1 Mart 2015 Pazar

EYÜP'TE "DERGÂH" HAKKINDA KONUŞULACAK


DERGAH TTK ile ilgili görsel sonucuSeyfettin Ünlü, Zafer Acar ve Aykut Nasip Kelebek, 4 Mart Çarşamba saat 19.30'da Eyüp'te Cafer Paşa Medresesi'nde; Milli Mücadele yıllarında Yahya Kemal ve Yakup Kadri gibi ustalar öncülüğünde yayımlanan Dergâh dergisi hakkında konuşacaklar. Programa bütün edebiyat severleri bekleriz. 

28 Şubat 2015 Cumartesi

DİL VE EDEBİYAT ŞİİR YILLIĞINDA DOĞAN HIZLAN SÜRPRİZİ



doğan hızlan ile ilgili görsel sonucuDil ve Edebiyat Şiir Yıllığı 2014'ün önümüzdeki günlerde yayımlanacağını gene buradan duyurmuştuk. Bildiğimiz gibi Dil ve Edebiyat'ın önceki yıllıklarında Hilmi Yavuz ve Cahit Koytak'la söyleşiler yapılmıştı. Bu yıl ise bir ilk olarak bir eleştirmenle, usta yazar Doğan Hızlan'la bir söyleşi gerçekleştirildi. Tadımlık bir bölümü alıntılıyoruz. 
...

Zafer Acar:  Dikkatimi çekti, şimdi konuşurken de çekti, normalde Behçet Necatigil’i seven biri, bir eleştirmen, Yahya Kemal’i de sever ama siz öyle değilsiniz.
Doğan Hızlan: Niye ben Yahya Kemal’i çok seviyorum.
Z.A: Şu cümleleri hatırlatayım, diyorsunuz ki, “Yahya Kemal Üzerine Dağınık ve Aykırı Düşünceler”de, ben sizden daha iyi hatırlıyorum, çünkü son zamanlarda tekrar okumuş oldum kitaplarınızı. “Bilgeliğinden söz edilen konulardaki yüzeyselliği karşısında hayal kırıklığına uğradım.” Bir. “Dünyayı algılayan, kavrayan bir şiiri yok.” İki. Bunlar beni şaşırttı, yani çok sert ifadeler ve siz de beğenmediğiniz kişiler hakkında kolay yazmıyorsunuz genelde. Herhalde beğendiklerinizi, milleti kırmayayım, bir de zaman kaybı olmasın yani, beğenilerinizin etrafında yazıyorsunuz gibi geliyor bana. O yüzden de kırıcı eleştiriniz pek yoktur.          
D.H: Şimdi şu var: Ben zaten şairlerin bilgili olmasını beklemiyorum, şunu söylemişim, Yahya Kemal’in de Tanpınar’ın da müzik  bilgisi yok. Unsur olarak kullanıyorlar.
Zafer Özdemir: İkisi de Türk şiirinde musikiyi en iyi kullananlar olarak kabul edilir.
D.H:  Yani şimdi, nerde müzik dinlemiş Tanpınar? Öğretmen okuluna gitmiş, orada Ankara’dayken, öğretmenken, birkaç tane plak dinlemiş, işte Beethoven dinlemiş, Schopen dinlemiş… ve Yahya Kemal’den Türk musikisi plağını da alıp dinlemiş. Ama onların iyi bir müzik bilgileri yok. Şairin bunu bilmesine de gerek yok bence. Ben aslında bir yazı yazdım Yahya Kemal için de. Birol Emil’i de bilirsiniz. Onunla beraber bir Yahya Kemal konuşması yapıldı, “Yahya Kemal aslında bir ölçüde bir levanten gibidir” dedim. Salondakiler “Ne diyor”, dedi, dedim, “Bakın izah edeyim. Yahya Kemal geliyor Büyük Ada’ya bayram namazını kılmak için, İsmail Hakkı Paşa diyor ki: ‘Efendim sizin gibi insanların biz bayram namazına gelmesini istiyoruz,’ diyor.” Dedim ki: “Şimdi ben papyonla bayram namazına gelsem şaşırmaz mısınız.” “Şaşırırız, doğru,” dedi Birol Emil. Aslında böyle olduğu için iyi şair. Bir yazı yazmıştım Yahya Kemal’in “Atik Valde’den İnerken” şiiri için. Hani bir ramazan gecesini anlattığı şiiri. Şunu söylüyorum: Oruç tutan bir Müslüman olsa Yahya Kemal o şiiri yazamaz.
Üzeyir İlbak: Tabii tabii mümkün değil.
D.H: Dışarıdan bakması var ya, mesafe, o yazı girmedi daha kitaplara. Yahya Kemal o uhrevi havayı seviyor ama bir ölçüde bir oryantalist gibi, şiiri de onun için güzel. Yine Ahmet Hamdi, beraber İhsaniye’den inerken, “Osmanlı nasıldır hocam” diyor? “Osmanlı bütün gün mesnevi okuyup pilav yerdi,” diyor. Osmanlı’ya da âşık bir adam değil. Bir doğum günü yapıyor, eğleniyorlar, yiyorlar içiyorlar falan, kendini kaybediyor, herkes giderken diyor ki: “Hamdi bu gece ecdadımız gibi eğlendik”. Yahya Kemal’in büyüklüğü böyle, kendini kaptırmış değil.
...
Z.A: Eleştiride Cumhurbaşkanlık Kültür ve Sanat büyük ödülünü aldınız. Bu ödüller biraz daha erken verilmeli değil midir? Yani sizin için veya başka şair ve yazarlar için söyleyeyim, güzel bir ödül insana bir saygınlık da hoş bir kimlik de kazandırıyor.
D.H: Geçen yıl Doğan Hasıroğlu’nun kitabında da var, “Mimarlar dik durur” diye. Arseven’e de ödülü götürmüşler, artık belli bir yaştan sonra, evinde verebilmişler ödülü.   
Z.A: Nobel’in de bir sıkıntısı var, onlar da öyle yapıyor.
D.H: Necatigil diyor ya “Bekler bazı şiirler bazı yaşları”, ödüller için de öyle.  
Z.A: Sizin de elbette yazarlık hayatınızda ekonomik sıkıntılar yaşadığınız, gerilimler yaşadığınız olmuştur. Yani 50’lerinde en azından verilmiş, çünkü sizin 50’nize kadar yapmanız gereken birçok işi yapmışsınız. Sezai Karakoç’a verildi. 50’sine kadar yapması gerekeni yapmış bir şair, ama çok yaşlılık döneminde verilmiş oldu.

