4 Mayıs 2016 Çarşamba

FAYRAP'TAN SEZAİ KARAKOÇ ÖZEL SAYISI

Sezai Karakoç hakkında son dönemde giderek artan çalışmalara, Fayrap'ın (Mayıs 2016) Sezai Karakoç özel sayısı da dahil oldu. Sezai Karakoç şiiri ve düşüncesine yeni açılardan bakmayı hedefleyen iyi niyetli yazılardan oluşan bu özel sayıyı, Sezai Karakoç ilgililerine öneririz.

Tetkikçi

21 Nisan 2016 Perşembe

YALI

Eskiden yalıların yanışını seyreden İstanbul halkı
şimdilerde benim kalbimdeki yangını izliyor zevkle
itfaiye yollamak mı? suyla müdahale etmek mi? Nerde
köşk nerdeyse kül olacak içerdeki aşık ölmek üzere
sanki ben günahlarımdan cehenneme atılmışım
onlar cennette keyfetmekte

sen İstiklal Caddesi kalabalığında kayboldun
ben kendi yalnızlığımda
sen gittikten sonra kendi Tanzimat Fermanımı ilan ettimse de boşuna
Batıya gönderdiğim öğrenciler devletimin batışı olarak döndü hayatıma
senden sonra Yunanlılar isyan etti Sırplar sırt çevirdi bana Araplar ihanet etti
bedenin kalpsizliği gibiydi kalbimin sensizliği

ey aşık! Aşk sarhoşluğunu bir başkasında arar
bir kadeh şarap kadar sarhoş edemediğin kadınlar
bir elinde gün batımı gibi bir şarap kadehi olsun
diğerinde gün doğumu gibi aydın yüzüyle yar
uzak olsun 21. yüz yıl şiirimizden uzak 
yar hasretiyle yanan mısralar 

Batının ilmini de ahlakını da boş ver
atalarımız gibi kadınlarını alsak yeter

Aykut Nasip Kelebek




11 Nisan 2016 Pazartesi

ALİ CELEP’E DİPNOT

“Zafer Acar'ın çocukça hezeyanlarına cevap olarak yakında Ali Celep'in yazısını www.poetikhaber.net ten okuyabileceksiniz...Okkalı bir cevap için bekleyiniz,” şeklinde bir duyuru okuduk “poetikhaber”de. Ali Celep, öfke dolu bir pent-nâme ile çıkageldi, “bana nasıl olur da iyi niyetli değilsin dersin” diyerek açmış ağzını yummuş gözünü. Buna, bir yazı diyemeyeceğim, bir eleştiri ise hiç diyemeyeceğim, dil son derece sokaktan, kaba (sallamak-giydirmek vs.): “Bugüne kadar nice şair yazara saçma sapan yazılarla sallamaktan yoruldunuz. Salladıklarınızın müslüman şairler, yazarlar olduğunu bir düşünün. Buna gerek yok. Kendinize zarar veriyorsunuz. Bi sakin olun. Sakin kafayla eleştirmek çok zor değil. Bunu başarabilirsiniz. İlla birilerine giydirmek zorunda hissetmeyin kendinizi.” Mesnetsiz iddialar bunlar, Müslüman veya gayr-i Müslim hiç fark etmez, kimseye haksızlık yapmamayı düstur edinmişiz.
Benim yazım, Ali Celep’in saldırısına karşı savunma niteliği taşımaktadır. Buna rağmen bizi saldırgan olarak nitelendiriyor o, meseleyi genelleyerek haklı çıkmaya çalışıyor. Şu kısacık alıntıdan bile Ali Celep’in sakin kafayla yazmadığı apaçık belli. Beni hedef alarak karaladığı metin aslında kendini ve bağlı olduğu kliği anlatıyor, duvarına asabileceği bir iç muhasebe örneği. Hayırlı olsun.  
            Ali Celep’in üç aylarını kutluyoruz.

