçtim, benim dünyama damgasını vurmayı başarmış insanların ortak özelliği bu. Şiirde ısrar etmekle şiir yayımlamaya devam etmenin aynı şey olmadığını erken yaşlarda kavramıştım. Şiirini yayımlayıp olan biteni uzaktan seyretmekle şiir kavgasının bizzat içerisinde olmak arasında fark var. İlkini becerebilenlere gıpta ettiğimi söylemeliyim. Ne güzel, birileri senin yerine kavga verip bir dergi kurmuş, büyük mücadelelerden sonra bir edebiyat mahfili oluşturmuş, işte sen de arz-ı endam ediyorsun; kılıçlar çekilmiş, kan gövdeyi götürüyor ve sıyrık bile almadan işini görebiliyorsun. Burjuvayı eleştirip dur ama burjuva rahatlığıyla ömür sür; onlara imrenmeyeceğim de kime imreneceğim? İkinci gruptakilerin yaşadıkları karşısında çok kederlenmekle beraber onların yolunu izlemeyi tercih ettim. Gerçekten bir iddiası olanları da meydana davet ediyorum, yok öyle yağma.
            80’lerden, 90’lardan gelip günümüzde şiir yayımlamaya devam edenlerin hepsi de (hiçbiri demiyorum, aman dikkat) şiirde ısrar etmiş kimseler değildir, sözümüzün özü bu. Kimi belediyelerden iş alma yolunda bir araç olarak görür şiiri, kimi siyasette ya da bürokraside bir koltuk kapmak istiyordur, kimi de var olan koltuğunu koruma yolunda şairliğin saygınlığından medet umuyordur. Gördüğünüz her sakallıyı dedeniz sanmayın yani. Bu durum geçmiştekilerin problemi değil, insanın problemi. Bugünün genç şairlerinden kaç tanesi şiirde ısrar edecek, kaç tanesi siyasete ya da sanatın diğer alanlarına yönelecek; bunları bugünden kestiremeyiz. Şiirde ısrar edenler illaki olacaktır, kaderin asıl ironisi ise şiirde ısrar edenlerin sermayede ısrar edenler tarafından sömürülmesidir. Etrafımız kötülükle çevrili, kimseye kötü insan demek istemem çünkü birçok insanın iyiliğini gördüm, ayrıca yine birçok insandaki iyiliği hissedebiliyorum; ama kimi çevrelerden, topluluklardan kötülük yayıldığı da bir gerçek. Bu kötülüğün kaynağı nedir? Bazen iyi insanlardan bile, iyi insanların birleşmesinden bile neşet edebildiğine göre kötülük sahiden çok güçlü ve işimiz de zor demektir. Hak ve halk adına çalışmayanlar, kötülüğe ayıracak bolca zaman bulur. Ben de bazen kendime kızmıyor değilim, neden oturup böyle yazılar, şiirler yazarsın ki be adam? Kafanı başka şeylere çalıştırsana. Sana ne emr-i bi'l ma'ruf ve nehy-i anil münkerden? Yazı yazacağına birilerinin kuyusunu kaz mesela. Yüzüne güldüklerinin arkasından iş çevir. Birçoğu öyle yapmıyor mu? Kur’an’ın “Çoğunluk hüsrandadır” demesine bakma, çoğunluğa uy.
            Yazının girişindeki kategorizasyondan biraz ilerlemek istiyorum: İkinci gruptakilerin yolunu takip etmenin çok sıkıntısını çektim; gelip geçici eleştiriler ya da polemikler çok sorun değildi, bunlar baş edilebilir şeyler. Asıl sıkıntı dipte yaşanıyor, yaptıklarınız ilgi gördükçe yani isminiz genişledikçe ruhunuz daralmaya başlıyor. İşte bu ruh daralması büyük dert, benden önceki kuşaklardan birçok değerli şairin de bunu yaşadığını biliyorum. Şiirde ısrar etmenin benim için en önemli kazançlarından biri, bu ısrar sayesinde bazı değerli birliktelikler kurabilmekti; ruhsal daralmayı dostluklardaki genişlemeler dengeliyordu bir bakıma. İnsan ilişkilerinde saygı ve nezaketi hep önemsedim ama çevremi genişletmeye değil dost kazanmaya baktım, tüccar olma gibi bir hayalim yoktu çünkü. Zamanımın ve zamanımızın birçok değerli insanıyla muhabbet ettim, geyik de yapabilirdim pekala, muhabbetten geyiğe evrilen yoz bir vasatta yaşıyoruz zaten, buna ben de ayak uydurabilirdim. Söz konusu değerleri tanımamda yahut onlarla ortak bir dil geliştirmemde şiir doğrudan etkiliydi. Şiire bu anlamda büyük borcum var. Ben yine de ilk gruptakilere imrendiğimi yinelemeliyim, düşünsenize Avrupa’nın güzel şehirlerinden birindeyim, Türk şiiri ölmüş kalmış bana ne, nasılsa internet de var, arada sırada birkaç Türkçe şiir (!) yazıp buradaki dergilere gönder, altına da Roma diye ekle, bak o zaman yaşamak da şiir yazmak da ne kadar tatlı oluyor. La Dolce Vita!