D.H: Çok haklısın. Ben zaten çok ödül almam, hep ödül veren jürilerde bulunduğum için ödül verdim ben, ödül alamadım, onun için ödül alınca seviniyorum. Bak böyle bir ödül vardır diye.


25 Şubat 2015 Çarşamba

TDED ŞİİR YILLIĞI 2014 ÇIKIYOR




Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği Şiir Yıllığı 2014, Mart ayında Dil ve Edebiyat Dergisinin hediyesi olarak raflardaki yerini alacak. Şimdilik yıllıktaki bazı poetik metinlerden tadımlık paylaşımlarda bulunuyoruz.


Zafer Acar'dan

Enver Ercan'ın Erotik İronik Şiiri

80 kuşağı içerisinde bir yere koymak pek kolay değil Enver Ercan’ı, ki bu kuşağın şairleri de benimsemekte zorlandı, zorlanıyor. Kendine has bir şiir yazdığı için mi, değil elbette. Sanki onun ironisi, espri; yalınlığı ise basitlik olarak değerlendirildi. 80 kuşağı şairlerinin çoğu biçimciydi, şiiri yapılan bir şey olarak görüyorlardı. İronik şiirler ise birdenbire öz-yapısıyla gelir, kendisiyle fazla oynanmasına müsaade etmez. Yahya Kemal, Hilmi Yavuz gibi şiiri biçim olarak gören şairlerin şiirleri mermer gibidir, ironiyi merkezine koyanlara, bu iki şair mermer kadar sert ve soğuk gelir, ironinin şairleri ise onlara ciddiyetsiz görünür. Kişilik-zevk meselesi bu. Ama ilginç bir şekilde Enver Ercan, poetikasını Yahya Kemal titizliğine yaklaştırıyor: “…şiirin içinde imgelerle yürümek benim meşrebimde var. Düzayak şiirleri okuyamam bile. Az şiir yazmam bu yüzden aslında. İç dökmek, dert anlatmak benim harcım değil. Yoksa inan her gece beş şiir yazarım rahatlıkla. Şiir demek bir yapı kurmak demek benim için. O yapıyı da beklenmedik sözcüklerle, imgelerle inşa etmek. … Şiir tercihin bir yapı inşa etmek olunca iş zorlaşıyor ister istemez.” (2014, 127; Söyleşi Yapan: Öner Ciravoğlu). Enver Ercan kendi sözlerini yine kendi feshedercesine çelişik konuşuyor: “Hep tembel olduğumu düşünmüşümdür. Belki de içdisiplinimi yeterince geliştiremedim.” (Söyleşi Yapan: Murat Tuncer), “Evet, uzun aralıklarla kitap yayımlayan az yazan biriyim. Ama son üç ayda 14 şiir yazmış olmamı nasıl açıklayacağız o zaman. 10 yılda yazdıklarımdan fazla.” (2014, 122; Söyleşi Yapan: Bahanur Garan). Bence bu son söyledikleri onun şiiriyle daha fazla örtüşüyor.