            Zafer Acar


3 Nisan 2016 Pazar

ELEŞTİRMENE KISA İYİ NİYET DERSLERİ


“Kısa Peygamberler Tarihi
             Hz. Lokman

Diyor ki Lokman Hekimin genç şaire mektubu
aynı imgeden çekinme dilersen aynı kelimeyle başla
aynı ruh haliyle son ver her şiirine
Tanrı tarafından yaratılanlar bile
benzemiyor mu birbirlerine
işte biz peygamberler
tıpa tıp çektiğimiz acı
hatta getirdiğimiz flaş haberler
hep dünyadan birileri cehenneme gider
ve cehennemden gelmiş gibidir dünyadaki bazı yüzler

sözüm dinlensin diye yazma o kitapları
bunca sözü geçen şeytanın kitabı yok mesela
ve sürekli Tanrının ayetlerini tekrar etse de
insan şeytanın sözünü dinler sadece

bütün şairlerin ortak ruh hali olarak
gökten inen kitapları kıskanmayı bırak
göğe yükselecek kitaplar yazmaya bak yazacaksan
yok çünkü yok yeryüzünde onları okuyacak

ne Musa ne İsa ne Doktor Lokman
en büyük öğütleri zaman verir insana
Hazreti Zaman

sana en büyük öğüdüm Tanrıya yalvar
de ki yüzümdeki sonsuz güzelliğin bir parçasını
kurbanın olam şu çirkin hayatıma aktar” (Aykut Nasip Kelebek)