Aykut Nasip Kelebek

26 Şubat 2017 Pazar

NE OLACAK BU FENERBAHÇE'NİN HÂLİ YA DA FAYRAP DERGİSİ


Fayrap dergisinin 93. sayısında ‘Yeni Kuşak Şairler’ başlıklı (pekâla Fayraplı Yeni Kuşak Şairler de olabilirdi) bir dosya yapılmış. Dostlar birbirini alışverişte görmüş. Yazıya bu kadar hızlı, sert girmemin çok sebebi var.  Kendimi ve okuru yormayacağım; dosyadan okuduğum tek yazıyla, bir metin dolusu boşluk verecek kadar sorunlu ve bir dosyayı hiç edecek denli malzeme veren yazıyla, Fazıl Baş’ın “Elyesa Koytak Şiiri”ni incelediği eleştiriyle (!) yola çıkacağım. Diğer arkadaşlar haksızlık ettiğimi düşünmesinler. Zira Fazıl Baş derginin yayın ekibinden, buradan dosyanın her noktasında parmağının (serçe ya da başparmak ölçüsünde) olduğunu anlıyoruz.
Elimizdeki metin ikinci paragraftan eleştiri dediğimiz şeyin birikimsiz olmayacağını bağırmaya başlıyor. Ne diyor Baş: “Türk şiirinde Asr-ı saadete verilen referanslar çok kalın bir dosya oluşturmaz herhalde…”. Birincisi madem bu kadar iddialı bir cümle kuracaksın niye ‘herhalde’ diyorsun, ikincisi Asr-ı saadet değil Asr-ı Saadet, üçüncüsü ve en önemlisi Türk şiirini hiç mi okumadın be kardeşim. Hani 700 yıllık klasik şiirimizi geçtim, sadece Sezai Karakoç’un kitap boyutunda şiirlerini (Taha’nın Kitabı, Hızırla Kırk Saat) ve Mehmet Akif’in külliyatını okusan bu cahil cesaretin olmayacak. Geçelim. Üçüncü paragraf, bir alıntıdan sonrası: “…Burada değersizlik Asr-ı saadet ile yapılan bir kıyaslama sonucu mu ortaya çıkıyor yoksa bizatihi şairin kendi hayatını değersiz olarak görmesinden mi?... Cevabın ikincisinde olduğu söylenebilir.”. Soru soruyor Fazıl Baş ama ortada soru yok, cevap veriyor Fazıl Baş cevap yanlış. Niye, çünkü metinde şiir kişisi bize bas bas şunu bağırıyor: benim hayatım değersiz çünkü Asr-ı Saadet’e uygun yaşamıyorum. Yani Baş iki doğrudan yalnızca birini görerek, yani analitik zekadan yoksun eleştirmenlik taslıyor.
Geçiyoruz dördüncü paragrafa: “İlkinde daha çok imgesel ve ibarelerin çarpıcılığı üzerine kurulu ayrım…” Fazıl Baş’ın ilki dediği mısralar şunlar “ hazret-i ömer olsa ağzımı yüzümü dağıtırdı/iftar sonrası çay sigaralardan/hazret-i ali kâle bile almazdı şu bitirme tezimi” ilginçtir bu mısralarda imge bulmuş Fazıl Baş. Nasıl bir imge bu? Neo-epikçi imge mi? İmgeyi oluşturan hiçbir unsur yok, teşbihi imge ile karıştırmış diyeceğim, o da yok. Paragrafa devam: “Hz. Ömer dedikten sonra daha fazla bir şey demeye gerek kalmaz… Zihnimizde ilk anda oluşan çatışma yeter.” Baş, şunu demek istiyor: Asr-ı Saadet’ten sahabe isimleri andığımız zaman şiir kendi kendine oluşur. Öyleyse Kur’an’da geçen 25, hatta 28 peygamberin ismini anmak büyük şiir yazmak için yeter. Daha kötüsü buradaki ‘ibarelerin çarpıcılığı’nın yeterliği meselesi ilerde kafası karışık eleştirmenimiz (!) için çok da tercih edilmemesi gereken bir şey olacak: “…ilişkisellikten ziyade ibarelerin çarpıcılığına yaslanıldığı yerlerde belirginleşir. Bunlar hemen sahiplenilen ama uçucu olan mısralardır.”