30 Ağustos 2015 Pazar

“BİR GENÇLİK POLİTİKAMIZ VAR MI?”


“Bir gençlik politikamız var mı” sorusunu ve takiben “Yok” cevabını, daha ziyade gençler etrafında şekillenen Gezi Olayları sonrasında, özellikle de İslamcı/muhafazakâr çevrelerde sıkça işitir olduk. Sebebi açık: Müslümanlar on yılı aşkın süre iktidarda kalmış ancak eğitime ve kültüre gereken önemi vermediğinden gençlerin desteğini yeterince sağlayamamıştı. Bu bağlamda söz konusu soru, ülkemizin ve AK Parti iktidarının da genel resmini verir ve üzerine uzun uzun konuşma duygusu uyandırır nitelikte; ancak bunun bazı tuzaklar barındırdığını da belirtmek gerek. Bir defa, gençleri dikkate almayan bir oluşum asla başarı sağlayamaz; ancak sadece gençlerle iş yürütmeye çalışanlar da ciddi bir sonuç elde edemez. Dolayısıyla kadın, erkek, genç, yaşlı değil bir bütün olarak “insan” merkeze alınmalıdır. “Gençlere gereken önemi vermiyoruz” dediğimizde, “İnsana gereken önemi vermiyoruz”, demiş de oluruz. İkinci olarak, politika gibi kirli bir kelime gençlik gibi temizliği ifade eden bir kavramla kanaatimce yan yana getirilmemeli. Çünkü politika denildiğinde akla rant, yolsuzluk, yalan vs. gelir; kirli ilişkiler yürütenlere “Politika yapma” deriz mesela. Yani gençliği politika malzemesi yapmayalım derim. Öte yandan, politika ile siyaset kelimelerini Ali Şeriati’nin karşılaştırması ve politikaya karşılık siyaseti överek öne çıkarması, bugün için de değerli ve fikir vericidir. Gençlik politikası demeyelim de siyaseti mi diyelim? Üzerinde düşünelim derim.
                Bu girişten sonra sadede gelelim. Evet, bütün iktidarların, devletlerin, sistemlerin gençlikle ilgili bir stratejisi, bir hedefler listesi vardır. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin de vardı, 12 Eylül Darbe hükümetinin de vardı; AK Parti hükümetinin de vardı, var. İlki Batı’ya entegre, seküler, Osmanlı’yla bağlarını koparmış, ikincisi ise ilkinin devamcısı olan bir gençlik yaratmanın peşindeydi. AK Parti’nin bu meseleye yaklaşımı ise dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’ın “Dindar gençlik yetiştireceğiz” sözlerinde tecessüm ediyor. Eğitimde yapılan düzenlemeler, İmam Hatipler bağlamında yapılan iyileştirmeler hep bu düzlemde değerlendirilmeli. Tartışılması gereken şu: Gençlikle ilgili yapılan bu çalışmalar temellendirilerek, donanımlı kişilerin ellerine teslim edilerek mi yapıldı; yoksa iyi niyetli de olsa ölü mü doğdu? Hedefi, şahsiyetli nesiller yetiştirmek, biçiminde koymak daha doğru olmaz mıydı? Şahsiyetin varacağı yer nihayetinde bir inanç sistemi olacaktır. Sonuç olarak, metnin girişinde ifade ettiğim cümleye evet biçiminde cevap vermek durumunda kalıyorum. Evet, maalesef, bir gençlik politikamız var!
                AK Parti hükümetinin olsun, diğer İslami eğilimli yapıların olsun gençlikle ilgili bazı iyi niyetli çalışmalarının olduğunu gözlemlemek mümkün. Ancak küresel çapta öyle büyük kuruluşlar, para babaları, medya devleri var ki sizin çabalarınızın bir anlam ifade edebilmesi çok zor. Gençlerin vaktini geçirdiği araçlara bakalım: Cep telefonu, tablet, sosyal medya hesapları… Yiyecek-içecekler koka kola, hamburger, mısır cipsi vs. Hayatımız, paradan başka hiçbir derdi olmayan küresel güçlerin istilası altındayken; biz kendi insanımıza başkalarının icatlarıyla seslenmekten başka yol bulamıyorken nasıl onun üzerinde bir etki unsuru oluşturabileceğiz? Bunun cevabı, güçlü olmakta, ekonomik, siyasi, kültürel anlamda yetkin olabilmekte saklı. Türkiye güçlü bir devlet olamadıkça, gençlerini kendi siyasetiyle yönlendiremeyecek; eli mahkûm bir şekilde küresel güçlerin politikalarına teslim edecektir.   
                Yine de yukarıda söylediklerim, bir bahane değil. Gençler yani insanlarla ilgili yeterince fikir üretildiği, ıslah edici çalışmalar yapıldığını söyleyemeyiz. Nitelikli, entelektüel olarak donanımlı, şahsiyet sahibi idarecilerle var olan noktadan çok daha iyi bir seviyeye gelebiliriz. Ancak bu hususta bazı devrimci çıkışlara ihtiyacımız var. Kendi payıma, ilkokul öğrencisinin okuma-yazmadan ziyade toplumsal kuralları öğrenmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Okuma yazma, dört işlem gibi disiplinler bir insana 15 yaşında da kazandırılabilir ancak nezaket, dürüstlük asla kazandırılamaz. Ne olur yani, radikal bir karar alınsa ve 4+4+4 ün ilk kısmı kitabı değil hayatı okutmak üzerine inşa edilse. Kaldı ki ıslah edilmemiş bir bireye hizmet etmek; ona ve topluma yapılan büyük bir kötülükten başka bir şey değildir. Ahlaklı olmayı öğretmediğin çocuk, senin belki iyi niyetle belki de günü kurtarma derdiyle hediye ettiğin bilgisayarla, ahlak dışı işler yapacaktır. Dürüstlük için bir gününü ayırmadan aylarını vererek öğrettiğin okuma yazma, ona dolandırıcılık yapma fırsatını sunacaktır.
                Var olan eğitim sistemi içerisinde nitelikli biri olarak yetişmek, tesadüflere kalıyor. Gençler, önemli bir kısmı kopya çeke çeke üniversiteyi bitirmiş ve üniversite diplomasından başka da bir özellik kazanamamış öğretmenlerin insafına bırakılıyor. Popüler şarkı sözü yazarlarını edebiyatın zirvesinde konumlandıran bir edebiyat öğretmeni öğrencilerine ne verebilir? Bugünü takip etmekten aciz bir tarih öğretmeni, tarihi ne kadar doğru algılayıp aktarabilir? Bu nedenle sisteme düşen, ilk önce öğretmen yetiştirmek olmalıdır. Ama artık şunu kabul etmek lazım, nesil yetiştirmekten bahsediyoruz. Bu öyle bugünden yarına olabilecek bir iş değil. Şu günlerde 3. Köprü bitmek üzere, istenirse önümüzdeki yılın başlarına 4. Köprü de yapılmış olur. İşte bunlar birer politikadır. Ancak nesil yetiştirmek on yılları kapsayacak türden bir iştir. İmam hatiplere yatırım yapmakla, kuran kurslarını çoğaltmakla üç beş ay içinde kotarılacak bir iş değildir. Zaman ayırmak gerekir. Bugün gençlik için atağa geçtik diyelim, şu an öğretim vermekte olan son öğretmen emekli olana, hayır onun öğretiminden geçmiş son öğrenci emekli olana dek bu süreç devam edecektir. Bu da neredeyse bir insan ömründen biraz fazlasına tekabül eder. Bu zor yolda gerekli sabrı gösterebilecek miyiz?