[Yeni bir imajinasyonla bazı mistik hakikatleri dile getiren bu cesur şiir, bütün nitelikli metinler gibi çoklu okumalara müsait. Şiirin ilk bendi -geneli için de aynı şey söylenebilir- gayet açık ve şeffaf, inanan bir kalemden doğmuş. Eşsiz olmanın imkânsızlığına, dahası şairlerin çoğunu saplantılı bir şekilde ele geçirmiş biriciklik duygusuna karşı, tekebbürden kaçınmak gerektiğini lafı uzatıp dolandırmadan telkin ediyor. Kuramsal bakımdan ise metinler-arası akrabalığı hatırlatıyor bize. İkinci bentteki “şeytanın kitabı yok” sözü, Sezai Karakoç’un düzyazılarında geçmekte. Böylesi bir irtibat şairin beslenme kaynaklarını görmemiz açısından önemli, süfli eserler veren güruha karşı bir tepkidir bu, kitap inananların bir geleneğidir, şeytanın yolunda gidenlerin değil. Üçüncü bentte “Şuara” suresinden bildiğimiz mütekebbir şairlerin durumuna ironik iğnelemeler görülüyor. Dördüncü bentte ise “zaman” Musa, İsa ve Lokman’dan daha yukarıda anılıyor ve peygamberlere Hz. demezken zamana Hz. ifadesini kullanıyor şair (şiir-beni); bir saygısızlıkta bulunmuyor, bir imajın yaratılması ve vurgulanması amacıyla yapıyor bunu. Gelenekte de –İslam felsefesi- gördüğümüz şekliyle zamanı Tanrı olarak düşünüyor sanki. Beşinci bölüm ise şairin duasıyla sonlanıyor. Dini duyarlığın İslami camia edebiyatından bile dışlanır hale geldiği bir seviyesizlikte genç bir şairden böylesi bir şiir okumak, takdire şayandır.] Ben böyle okudum şiiri, bakalım ötekiler nasıl okumuş.
Pierre Bayard, “Okumadığımız Kitaplar Hakkında Nasıl Konuşuruz” adlı ilginç eserinde entelektüel ortamın hinliklerine değiniyor. Yazar, çoğunlukla öncü kitaplardan yola çıkarak oldukça şaşırtıcı sonuçlara varıyor. Bunlardan biri de Balzac’ın “Sönmüş Hayaller” (İllusions Perdues-1843) adlı eseri: “Lousteau uğradığı hakaretin öcünü alması için arkadaşına Dauriat’nın himayesindeki Nathan adlı yazarın bir kitabı aleyhinde zehir zemberek bir makale döşenmesini öneriyor. Ama kitabın kalitesi o kadar ortada ki, Lucien eleştiriye nereden başlayacağını bilemiyor. Bunun üzerine Lousteau gülüyor ve ona mesleği öğrenmesinin zamanının geldiğini söylüyor, bu mesleğin cambazlığa benzediğini ve bir kitaptaki güzelliklerin kusura çevrilebileceğini, yani bir başyapıtın ‘salakça bir deli saçmasına’ dönüştürülebileceğini açıklıyor.” (s. 177, Everest Yay.). Aslında bu taktik, sadece kitaplar üzerine uygulanmıyor, birini, bir gurup ya da yapıyı gözden düşürmek için de hâlâ kullanılıyor, lakin insanın gittikçe şeytanlaşan zekâsı ile daha geliştirilmiş şekilde karşımıza çıkıyor. 
Mustafa Celep’in yönettiğini bildiğim, yer yer nitelikli metinlerin yayımlandığı “Poetik Haber” adlı sitede “Şiir Değince” başlıklı yazısında Ali Celep, Aykut Nasip Kelebek’in “Bir Nokta”da (Mart 2016) yayımlanan yukarıya alıntıladığım şiiri üzerine tevil niyetiyle düşünmüş. Bu yazı, Bayard’den yaptığım alıntıya öyle çok uyuyor ki. Cahil olsanız, 24 yaşındaki genç şairden çok “Bir Nokta”nın usta ve daha önemlisi Müslüman şairi Mürsel Sönmez’e bu şiiri yayımladığı için öfkelenirsiniz. Celep, Aykut Nasip’in bu gayet nitelikli şiirine yönelik neredeyse hiçbir olumlu cümle kurmamışken daha evvelki yazılarında birçok vasat şair hakkında sayfalar boyu methiyeler dizmişti; Bayard’den yaptığım alıntıda da vurgulandığı üzere Celep’in geçmişte Aykut Nasip tarafından yaralanan birinin mikrofonluğuna soyunduğu sonucuna varıyoruz. Şöyle diyor Celep: “Normal zamanlar sonrası şiiri yazıyor Aykut Nasip Kelebek. Böyle olunca Lokman Hekim’i R.M.Rilke gibi genç şaire mektup yazar halde görmek şaşırtıcı olmasa gerek. Bu durumda ‘vahy’ de ‘flaş haber’ olacaktır elbet. ‘Hekim’in doktor olmasının kaçınılmaz olması gibi. Bu dönüştürüp konuşturmaları başka şiirlerinde de okuduk çokça. İyi bir baba olunca Peygamberimizin ona koşup sarılması, Mikail meleğin kendisine pastoral şiirler yazması gibi. ‘iyi bir baba olacağım çocuklarıma/bu yüzden sarılacak bana Muhammed/ pastoral şiirler yazacak bana Mikail’(Kusursuz Dönüş). Kimisi bu atraksiyonlara postmodern şiir davranışı diyor. Olabilir. Ben Normal zamanlar sonrası şiir davranışı diyorum. Şair normal zamanlardaki Lokman Hekim’i bulunduğu yerden söküp alıyor… Lokman Hekim’in sözcük dağarcığından ‘imge’ sözcüğünü çıkaramayız. Çünkü yaşantısız bir sözcüktür o bu bağlamda.” Şiiri kötülemek için kendini