. Ne diyeyim, herhalde bu ikincisi sevmediği bir isimle ilgili bir yaklaşım –ki daha sağlıklı, yanlışlıkla buraya girmiş ya da Baş sabrımızı zorluyor. Şükür diyorum, dördüncü paragrafı bitirdik, ama ne kötü sırada beşinci var. ‘İlişkisellik’ dediği bir şey var Fazıl Baş’ın, ‘ibarelerin çarpıcılığı’nın yanına koyduğu ama bir anlamda daha kıymetli gördüğü. Burada bir şey yok ama zorlama kavramsallaştırmalar yazı boyunca burada olduğu gibi çokça karşımıza çıkıyor. Fakat asıl sorun şurada. Baş ‘ilişkisellik’i (ilişki kurulan isimler: Namık Kemal ve İsmet Özel) kurmak için, bu ilişkinin unsurları ile aynı zamanda onun deyimiyle ‘modern zamanlar’ bağlamında buluşmak yetiyor. Pes doğrusu. İlişkisellik deyip yazıyı bunun üzerine kur sonra da böyle komik denebilecek bir bağlam oluştur. Yorucu oluyor ama devam edelim. Hâlâ aynı paragraftayız ne yazık ki. Fazıl Baş şiir öznesinin (hah fırsat bulmuşken paranteze sıkıştıralım, Şair ile Şiir Kişisi kitabın farklı katmanlarıdır, biri içerdedir diğeri dışardadır, bunları bir kişiye indirmek eleştiri için intihardır) Asr-ı Saadet (Hz. Ömer, Hz. Ali)’le çekingen, modern zamanlar’la (Namık Kemal, İsmet Özel) ise içli dışlı bir ilişki kurduğunu söylüyor. Ama gariptir yazının ilerleyen kısmında Koytak’tan bir alıntı gözümüze çarpıyor: “her gün yolda hazret-i ibrahim’le selamlaşan benim”. Hacı abi, adam 21.yy’da Hz. İbrahim ile selamlaşan bir özne yaratmış, sen ne çekingenliğinden bahsediyorsun. Pardon! İbrahim başka Ömer başka mı diyeceksin. Neyse hızlanalım, yoksa bitmeyecek böyle. Yazının ara başlıklarından “İmge ile Siyaset Arasında”nın ikinci paragrafı bir adet anlatım bozukluğu içeriyor. Ben söylemeyeceğim, ‘yayın ekibi’ bulsun, Baş’a söylesin. Devam. “ Siyasi İmgelem” ne demektir, biri lütfen bana da söylesin. Sosyal imgelem, doğa imgelemi (bu yazlık ve kışlık imgelem olarak mayoz bölünmeye uğrar mı), aile imgelemi vs. diye gidecek mi bu? Neyse, hızlıca devam edelim: ‘geceleri namık kemal’le gazete çıkarma’nın neresinde ‘savunma’ vardır. Gazete, dergi aksiyon işidir Muhammed Fazıl Baş. Hem Fayrap’ın olayı saldırmaktan başka nedir ki? Bak en azından burası çalıştığın yerden çıktı ama kafa karışıklığın hâlâ devam ediyor. Bense devam etmeyeceğim, ama…
Son iki şey: Yok yok senin yazıyla ilgili değil Fazıl Baş. Birincisi, Elyesa Koytak şiiri Fazıl Baş’ın yazısı kadar kötü bir şiir değil. Neo Epik dalgasından uzaklaşabildiği benim hatırladığım iki şiir var bu kitapta, şimdi kalkıp bakamayacağım ama kendisine söylediğimi hatırlıyorum. Gerçekten iyi şiirler onlar. Velhasıl nereden gideceği belirleyecek kaderini.  İkincisi, dosyayla ilgili hükmümü dosyanın başlığıyla ve biraz da bu yazıyla verdim. Fakat Allah aşkına komik olmayın. 10’larca adam için bu tip işler yaptınız, şimdi siz bile esamelerini okumuyorsunuz. 6 şiirlik Fayrap macerası 4 sayfa inceleme etmez, yapmayın etmeyin. Öncesi var hiç demeyin, sizin için her şey Fayrap sonrası, biliyoruz. Cemaatçi, hizipçi zihniyet memlekete olduğu kadar edebiyata da zarar veriyor. Neo Epik’le kafayı yemeyin. İnanın işin sonunda ne beyin kalıyor ne şiir.