Aykut Nasip Kelebek

26 Ağustos 2015 Çarşamba

ADALET SARAYI

Cesurların cesetleri üzerine kurulur dünya
miras kalır korkaklara
I. Harp dedemi II. Harp babamı elimden aldı
mülksüzüm oğlum İsa hiç doğmadı

aklımın Irak kadar karanlık köşesine
gömdüm kardeşimin kanlı cesedini
herkesin para olmuşken dini
mezhep savaşlarına inanmamı bekleme

ev derdim yok çok şükür
başımın üzerinde gök kubbe var
kıyafet dediğin ilahi sansür
yırtılan üstümü karanlık yamar

tencerede taş var kaynamaya hazır
ancak ateş yok tütmüyor ocak
karnımın açlığı geçer yesem ıvır zıvır
zaten gözümü toprak doyuracak

misafir bile değilim buralarda
kalıcı olduğum sanılmasın diye
mindere kıvrılıp da
uyumadım kış geceleri bile

avukat olmadığım halde savaştım hak için
artık hazırım harcı karın etimden
çalışan terler kanımı kana kana için 
ama çalmayın adalet sarayı yapın iskeletimden

vasiyetimi duyan bir hırsız belediye reisi
gözleri hırsla parlayarak para para dedi
sonra ekledi değiştirmem asla dinimi
çalışmanın içinde bir ayet gibi vardır çal emri



Zafer Acar
Şairin "Zafer Divanı"ndan.



5 Ağustos 2015 Çarşamba

İBB’YE SORULUR: FOTOĞRAF MI, RESİM Mİ?