ne çok zorlamış Celep, yazık, genç şair Aykut Nasip’in kendi çağının dilini kullanması neden yadırganıyor ki, Arapça hekim, İngilizce doktor olmuş ve dilimize yerleşmiş. Celep, hastalandığında “hekime gidiyorum” mu diyor acaba. Üstelik Lokman Hekim, modern tıbbın yani doktorların atası kabul edilir. “Doktor Lokman” demek bir hakikati hatırlatmaktan öte bir amaç taşımaz bence, üstelik Hz. Lokman’a bir meslek olarak konmuş “hekim” göstergesi ise dini kaynaklı değil halk muhayyilesinin ürünüdür. Celep, “imge” gibi bir terimi de yersiz buluyor, düpedüz Sezai Karakoç’a sağcıların yönelttiğine benzer bir dil muhafazakârlığıdır bu. Ne yapmalıydı peki Sezai Karakoç, Hızır’ı İbranice mi konuşturmalıydı. Aykut Nasip, Arapça bilmiyor ne yapsın, İngilizce biliyor, hekime doktor diyor. “Flash haberler” ifadesi ise Celep’in okuma biçimiyle vahye dönüşmüş, şairin mutlak anlamda bunu kastettiğini söylemek modern eleştiri mantığına uymaz. Bir de tutup kendi yorumumuz üzerinden şaire saldırırsak cehaletimizi katmerlemiş oluruz. Yaptığı yanlışın farkında değil mi acaba Celep, hayır gayet de farkında, tecahül-i arifi bence son derece iyi işletiyor.
Aydınlanmak amacıyla Bayard’den alıntıya devam edelim, cidden her türlü açık sözlü adamlar şu Batılılar, günahlarını bile apaçık çıkarırlar: “Lousteau daha sonra, aslında hakkında çok olumlu şeyler düşünülen bir kitabı alaşağı etmek için başvurulan yöntemi açıklıyor. Bu yöntem başlangıçta bir süre kitap hakkında ‘gerçeği’ söylemeye ve onu övmeye dayanır. Olumlu ve yapıcı yaklaşımlarla güveni kazanılan okuyucu kitlesi eleştirinin tarafsızlığına hükmedecek ve onun peşinden gitmeye hazır olacaktır.” (s. 177). Başında değilse de Celep, yazısının sonunda nesnelliğini de elden bırakmıyormuş gibi yaparak şöyle diyor: “Olacak bir şair Aykut Nasip Kelebek. Yine de insan Bana Hayran Olsanaadlı ilk şiir kitabından sonra okurun şiir görgüsünü daha da geliştirecek hamleler bekliyor Kelebek’ten.” Peki, niçin daha iyi olduğuna inandığı kitabı ele almak yerine zayıf, son derece kusurlu bulduğu bir metni ele almıştır, hiç mi hiç iyi niyet göremiyorum ben burada. Geçmiş olsun eleştirmene.
Eleştirmen arkadaşımız doktor-imge göstergelerinden rahatsız olurken bakın nasıl da obsession-mobsession diyerek doktorluğa-psikiyatrlığa soyunuyor: “Şairde bu nevi tavırlar genellikle iki sebepten neşet eder: 1.Büyütme 2.Kaptırma (Obsession) Büyütme, şairin içinde bulunduğu konuma ya da söylemek istediği şeylere aşırı anlam yüklemesi olarak çokluk karşımıza çıkar. Obsession’da kontrolsüz yeni ilintiler bulma şehveti belirgindir.” Bu nasıl bir zihin işleyişi, zıvanadan çıkmışlık böyle, bu nasıl bir zorlama. Şiirden şairin psikolojisine varmak, defalarca söyledik mümkün değil bu, eskilerden bize kalan hastalıklı bir alışkanlıktır. Üstelik yukarıdaki şiirin ne obsessionla ne de şehvetle ilgisi var.  Faulkner’ın “Ses ve Öfke”si zihinsel özürlü bir karakterin izlenimleriyle açılıyor, bu karakterden yola çıkarak yazarın psikolojisine ulaşmaya çalışsaydı Celep, Faulkner’ı tımarhaneye tıkardı. Şiirde de kurmaca, empati diye bir şey var. Şiir-beni ile şairi ayrı tutmayı başaralım artık, lütfen cahillikten kurtulalım, işimizi doğru öğrenip hakkaniyetli yapalım, birilerinin şeytanca doldurduğu silaha dönüşmeyelim.
Diyorum Celep şu talihsiz sözleri başka bir şiire bakarak mı yazmış: “Şiir nihayet gerçek ve doğruluk noktasında bir şekilde temsil değeri olan bir yaşantı sunmak durumunda olduğu için söylüyorum bunları. Geleneği bir malzeme olarak anlatım aracı geliştirme yolunda değerlendirebilir bir şair (bu yolu benimsemesem de) fakat ilginç buluşlar ya da özge duygusal deneyimlere meze olacak ölçüde olmamalıdır diye düşünüyorum.” Sanki 80’ine gelmiş bir Hilmi Yavuz’dan bahsediyor Celep, Aykut Nasip daha elle tutulur bir hayat yaşamış değil. Bu laflar İslami unsurları şiirinde kullanıp da İslami camia dışında bulunanlar için söylenebilir. Aykut Nasip, İslami camia içerisinde yetişmiş bir genç şair ve daha 24 yaşında. Onun yukarıdaki şiiri de bütün şiirleri gibi İslami camianın bir dergisinde yayımlanmıştır. Şiir-beni (metafizik bir hal) Müslümandır. Kusurlarla mündemiç şair-benin (insan) inişleri-çıkışları olacaktır, bu, şiire dahil değildir. Artık kabul edelim, inadın kimseye faydası yok: Şiir ile biyografi ayrı iki türdür.   