Abdullah İlhan

25 Şubat 2017 Cumartesi

CESARET, SAMİMİYET VE DAHA NİCESİ: MÜRSEL SÖNMEZ

Çoğunluğun farkında olmadığı insanları tanımak, hayatın bazılarımıza sunduğu ayrıcalıklar arasındadır; Mürsel Sönmez’i tanımış olmak benim için böyle bir ayrıcalık. İnsanlardan büyük beklentilerim yok. Bir kişinin sadece cesaretli olması beni etkilemeye yetiyor, sadece samimi olması, sadece emektar, sadece iyi şair, sadece iyi editör olması da öyle. Ben, ama uzaktan ama yakından muhabbetlerimiz vesilesiyle Mürsel Sönmez’de bunların hepsini birden gördüm, kendisine büyük muhabbet duydum. Uzun yıllardır editörlüğünü yaptığı Bir Nokta’yı, birkaç ay evvel Resul Tamgüç’e teslim etti; arkasında, hakkında ciddi incelemeler yapılabilecek koca bir dergi arşivi bırakarak.
            Mürsel Sönmez’le 2012 yazında, derginin genç şairlerinden Mahmut Feyzi aracılığıyla Örnek Mahallesi’ndeki bürosunda tanışmıştık. Camiadaki pek az şairde görmüştüm ondaki içtenliği, daha doğrusu toplumumuzdaki pek az insanda. Sonradan, bu kez daha kalabalık bir ekiple bir defa daha ziyaret etmiştik Mürsel Ağabeyi, yine çok tatlı bir sohbet olmuştu, zaten onun meclisinde başka türlüsü mümkün görünmüyor. Mürsel Sönmez’i ofisinde daha sık ziyaret etmeyi, onun sohbetinden daha fazla nasiplenmeyi çok istemişimdir, nasibimizde -en azından şimdilik- bu kadar varmış diyelim. Gençlerin ona ilgisini bu ziyaretlerden sonra daha iyi anlamıştım, gençler samimiyet ister, açık sözlü insanları sever, üst perdeden konuşanlarla kolay kolay diyalog kurma yoluna gitmez. Mürsel Sönmez hem makyajsız muhabbetiyle insanların gönlünü fetheden hem de saygınlığını korumayı başaran bir usta, ideali de bu değil mi. Yeri geldi mi türkü söyler, yeri geldi mi ilahi okur, yeri geldi mi Türk şiiri hakkında konuşur; daima kendisi kalarak ve hürmet uyandırarak.
            Bir edebiyat ortamımız olsa şimdiye kadar Mürsel Sönmez’le ilgili nice nice yazılar çıkar, incelemeler yapılırdı; ama neylersin ki yok. Niye yazılsın ki; Mürsel Sönmez ne bir büyük yayınevinin editörlüğünü yaptı ne bir büyük gazetede köşe tuttu ne bir yüksek bürokrat ne de bir politikacıydı. Edebiyatın gündemini maalesef edebiyat dışı faktörler belirliyor. Fark etmez, Mürsel Sönmez birbirinden nitelikli ve kalıcı şiir kitaplarına imzasını attı, yakınlarda peş peşe okuduğum son iki kitabı “Mansur Ahengi” ile “Üzüm Meseli”, çok az şaire kısmet olacak kalitede kitaplar. Kocaman bir yürek ve üst düzey bir şiir bilgisi gerek bu kitapları ortaya koyabilmek için.        
Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil gibi öncülerin geleneğini devam ettiren Mürsel Sönmez cömerttir, açın halinden anlar, doymak bilmeyen yukarıdakilere karşı da lafını esirgemez. Çok insana emek vermiştir, emeklerinin karşılığını ne kadar aldığını bilemem ama böyle insanlar insana emek vermeden edemezler. Yarın kıyamet kopacağını bilsen de ağaç dik, hadisine göndermede bulunarak söyleyeyim: Mürsel Sönmez, yarın kıyamet kopacağını bilse de kendisine şiirini getiren bir delikanlıya yol gösterir, derginin gelecek ayki sayısının hazırlıklarını yapar. Aksatmaz işini, böyledir bu. Mürsel Sönmez ahlaklı insanları koruyup kollar, yetenekli insanları önemser ama ahlaklı ve yetenekli insanlara ayrı bir değer verir. Bununla birlikte kimseye eyvallahı da yoktur, eğriye eğri doğruya doğrudur, hesaba kitaba giriştiğine tanık olmadım. İlk şiir kitabım “Bana Hayran Olsana” hakkında, dergisinde o zamana kadar hiçbir ürünüm çıkmadığı halde bir yazı yayımlamıştı; asıl söz alması gerekenler susarken. Birçok derginin yayımlayamayacağı bazı şiirlerimi Mürsel Sönmez yayımlamıştır. Soma hakkındaki anti-kapitalist şiirim Bir Nokta’da çıkmıştır mesela. Edebiyat dergiciliği tarihimizin en özel girişimlerinden birini de Mürsel Sönmez gerçekleştirmiştir; Bir Nokta’nın Mart 2015 sayısındaki ürünleri, yazarlarının isimlerini koymaksızın yayımlayarak. Bunu öğrenir öğrenmez bir şiir göndererek ben de katılmıştım bu anlamlı faaliyete.
            Mürsel Sönmez’in şiirini uzun uzun konuşmak gerekiyor ama onu tanıyanlar müstesna kişiliğini konuşmadan edemeyecektir. Şiiri birçok şairin şiirinden öndedir, kişiliği birçok birçok birçok insanın kişiliğinden önde. Önden gidenler sayesinde bir yer edinebiliyoruz dünyada, onlara hürmet edelim.

Aykut Nasip Kelebek 



24 Şubat 2017 Cuma

İYİ DE BEN HANGİ KUŞAKTANIM?