Hayriye Ünal'ın Köksap Poetikasına Karşı Şiiri

hayriye ünal ile ilgili görsel sonucuHayriye Ünal’ın şiiri artık olgunluk yaşlarına erişmiş durumda, birçok dergide ele alındı, solun merkezi dergileri de ona bigane kalmadı, çoğu kez onore edildi, tabii saldırılara da uğramadı değil. Hepsi birer verim olarak önümüzde duruyor. Peki bir sonuca ya da aydınlığa kavuştu mu HayriyeÜnal şiiri, kavuşmadı, bir empresyonist tablo gibi flu halde duruyor karşımızda...
Onca poetik metinle aradığı çoksesli şiiri, bilinçakışı –otomasyon- tekniğiyle yazılan “Kaçtır Saymıyorum Ama Oldukça Fazla”da (2010, 15) yakalamışa benziyor Ünal. Sonuçta bir keşiften söz edemiyoruz, yüzyılı aşkın bir süredir varlığından haberdar olduğumuz bilinçakışına çıkıyor çoksesli şiir, kimi yanlarıyla ise post-moderni hatırlatıyor bize. Birkaçı hariç şiirlerinin hemen hemen hepsi birbirine bağlı mısralarla –anjambman- bir bütünlük içerisinde ilerliyor. Yine onun “Gerekli Açıklama” adlı şiir kitabının 5 bölümlük “Sabuklamalar”ı ile İngeborg Bachmann’ın “Marina” adlı romanı arasında üslup bakımından yakınlıklar bulduğumu belirtmeliyim. Hayriye Ünal, post-modern roman ve roman kuramcılarına yakınlık duyduğu ve onları refere ettiği için de eleştirilmiştir. Aslında post-modern roman, şiirseldir ve şiirden beslenir, belki de bu yanıyla Hayriye Ünal’a çekici gelmiş, oradaki şiirselle irtibat kurmuştur. Şairin başka sanat türlerinden yararlanması doğal karşılanmalı, ki bu durum yeni bir şey de değildir edebiyatımızda. 
Yine Batılı düşünürlerden yola çıkarak kimi yönleriyle post-modernizmi hatırlatan sonuçlara varıyor Ünal: “Jeff Vail, ‘Güç Kuramı’ adlı yazısında, Deleuze ve Guattari ikilisine dayanarak, hiyerarşik olmayan bir toplum yapısını rizom (köksap) sözüyle betimliyor.  Bu amacımızla örtüşen çeşitli anlamları içeriyor. Çoksesli şiirin türünün en heterojen örneği olma iddiasıyla kavramsal denkliği ilgimizi çeken köksap, yapısız ve göçebe oluşun terimleşmesidir. (69) Bu bölüm, onun “Postmodern Stratejiler ve Yöntem Sorunu Üzerine” yazısıyla karşılıklı okunduğunda aralarındaki benzerlikler daha net görülecektir. Şiirin belirsizlik üzerinden gitmesi gerektiğini düşünürken çoksesli şiir ile teksesli şiirin kurallarını (2011, 80-1) karşılaştırarak bir tablo halinde sıralıyor: Sınırları belli bir şiir çıkıyor ortaya. Öte yandan son zamanlarda sıkça dile getirilen göçebelik, bir yerde kalıcı anlamına gelir ki, geçicilikle eşanlamlıdır bence. Göçebe toplumlardan geriye eser kalmamıştır, çadır kumaşı ne kadar dayanabilir ki zamana. Türkler, Uygurlarla yerleşik hayata geçmiş, ciddi anlamda yazıyla buluşmuş, bu dönemden sonra geleceğe kalacak metinler üretmişlerdir. Dini metinlerdir bunların çoğu, ama unutulmamalıdır ki dini metinler, toplum tarafından kutsiyetlerine binaen daha fazla muhafaza edilmiştir, din ile edebiyat birleşince kalıcılık ihtimali daha da artıyor. Şiir, taş ustalığına-mimariye çok daha yakın bir türdür. İşte Göktürkler bize yalnızca kısmen silinmiş taş yazıtlar bırakmıştır. Çok daha gerilere gidip Eski Yunanlıların şehir hayatına soktukları, şehrin altyapısını oluşturan mermer medeniyetini hatırlayalım. Göçebelik, hiçbir yerde ve hiçbir türe tutunamamak anlamına gelir, bu yönüyle post-modern zihinler tutunamamak eylemine tutunmaya çalışırlar, sonuçta bir şeye tutunmayı başardıysanız post-modern değilsinizdir. Bir göçebeden gezi yazıları bekleyebiliriz ancak.  