Zafer Acar

20 Mart 2016 Pazar

KANLI NEVRUZ


İlkbahar geldi çiçekli kollarıyla sımsıcak
sarılacak ağaçlar insana
ilk bahar geldi
iyi en azından bir süre ölmeyecek kimse soğuktan

ilkbahar geldi ama sevinemedik doyasıya
tomurcuklar bile bomba gibi patladı coğrafyamda
bisikletime binip gezdim sokak aralarını kırları da
Azraili dahi şaşırttı şeytanca kurulan her pusu
ölümler karşısında güllerin tüyleri diken diken oldu
doğada çiçek yerine ceset kokusu
Kerbela topraklarından esen rüzgâr kan gibi ılık  
savaş uçakları gökten bomba değil de
çocuklara sanki bayram şekeri atıyor
biz mezar kadar dar sığınaktayız yere batsın insanlık
başımızın üzerinde yükselen şu dağ ah rengarenk   
sanki Amerikan ordusu tarafından yollanmış çelenk
içinde binlerce engerek
yaşlanıp da hastalanmasa insanlar
sanki hiç demeyecek “bende kalp var” 

toplanıp şenlik yapacaktık bugün güya
mangal yakacaktık denize derin derin bakacaktık
bomba yüklü araçlar dolaşıyormuş İstanbulda
dikkat etmeliymişiz mangaldaki et yerine pişebilirmişiz
gerçi ucuz atlattım dün
intihar saldırısı düzenlendi her gün geçtiğim Balo Sokakta  
konfeti gibi patlatacaklardı hiç suçum yokken beni de
hayatımı kurtardı dışarı çıkmayıp da çalıştığım bu şiir
artık can dostum kahramanımdır benim bu şiir
nesneleşen insana karşı olduğum halde bir eşya gibi tıkılıp kaldım eve
sıkıntıdan patlamamak için –maazallah apartmanda onca adam var-
sen bir kitaplıksın dışarı çıkamazsın sen bir kitaplıksın şeklinde
telkinde bulundum daha fazla üzülmemek için kendime
sanki ne olurdu dışarı çıksam şu cehennemden cennete giderdim belki 
bundan büyük hediye mi olur günahkâr şuaraya 
günlerce terörist gibi beni de aradılar her mağazada metroda Marmarayda
mühim bir işmiş havalı şeymiş şu terörist olmak aslında
çantamdaki kitapların bomba olduğunu anlamadı hiçbir polis
sıkı güvenlik önlemi diye bir şey yok bence
ölüm gelmeyiversin çekilir perde
katarakt olmuşçasına her göze iner birdenbire sis

şapkamı bir yerlerde düşürmüşüm
çok şükür aklım başımda 
korkudan değil bu titreme, asla
dedim ya ilham esi(n)yormuşçasına ılıktı hava 
savaş düşüncesinin soğukluğu yüzünden üşümüş ürpermişim
füzelerle insanlığın kuyusunu kazıyorlar
şu sıralar dimdik ayakta ayık kalmalıyım ey kalbim
senin Cebrail kanatların var
delilik denen sarhoşluğu
sulh zamanına dek benden uzaklara götür
her an kurşunlara gelebilirim bana duygulardan zırh ör
onlar çivi gibiyken
sallana sallana gezemem ben

karlı dağlar aşıp da ötelerden geldi ilkbahar 
neyleyim sen ak tenli kış gibi gittin
otobüs durağında bindin cenaze arabasına
yardım edemedi sana koca Kızılay da
öyle bir dolmuşum ki ağlasam
hiçbir şey kalmayacak sanki benden geriye
intikam almadan
ağlayıp da sel suyu gibi yok olamam