Bizim kuşakta, kuşak kavramı üzerine büyük ihtimalle ilk ben yazdım; bunun, ulusal dergilerde şiir yayımlamaya başladığım dönemle -2008 sonbaharı- doğrudan ilgisi var. 2000’lerin sonları, 2000 kuşağının sıkça konuşulduğu bir süreçti, 2010’lar başlamadan herkes kendi 2000 kuşağını sunmaya çalışıyordu. Aslında sözünü ettiğim yıllarda yapılan 2000 kuşağı dosyalarını incelemek ilginç bir araştırma olabilir, hayranlıkla anılan isimlerden kaç tanesi yazmaya devam ediyor acaba? Ya da o gün hiç anılmayan bazı isimler bugün ne durumda? 2010 kuşağı üzerine yazmayı düşünenlere evvela bunu öneririm. Tarih, doğru okumayı becerebilirsek bize soğukkanlı olmayı öğretir.
Şiirde usta olduğumu iddia edecek halim yok; ama şiirde sebat edecek adamı gözünden tanıdığımı söyleyebilirim. Aynı şekilde şiirde neden ısrarcı olduğunu, şiire ne kadar tutku duyduğunu anlamakta da zorlanmam. Benim asıl üniversitem olan Fındıklı Lisesi’nde şiirle yanıp tutuşan, gerçekten iyi şiirler de yazan ama asla ciddiye almadığım bazı arkadaşlar vardı çünkü bu meselede kararlı olmadıkları gün gibi ortadaydı, nitekim hiçbirinde yanılmadım da. Emek, gerçekten emek verenlere gösterildiğinde anlamlı olabilecek bir şey. Şiire yine Fındıklı Lisesi yıllarımızda şaşırtıcı bir duygu yoğunluğuyla başlayıp çok erken yaşlarda olgun örnekler veren kardeşim Abdullah İlhan ise öngörebildiğim üzere niteliğini yükselterek yoluna devam ediyor. Öğretmenimiz olduğu halde bize kürsüden seslenmek yerine bizimle aynı sıralarda oturmayı tercih eden Zafer Acar, Abdullah’la benim bir anlamda sıra arkadaşımızdı. Dönelim 2010’un ufukta belirdiği o yıllara. O dönem -2007-2010 arası- 2000 kuşağı içerisinde anılanların en küçüğü şimdiki benden daha büyüktü, dolayısıyla kendimi bu kuşak içerisinde hiç düşünmüyor, gözümü 2010’lara dikiyordum. 2010 kuşağı adlandırması önemliydi benim için, bana heyecan veriyordu, Yedi İklim’in 2010 Ocak sayısında 2010 kuşağı diye bir şeyden bahsetmem de sürpriz değildi.
Şimdi oturmuş nostalji mi yapıyorum? Nostalji yapacak yaşa gelmedim daha; ama bundan 10 sene öncesiyle bugün arasında 10 sene değil 100 sene var. Siyasette de böyle edebiyatta da. Bu da bana nostalji yapma hakkı veriyor. Sözkonusu dönemde bolca plan yapıp hayal kurduğumu hatırlıyorum, kendi adıma planlarım vardı, şiirimiz adına hayallerim. Planlarım 2010’larda şiir ve eleştiri kitapları çıkarmak ve bir imza sahibi olmak; hayallerim şiirin şiire yakışır kalitede yazılıp enine boyuna tartışıldığı bir edebiyat ikliminde yaşamak, şiirden sanatın ve hayatın diğer alanlarına sahih kanallar açıldığını görmekti. Planlarımı gerçekleştirdim ve gerçekleştirilemez işler olmadıklarını