           Aykut Nasip Kelebek'ten
           İsmail Kılıçarslan’ın “Meseleler”i

           2014’te “Gelecek ve Diğer Meseleler” adlı dördüncü şiir kitabını çıkardı İsmail Kılıçarslan, kuşağının bilindik şairlerinden ama bu bilinirliği şiirlerinden çok televizyon programcılığı, belgeselciliği gibi yönleriyle sağladığı malumumuz. Şiir kitaplarını yeniden topluca okurken altını çizdiğim mısralar, sevdiğim bazı şiirler oldu ancak vardığım sonuç onun mutedil bir şair olduğu yönünde. Şiirin tekniği üzerine düşünüp biçimsel arayışlara girişmiş, rahat bir dille yazmaya çalışmış, genelde gündelik şeylerle ilgilenmiş Kılıçarslan; büyük temalara giriştiğinde ise bazı poetik sıkıntılarla karşılaşmış. “Amerika sen busun orospu çocuğusun” gibi under-ground mısralar yerine daha olgun ve soylu ifadeler tercih edilebilirdi. “tamam peki on bir eylül tamam peki usame/tamam peki müdahale tamam peki felluce” gibi bir dille kalıcı şiirler yazmak zordur, dünyayı cehenneme çeviren bir yapı bu algılayışla hissedilemez, hissettirilemez; bir de Allen Ginsberg’ün Amerika’sındaki sahiciliği, Necat Çavuş’un bizde pek gündeme getirilmemiş Amerika’sındaki masumiyeti düşünün. Kuşağının görece politik şairlerinden İsmail Kılıçarslan ta ilk şiir kitabı “Portakal Turta Bir de Kirpi”de ideolojisini, cemaatini, ustalarını belirlemiş; Sezai Karakoç’a, Ahmet Murat’a ithaf edilen şiirler, “biz bir sıkılgan ümmetiz işte” gibi mısralar da bunun açık göstergeleri arasında. Son kitabında siyasi tavır iyice öne çıkmış.

        Hüseyin Alemdar’dan “Şifalı Taşlar”

hüseyin alemdar ile ilgili görsel sonucu        Kültürümüzü, edebiyat tarihinin arketiplerini şiirinde işleyen bir şair Hüseyin Alemdar, “Her Aşk Yedisine Çağrıldığı Gece İntihar Eder” şiirindeki şu mısralar bu bağlamda düşünülebilir: “Leylâ ile Mecnun’a sor dünya yara, aşk da ölüm de kanar!” (s.10), “Aşk yara, nişan ve nikâh kuytu beğenmektir gelinim” (s.11) Bununla birlikte Alemdar, evrenselliği öne alan, Doğu’yla Batı’yı bir arada düşünen bir şair, “Suç yok ceza da/salt ve satıh Dostoyevski var/Leylâ ile Mecnûn dâhil her şey bir kaza aslında” mısraları tespitimi destekler niteliktedir. Onu yoğun metinler-arası ilişkiler (inter-textuality) kuran, Doğu ve Batı’yı aynı potada eriten ve geleneksel biçimleri değerlendiren tutumuyla kuşağının şairlerinden Haydar Ergülen’e yakın buluyorum. Son kitabında giderek artan hayata ve ölüme ilişkin bilgece ve meta-fiziksel yaklaşımları ise İhsan Deniz, Hüseyin Atlansoy gibi şairlerle birlikte düşünmemize yol açıyor. Bütün bunların ötesinde, Hüseyin Alemdar, Türkçenin şairi, kendinden öncekileri kucaklayan, bambaşka poetik anlayışlardan şairleri bir arada değerlendirebilen bir şair; bu da onun şiirlerinden dilimizdeki binlerce yıllık o şiir tadını almamızı sağlıyor.