hüznümün yerine koymak umuduyla
İngilterede bulduğum Mrs Peace adlı sevgili
beğenmedi her gün şehitlerimizin temizlediği memleketimi
kesilen bacaklar gibi terk etti kan revan içinde beni
süründürdü gün Batımından gündoğumuna
gittikçe artan tanklar siperler hücumlar vuruldumlar türlü hafakan
Arap dünyası gibi karıştı kafam
bari bir süre daha telli turna-aklım uçup gitmese başımdan

beş yaşıma dek askerlik gibi ciddi bir meslek sanıyordum çocukluğumu
mahalle savaşları yapardık çünkü her akşam
cesurdum leşim herkesinkinden çoktu    
okula hiç gitmemiştim cahildim diplomam yoktu
oysa sertifikalı balıkçıydı sabahın ilk saatleri kadar aydınlıktı babam
medeni doğanın vahşi insanını tanımam amacıyla
sivri zekâ beni zıpkın gibi alırdı yanına
ağların bile ağladığını duydum ölen balıkların ardından
her seferinde teknemiz gözyaşıyla doldu
kafamda üç yüz yıllık ağrı gözlerim kan çanak oldu
aklıma takılan çengel miydi soru mu
aslının yerine koydular her türlü yorumu
deniz çalkalandı ben köpürdüm 
dalgaların mezar kadar karanlık köpek ağzını gördüm
Yasin-i Şerif gibi dinledim inleyen rüzgarı
yakınım bildim uzak yıldızları
sevgiliden cayıp bağrıma bastım bütün sızıları
gökyüzü sustu gece yarısına doğru ben konuştum
içimi bulandıran kim varsa kin kustum
ruhumda sekiz milyar güneş patlaması oldu
özüne dön dedim toprağa taşa döndü insanoğlu
ben toprağın altından dallarına acıyan köküm
doğa kitabından Tanrısal alfabeyi söktüm
Süleyman sır gibi gizlemişti
ben Türkçeye çevirdim kuşların kurtların dilini
sözlerim bundan başka nedir ki

hatırla kitapsızdı şeytan
acıyıp da şeytana günahın yedi büyük kitabını yazdı aydın insan
işte geçen gece –sanki burada gündüz var ya benimkisi laf işte-
adının hümanist olduğunu iddia eden biri sokak köpeğine
bir dilim kuru ekmek verdikten sonra
kendi kendine dönüp kibirle dedi şükürler olsun bana
zalim Tanrı aç koydu şu köpeği ben doyurdum ama

onlar sırt çevirirken hüzne biz sırtımızı dayadık
oh ne iyi ne hoş ne rahat kendini ayrılığın kollarına at
sıyrıl etten kemikten nefsinin ülüğünü sık
çilekli şeker gibi gelecek sana da
çiçekler uğruna azıcık çile çekmek
onlarla aynı yöne bakıyoruz bakmasına da
onların gözlerinde at gözlüğü-kin var bizimkinde merhamet
bir uydurmacadır can yakıcı ok ütülmüştür bizim kirpiklerimiz bile yok
ama onların takma kirpikleri Batılı kime batsa tetanoz eder paslı kama
maazallah onlarla göz öze gelsen –aman yapma-
bir anda olursun doğuştan ama

okunacak onca kitap var öldürülecek onca adam
karar veremedim hangisinden başlasam
kibrin gökdeleninden atacağım kendimi aşağıya 
sırt üstü gelirsem yazı (yani kitap)
yüz üstü gelirsem tura
son derece sağlamım sakatlanırım sanma

yine de ilkbaharla birlikte içime ferahlık geldi
öte dünyada Tanrı sıcak karşılayacaktır zalimleri
boş yere yakmıyor ya asırlardır cehennemi

Zafer Acar



18 Mart 2016 Cuma

İTAAT Mİ, LİYAKAT Mİ?