gördüm. Çok çalışırsanız bunları pekala siz de başarabilirsiniz. Hayallerim içinse aynı parlak ifadeleri kullanamayacağım, 2007-2010 arasında gördüğüm poetik canlılığı bir daha asla bulamadım. Yani hayallerim gerçekleşmediği için planlarım da pek bir anlam ifade etmemiş oldu benim için. 2010’lar; siyasetin, belediyenin ve daha türlü türlü aygıtın edebiyata vahşice saldırdığı bir dönemin adı oldu. 2000’lerle 2010’ların edebiyat dergilerini karşılaştıralım, o dönemdeki poetik tartışmalarla bugünküler arasında çok ciddi bir nitelik farkı var. Sadece önceki kuşaklardan şairler değil şiire yeni başlayan gençler bile şiir tartışmalarında söz almak zorunda hissediyordu kendini. Şiirle eleştiri birbirinden ayrı düşünülmüyordu. Benim 16 yaşında eleştiri yayımlamaya başlamam çok da şaşırtıcı değildi yani. Bugünün genç şairlerinden kaç tanesi eleştiri yazıyor? 2000’lerde 80 kuşağı şiirin içindeydi, 90 kuşağı şiirin gündemini belirleyici işler çıkarıyordu, 2000 kuşağı ise kişiden kişiye/dergiden dergiye değişiklik gösterse de “Var”dı. Benim 2000 kuşağım çok büyük oranda Zafer Acar’dı mesela, onun şiiri ve eleştirileri 2010’ların eşiğinde bana Türk şiiri adına büyük bir motivasyon sağlıyordu, 2010’larda ise Türkçe şiir diye bir şey duymaya başlayacaktım. Bugün Türkçe şiirden öte Türk şiiri yazıyor olmakla övünebilirim.
            Türkiye Dil ve Edebiyat’ın 2017 Mart sayısında Hüseyin Akın’la yaptığımız söyleşi, kuşak kavramı üzerine yıllar yıllar sonra yeniden düşünmeme vesile oldu. Akın, beni 2000 kuşağı içerisinde anıyor. Bir gün 2000 kuşağı içerisinde anılacağım aklımın ucundan bile geçmezdi, şimdi buna sevinmeli miyim üzülmeli mi? Bilmiyorum, dileyen 2000 kuşağına, dileyen 2010 kuşağına dahil edebilir. Neticede zaman dilimlerini adlandırma biçimimiz sürekli değişir, Allah ömür verir de 2060’ları görürsem İsmet Özel’i hâlâ 60 kuşağı şairi olarak anacağımı pek zannetmiyorum mesela. 2000’di, 2010’du çok önemli değil ama bir şansım varsa o da bu işlere 2000’lerde başlamış olmaktır, o dönemde çıkan dergilerin, yapılan tartışmaların, girişilen polemiklerin iyisiyle kötüsüyle tadı damağımdadır hâlâ. Sezai Karakoç’tan, siyasilerin ve bürokratların kendisini korunaklı alan haline getirmediği bir dönemde bahsediyordum mesela; değer verdiğim şairlerle sanal alemde değil gerçek alemde tanışıyordum. Bugünün edebiyata yeni atılan gençleri bunların anlamını asla bilemeyecekler. O dönemi yaşayıp sindirmiş olmak en azından benim gözümde son derece önemlidir, kişiye haklı bir cesaret verir; biri şiir/şiirimiz hakkında bol keseden atmaya başladığında “Bir dakika, orada dur,” diyebiliyorsam biraz da bundandır.  
           