İstanbul Büyükşehir Belediyesi Gençlik Meclisi, diye bir şey varmış, hatta kültürel faaliyetlere de başlamış, çok sevindim gerçekten. Bu sayede biz gariban şair ve yazarların yükü biraz hafifler diye ümit ediyorum demek üzereydim ki, zihnimden dilime doğru sarkan bu cümle boğazıma takılıverdi. Doğmadan ölen bu cümle adına üzgünüm. Neden: İBB Gençlik Meclisi, 4 Levent metro durağında bir resim sergisi açmış, aaa ne hoş yapmışlar diye içimden geçirdim ve şunları da söyledim: Demek ihale kovalayan, kısa yoldan köşeyi dönmek ve makam sahibi olmak isteyen, kültürel açıdan hiçbir şeyden anlamayan ama anlıyormuş gibi yapan AK Parti gençliği artık silkinip kendine gelmeye karar vermiş, sanatın da önemini anlamış, ne iyi. Ağız tadıyla gezeyim hele şu resim sergisini, ruhum daha bir yücelsin dedim, evet dedim, ama boğazıma takılan cümle yetmezmiş gibi bir de bahtsız ağzımın tadı kaçtı. Karşımda resim değil, her ortamda görebileceğimiz eski İstanbul fotoğrafları sergisi vardı. Muhtemelen partinin yücelerinden emir gelmiştir, gençlerimiz sanat alanında da kendini göstersin diye. Bu sergi onun için açılmıştır. Fotoğraf karelerinden çok, yaşadığım bu trajik tablo asılı kalacak ölene dek hafızamda.
            Fotoğraf ile resim arasındaki farkı bir ilkokul talebesi bile bilir. İslami camianın gençliğine yazık ediliyor, yazık. Sanatsal ve kültürel donanımdan yoksun bir gençlik ne işe yarar, büyük şehirde tutunamaz, üçüncü sınıf insan muamelesi görür. Hâlbuki İslam, geri kalmayı değil, her alanda Müslüman’ın yükselip yücelmesini telkin eder bize.
            Şu Gezi Olayları yok mu, bazı yönlerden hayrımıza oldu aslında: Gençliğin ve sanatın gücü anlaşıldı. AK Parti bu konudaki eksiklerini fark etti, ama kısa vadede de gideremeyeceğini bilmeli. En baştan dibe doğru bir tasfiye yapmalı, mesela estetik görgüden yoksun, odun bakanlardan, milletvekillerinden, bürokratlardan kurtulmakla işe başlamalı, gençlere rol modeller sunmalı.
AK Partinin kültür ve sanattaki durumunu atasözümüzle özetleyelim: “Deveye sormuşlar boynun neden eğri? Nerem doğru ki demiş.”     
             

            Zafer Acar

14 Haziran 2015 Pazar

ÖLÜME CHEESE DEMEK


En hijyenik yanımdır hüzün
mikroplu ellerinizle kirletmeyin onu
onulmaz yaralarınıza sürün

bırakın içime akan gözyaşlarımla yıkansın ruhum
ölümün köpürttüğü hüzün sabunu
kimin gözüne kaçsa hüngür hüngür ağlatır 
acın büyük ağırsa yükün
elini aç duaları yardıma çağır

bu aralar yaşam kadar çirkinim
manşet yapacaksanız mağlup yüzümün değil
Muzaffer hüznümün fotoğrafını çekin

dünyadan ayrıldın ama kanka
hasretinden cehennem gibi yanan cennet kavuştu sana


Zafer Acar

13 Haziran 2015 Cumartesi

İBRAHİM'İN DAVETİNE İCABET: UMRE (SON)