                 
haşhaşiler ile ilgili görsel sonucuKavmiyetçilik, ırkçılık (racism) insanlığın başına ne belalar açmış, en son II. Dünya Savaşında 40 milyon insanın ölümüne neden olmuştur. Osmanlı’nın son dönem materyalist-Darwinci aydınlarından Abdullah Cevdet gibi bazı isimler ise devletin bitmek bilmez yenilgileri nedeniyle kendi ırklarını reddedip “Türk ırkının ıslahı için Batı’dan damızlık erkek getirmek gerektiği” fikrini ortaya atmıştı. Kendi ırkına tapınmakla (ifrat), kendi ırkını aşağılamak (tefrit) aynı kapıya çıkar.
Dört halife devri, bilhassa Hz. Osman’ın şehadeti ve ardından yaşanan Cemel Vakası (656) ve Sıffin Savaşı (657) fitneyi tetiklemiş, Emeviler döneminde yaşanan Kerbela faciası (680) ise daha bir beslemiştir. Şiilik ve Sünnilik gibi siyasi oluşumlar, kanlı savaşlara neden olacak, süreğinde mezhepler devri başlayacaktır. Tek din İslam’ın mezheplere ihtiyacı var mıydı? Bu soru yüz yıllardır tartışılıyor.
Hz. Hasan’ın zehirlenerek öldürülmesi ve peygamberimizin ehl-i beytinin Kerbela’da katledilmesindeki kinin zehirli kökleri aslında Bedir Savaşında (624) Hint’in babası Utbe, kardeşi Velîd ve amcası Şeybe'nin ölümüne dek uzanır. Muaviye Hint’in oğlu, Yezit ise torunuydu. Bedevi Arap kavmiyetçiliği İslam’a telafisi olmayan darbeler vurmuştur. Bizler de hâlâ bu meseleleri ister istemez bi-taraf olarak değil, bir taraf olarak konuşuyoruz. İman bunu gerektiriyor nihayetinde; tarih, içimizde dipdiri yaşıyor, almak isteyene dersler veriyor. Ancak insanoğlu cahildir.
Eskinin aileleri, zamanla kavim oldu, derken şehre dönüştü. İşte şehircilik de ırkçılıkla eşanlamlıdır. Fırkalara ayrılmamamız için Kur’an ve sünnet bizlere uyarılarda bulunmuştu aslında, üstünlüğün ve alçaklığın ölçütleri tartışmasız ilahi kayakta sunulmuştu: “Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına kaktık. Ancak iman edip yararlı işler yapan kimseler başka; onlar için kesilmez bir mükafat vardır.” (Tin, 4-6).
Hanedanlar geldi geçti, krallıklar devri büyük ölçüde kapandı, var olanlar da sembolik. Son yüz yılda demokrasi keşfedildi. Lakin üçüncü dünya ülkeleri, hâlâ saltanat zihniyetinden kurtulabilmiş değil çünkü devletlerin de bir bilinçaltı, refleksleri var. Türkiye Cumhuriyeti ile güya saltanat devri kapandı, güya diyorum çünkü 1950’lere kadar aynı ideolojinin çocukları yönetti ülkeyi. Adnan Menderes ise tam anlamıyla bu ideolojinin sulbünden kurtulabilmiş değil. Nitekim o da CHP menşeli bir siyasetçidir. Mustafa Kemal’in çocuğu yoktu, olsa devletin başına geçer miydi, bilemiyorum. Gerçek dışı akıl yürütmelere gerek yok ancak İsmet İnönü’nün ardından oğlu Erdal İnönü’nün siyasete soyunması aslında saltanat zihniyetinin dışavurumudur. Adnan Menderes’in oğlu Aydın Menderes’in politikaya girmesi, Turgut Özal’ın oğlunun milletvekili olması da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bu, sadece bizim ülkemizin sorunu değil. Özgürlükler ülkesi, demokrasinin beşiği olarak dillendirilen Amerika’da da Baba Bush-Oğul Bush dönemleri yaşandı. Bill Clinton’ın eşi Hillary Clinton da bugünlerde başkanlık yarışında. Kimseyi kınıyor değilim, sadece bir gerçekliği dile getiriyorum. Hepsini ve bilhassa saltanatı mikro boyutta bir aile ırkçılığı olarak görmek lazım.