 Aykut Nasip Kelebek

22 Şubat 2017 Çarşamba

GENÇ MÜSVEDDESİ

Gençliğim bir gençlik müsveddesiydi
yüzlerce defa üzerinden geçmeliydim
onun kayda değer hale gelebilmesi için
koparıp uçak yapılacak çok sayfa var hayatımda
benim bomboş geçmişim olarak yaşadıkları yeter
belki kendi geleceklerini yaratma şansı verir onlara
uçtukları yerler

geleceği bir genç gibi düşünüyordum ama
ihtiyara dönüşüyordum birden
günü yaşarken

sayısız kadın geçmiş gençliğimden hiç uğramamış sevda
neden neden neden çıkmaz sokak mı dediler yoksa hakkımda
çıkmazda bir hayat yaşıyordum yaşamasına
ama bütün varlığımla meydandaydım da
dünyalar benim olacak ahiretler benim
kalbimdeki aşk duygusu kadar saf bir kadınla
aşk yaşadığımda

aslında boşuna sonsuzluk arıyorum kadınlarda
insana dönüşüyor yaşlandıkça
her tanrıça

Aykut Nasip Kelebek

18 Şubat 2017 Cumartesi

MÜTEAHHİTLERİN DEĞİL OKURLARIN HIRSIZLIK YAPABİLECEĞİ BİR SOKAK!