Abdullah İlhan'dan

Can Bahadır Yüce; Yaslı Mızıka, Uzakta Beyaz, Unuttum Dünya

can bahadır yüce ile ilgili görsel sonucuCan Bahadır Yüce’nin daha evvel yayımlanmış üç şiir kitabı (“Yaslı Mızıka”, 2000; “Uzakta Beyaz”, 2002; “Unuttum Dünya”, 2008) 2014 yılında Everest Yayınlarınca tekrar basıldı. Özellikle “Yaslı Mızıka” şair 19 yaşındayken basıldığında hayli ilgiyle karşılanmıştı. Hilmi Yavuz’un “…Ve birçok bakımdan Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ilkgençliğini anımsatıyor” dediği, Abdülkadir Budak’ın “karşısında kravatını düzelttiği” Yüce bugün bu rüzgar dinmişken, daha da önemlisi üç kitabı birden tekrar basılmışken değerlendirilmeli kanısındayım.
                İlk kitabından; Attila İlhan, Hilmi Yavuz ve Dağlarca’yla irtibatlandırıldığı “Yaslı Mızıka”dan başlamak doğru olacaktır. Öncelikle söylemeli: Ne Hilmi Yavuz’un zekice biraz da kurnazlıkla dikkatleri Dağlarca’ya yöneltmesinin tam anlamıyla bir gerçekliği var ne de “korsan, deniz, liman vs.” matrisleriyle “Yaslı Mızıka”da Attila İlhan’ı net bir şekilde görebilme imkânımız. Özellikle üç bölüme ayrılan kitabın “Ada Yalnızlığı” adını alan bölümünde, şairin buradaki şiirleri yazarken yalnız olmadığını, ‘ada’da yanına Hilmi Yavuz şiirini aldığını görürüz. Yavuz’un Dağlarca benzetmesi belki “Yatılı Okul Günleri” adlı bölümdeki şiirlerde nispeten görülebilir, ama çocuk-çocukluk-gök merkezli imajlar üzerinden kurulmuş, bizi Dağlarca’ya götürebilecek şu mısralara: “gökle oyalanırdı her suskun çocuk,” (İlk Aşklar, 44), “gökyüzünün altında oturan çocuk” (Turkuvaz, 46), “başka çocuklarla ağlamak yok artık” (Dörtbinbeş, 53) rağmen bu şiirlerdeki atmosfer, şiir dili ve kafiyeleme biçimi de Hilmi Yavuz’dan peydahlanmış gibidir.

                
Fatih Balcıoğlu'ndan 

"Baykuşta Yangın Tekrarı"


             ''Baykuşta Yangın Tekrarı'', Eşref Yener'in ilk kitabı. 2013 Cemal Süreya Şiir Ödüllerinde dosya dalında özendirme ödülüne ''değer bulundu.'' Aklıma basketbol efsanesi Dikembe Mutombo'nun bir sözü geldi: ''Eğer asansörle 8. kata çıktıysanız, asansörü tekrar giriş kata gönderin. Başka biri de yükseklere çıkmak isteyebilir.'' Sanırım Cemal Süreya Ödülleri, ''asansörü'' kamuya açık bir alanda değil, daha çok aynı aile bireylerinin kullandığı tapulu bir eşya gibi. Ödüller güzeldir. Şiiri bilmeyen okuyucu için kapakta yazılan ''Bu Güzel Kitap Haberin Ola Şiir Ödüllü (!)'', okuyucunun cebinden 10 lira azalmasına, çantasında 20 cm yer kaplamasına ve hayatından 6-7 saat çalınmasına sebep olur. Yazarı için de o ödül, biyografisinin bir cümle şişmesi demektir, daha fazlası değil. Ödüllere çok fazla önem veren şiir değerlendirmecilerimiz (sadece bu kelime karşılıyor o kişileri) var. Belki kendileri de ödül ''aldıkları'' için olabilir, bilmiyorum. Ama bu işe artık bir son vermeleri lazım. Ya bu işi edebiyat konjonktürünü iyi bilen ve gelecek nesillere bir kitap değil, bir yazar bırakmak isteyen kişilere bıraksınlar ya da ödüller için boş yere masraf yapmasınlar. Ödüllere değer veren değerlendirmecilerimiz pişirip pişirip 1946 CHP Şiir Ödüllerini savunma olarak kullanmasınlar. Neymiş? Cahit Sıtkı birinci, Attilâ İlhan ikinci, Fazıl Hüsnü Dağlarca üçüncü olmuş. Tamam da, prestijli diye addedilen en az 3 ödül var. Her birini yirmi yıldan hesaplasak, 60 ödülde bir Cahit Sıtkı çıkarmak övünülecek şey mi utanılacak şey mi? Prestij katan ne?