Ülkemizin içinde bulunduğu şu kaotik dönemi, Büyük Selçuklu Devletine benzetiyorum, ne yazık ki onun kadar güçlü değiliz. Büyük Selçuklular; Doğuda Moğol, Batıda Haçlı, içerde ise otonom devlet kuran Haşhaşilerle (Hasan Sabbah ve bağlıları) mücadele etmek zorunda kalmıştı. Alparslan ve Melikşah dönemlerinin büyük veziri Nizamü'l-Mülk, Haşhaşiler tarafından tehdit edilmiş, suikasten kurtulmak için önemli mevkilere çocuklarını getirmiş, bu nedenle de halkın eleştirisine maruz kalmış, fakat aldığı onca önleme rağmen bence hiç de hak etmediği şekilde öldürülmüştü, her halükarda ve dönemde terör eylemlerini kınamak durumundayız. Haşhaşiler de aklına nereden geldi diye soracağınızı biliyorum, gelmeyecek gibi değil ki, ha Paralel ha Haşhaşi denip duruluyor. Acaba diyorum, Tayyip Bey’in aile çevresini siyasete çekmesinin ardında bir güven sorunu yaşaması mı yatıyor. Bu soru sorulmalı bence. Böyle bir şey varsa memleketin hali içler acısı demektir. Ancak ailenin devlet yönetiminde söz sahibi olmaya başlaması; toplum ve dahası İslam camia tarafından içten içe eleştirilmekte, bir yozlaşma göstergesi olarak yorumlanmaktadır. Korku ve tedirginlik, cesaretiyle kitlelerin desteğini toplayan Tayyip Bey’i acaba ailesine mi hapsetti? Son üç beş yıldır liyakatten çok itaat, esas oldu hükümette. Tayyip Bey’in şoförü; köşe yazarı, spor kulübü başkanı ve milletvekili olabildi. Trabzonlu olması da bir ayrıcalıktı tabii. Biz Müslümanlar, Kur’an aydınlığında yetiştik: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Tevbe, 23). Veda Hutbesindeki şu bölüm de bu ayet ışığında dile getirilmiştir: “Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır.” Dini bir lisanla konuşmaya gayret ediyorum, malum yöneticilerimizin çoğu muhafazakâr, belki ayet ve hadisler karşısında ikna olurlar diye düşünüyorum.
Öte yandan hükümet, Doğu’daki olayların ardından –Batı’yla bir soğuk savaş halinde- bürokraside gitgide Karadeniz’e sıkışır oldu. Hele de üst düzey makamlarda, Karadeniz dışında bir bölgeden bürokratla karşılaşmak zorlaştı. Allah’tan her şehirden milletvekili seçiliyor, yoksa AK Parti milletvekillerinin yüzde doksanının Karadeniz’den seçilmesi işten bile değildi. Muhtemelen Rizeliler de komple bakan olurdu. Çünkü adeta Rize’de doğmak, doğuştan Harvard mezunu olmak anlamına geliyor. Son günlerde değişip duran bürokratik kadrolar bana bunları söyletiyor. Doğu’daki savaştan sonra Siirtli olmanın bile hükmü kalmadı. Müslümanlık ise sadece seçim döneminde önemli. Şimdi korkuyorum, sosyetik kadınlar çocuklarını Tayyip Bey’in memleketi Rize’de doğurma kuyruğuna girecek. Hani eskiden Amerika’ya gidiyorlardı ya. Yerlileşmek adına iyi, çok iyi olur aslında. Şaka bir yana, hükümet bürokratik atamalarda bütün Türkiye’yi yeniden kucaklamak zorunda, aksi halde dedikodular fitneyi daha bir alevlendirecektir, çünkü köklere derken hükümet yolunu şaşırıp da genlere mi dönüyor acaba diye soruluyor, duyuyorum.
Merkezi otorite oldukça zayıflamış durumda, hükümet içerisinde feodalite hakim görünüyor, Bakanlıklar, belediyeler, genel müdürlükler bağımsızlıklarını ilan etmiş gibiler. Kimse kimsenin lafını dinlemiyor. Tayyip Bey ne yapsın, tek başına, etrafında ise ailesi dışında samimi kimse kalmadı gibi.
Aslında konsere gidecektim, bu yazı içime bomba gibi düşünce gidemedim. Olsun, başka zaman giderim.


Zafer Acar