“ŞAİRLER SOKAĞI” AÇILDI

Geçtiğimiz Perşembe günü Sultangazi belediyesi, ilçe kaymakamlığı, ilçe milli eğitim müdürlüğü ve Tekin Yayınevi’nin destekleri ile 125. Yıl Ortaokulu’ nda “Şairler Sokağı” nın (ben ‘Çıkmaz Sokak’ demeyi yeğlerdim) açılışı yapıldı. Bir muhabir ağzıyla yazıya giriş yapmamın nedeni birçok yönüyle haber değeri taşıyan bir programla karşılaşmış olmam. Bu durumun ilk nedeni cesur ve aynı zamanda birikimli bir yönetici: Ömer Baltaş. Okulun müdürü Baltaş belki de hiç yan yana gelemeyecek iki isme (Ataol Behramoğlu ve Zafer Acar) ‘sokağın’ açılışını yaptırdı. Bunun yanında sokak Türkiye gibiydi. Müslüman şairler, solcu-sağcı şairler, Kürt şairler… Türkiye’nin herhangi bir sokağında karşılaşmanız muhtemel bir manzara. Bazan kavga eden bazan selamlaşan ama bir şekilde bir arada duran insanlarla Türkiye sokakları. Ortaya konan işin bir diğer güzel tarafı da programa velilerin ciddi bir katılım göstermesi. Şair Selim Sina Berk ve edebiyat sevdalısı Mustafa Sözen de 'sokak'ta karşılaştığımız isimlerdi. Güçlü bir birliktelik kurulmuş bu imkanları sınırlı okulumuzda. Okulun ilginç bir tarafı da var. Okul kapısı sadece eğitime değil bir ailenin evinin kapısına da açılıyor. Ailemiz gecekondusuna, sıcak yuvasına, sıcacık okulumuzdan geçmeden gidemiyor. Neyse, biz de eve değil “Şairler Sokağı” na davetliyiz, İstanbul’un çarpık kentleşme problemini programa destek olan belediyemize bırakalım. Gülelim, geçelim…
         Peki elilerimiz ve çocuklarımıza neler anlattı şairlerimiz? Ataol Behramoğlu tatlı bir dille çocuklarla konuştu, Zafer Acar ise çocukların dünyasını ailelerine sanatla, şiirle anlattı. Acar, sanatçıların eserleriyle çocukluğu aradıklarını, yer yer çocuğun diliyle konuştuklarını, onlar gibi sorularla dünyaya baktıklarını ve bu soruların cevaplanmasının pek de önemli olmadığını söyledi. Çocuk ne yapar eder öğrenir. Sorar, tekrar sorar, tekrar tekrar sorar. Soru bu şekilde cevabı işlevsizleştirir. Zafer Acar’ın Picasso’nun kübik resimlerinin perspektiften uzak ve parçalı diliyle çocukların duyarlılığını ve hareketliliğini yansıttığını tespit etmesi son derece dikkat çekiciydi. Behramoğlu ise bu yazı için bize pek malzeme vermese de şiiri olabildiğince basit ve örneklerle tasvir etmesiyle, çocuklara ‘bir çocuğa layık olmak’ kitabında yer alan ‘diyalog şiir’ lerini teatral bir biçimde okutmasıyla ve bence en önemlisi Necip Fazıl ve Orhan Veli’den birer şiir okuyup Necip Fazıl’dan sitayişle bahsetmesiyle sempati kazandı. Samimi ve keyifliydi Behramoğlu. İki şairin kendilerinden okudukları şiirler de programın başka bir güzelliğiydi. 
            Sokak renkli dedik ama daha önemlisi gerçek. Niye? Çünkü tıpkı Türk şiirinde olduğu gibi zayıf şairler de bu sokakta kendine yer bulmuş. Bulsun. Olur o kadar, oluyor.  Sultangazi’de gezilecek, görülecek bir sokak var artık: Şairler Sokağı, daha ne olsun. Hem de müteahhitlerin değil okurların hırsızlık yapabileceği bir sokak!

Abdullah İlhan Yazdı

16 Şubat 2017 Perşembe

DOSTLUK ÖLDÜ DOSTLAR SAĞ OLSUN

Çok dostumu sildim ama kıyamadım hiçbir kelimeme
hiç iz bırakmadı hayatımda bazı dostlar
silinen bir kelimenin defterde bıraktığı iz kadar bile

düşmanın düşmanlığına kefilim ama dostun dostluğundan emin değilim
dost rolü oynayabilen yetenekli düşmanlardan
sadece bundan ibaretti dost dediklerim
dostlukla sıkıyorlardı elimi sıkarken
dostun muhabbeti vardı seslerinde
ama düşmanın kalbini taşıyorlardı
göğüs kafeslerinde

yoktu Ali gibi dostum
öldürüleceğim yatağa yatacak dostlarımı
ben düşmanla aynı yatakta buldum

dost
bize yeterince düşmanlaşmamış bir kimse işte
kullanışlı insanlar için kullandığımız bir kelime
düşmandan daha çok gidilmeli dostun üzerine
bana sıkılan kurşunu kucaklar mısın dostum
basar mısın bağrına
evlat yerine

Aykut Nasip Kelebek