Dördüncü Gün

Evet, ihrama girdik, otobüsle Mekke’ye gidiyoruz. İhrama girmek, abdestli olmak, oruç tutmak gibi birtakım yasaklar içeren bir durum; saç ve tırnak kesmek, iç çamaşırı giymek yasak mesela… Hal ve hareketlerinize çekidüzen veriyor, haccın kutsal dairesine girmiş oluyorsunuz… Bu bilinçle baktığımda, sigara içen, türlü lakayt hareketlerde bulunan umreciler rahatsızlık yarattı bende.
            Medine ile Mekke arası yedi saat sürdü. Gayet lüks otobüsle bu kadar süren ve yoran yol, kim bilir Peygamber ve sahabeyi ne kadar bitkin düşürmüştü? Sadece bu yolculukta değil bütün umre boyunca türlü karşılaştırmalarda bulundum. Sürekli bin dört yüz evveline gitmedim, bazen yakın zaman da ibretlik kıyaslama imkânları sundu bana. Bizler İstanbul Medine arasını üç saate düşüren uçakları beğenmiyorduk, dört yıldızlı otelleri, klimalı odaları, her türlü yemeğin bulunduğu restoranları beğenmiyorduk; acaba bundan sadece yirmi yıl öncesinin hacıları ibadetlerini ne güç koşullar altında yerine getiriyorlardı? Rehberimizin anlattıkları göz yaşartıcı cinstendi. Müşkülpesent hacılarımız adına değil bizim adımıza elbette. Kanaatsiz, sabırsız, tamahkâr insanlar olup çıktık. Dertli gönlüm, rehberimizin otobüste “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” seslenişiyle teskin oluyor, “Allah büyük” diyor. İçten bir Müslüman olan rehber, bu kadim hac ifadesinden sonra çocukluğumdan beri aşkla katıldığım birkaç ilahiyi okumaya başlıyor. İlkin daha ziyade bayram namazlarında okuduğumuz “Allahü Ekber Allahü Ekber La İlahe İllallah”... Ardından çocukluğumun teravih namazlarını adeta şölene çeviren “Allahümme Salli Ala Seyidina”…
            Mekke’de bizi Zemzem Tower adlı şu kadar metre yüksekliğindeki, şehrin her tarafından görülebilen kuleler karşılıyor. İstanbul’da yaşayan biri olarak gökdelenlerden, büyük alışveriş merkezlerinden çok yakınmıştım ancak hayatımda hiçbir yapı beni bu kadar dehşete düşürmemişti. Osmanlılarca yapılan tarihi Ecyad Kalesi’ni yıkıp yerine bu ucubeyi dikenler, bir de utanmadan Zemzem adını vererek tarihin o en temiz suyunun adını kirletmişlerdi. Hazreti Hacer’in uğruna ağladığı, feryat figan ederek Safa ve Merve tepeleri arasında döndüğü Zemzem bu muydu? İsmail’in susuzluğunu bununla mı gidermişti? Şüphesiz, bu, günümüz insanının, para için her şeyden vazgeçebilecek günümüz insanının gıdasıydı. İki zemzem arasındaki fark, insanlık tarihinin kısa bir özetini verecektir. Maalesef bedenimiz Kâbe’ye dönükse de ruhumuz Zemzem Towerların peşinde. Ne anekdotlar çıkar buradan, masum bir teyzenin, Kâbe zannetmiş olmalı ki, bu çirkin yapılara bakıp gözyaşları içerisinde dua ettiğini gördüm. Mahşerde gerekirse herkesi affederim ama bir Müslüman olarak bu durumu yaratanlardan kesinlikle hesap soracağım.   
           
Beşinci Gün

Dördüncü günle beşinci gün arasına uyku girmedi, otelde yemeğimizi yedikten sonra biraz dinlendik ve doğruca otele beş dakika uzaklıktaki Kâbe’ye yollandık. O bir haftanın her anı heyecan vericiydi ancak Kâbe’ye gidiş hâliyle bambaşkaydı, çünkü umreyi tavaf ve say yapmak suretiyle orada gerçekleştirecektik. İbrahim Peygamber tarafından inşa edilen, Peygamberimizin nice mücadelesine ev sahipliği yapan, putlarla kirletilen ve sonra putlardan temizlenen, daima ilgi odağı olmuş Kâbe’ye gidiyorduk. Pek çok ucubenin dışında güzel yüzlü insanlar ve Mescid-i Haram vardı etrafımızda. Kâbe’yle ne zaman karşılaşacağımı bilmemenin heyecanı vardı içimde, derken Mescid-i Haram’da iki rekât namaz kıldık ve Cuma gecesinin yarattığı muazzam kalabalığın arasında yürümeye çalıştık. Gerek İstanbul gerekse de Medine’de “Kâbe’yi ilk gördüğünde ‘Allah’ım bütün dualarımı kabul et’ de” şeklinde dua yapmam konusunda defalarca şiddetle uyarılmıştım. Açıkçası böyle bir anda, böyle bir duada bulunmak, bana Kur’an’ın özüne uymayacak biçimsel bir âdet gibi gelmişti; bu nedenle uyarıları dikkate almamıştım. Şimdi aynı cümleyi ikazı rehberimiz yapıyordu, bu demekti ki birkaç saniye sonra Kâbe’yi görecektik. Sonunda, Mekke’ye girdiğim andan beri beni sonsuz güçte bir mıknatıs gibi kendine çeken Kâbe’yi gördüm ve dualarımın makbul kılınmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz eyledim. Anladım, sadece o gece değil kendimi bildim bileli beni kendisine çeken meğer Kâbe’ymiş. Hasret bitmiş, düğüm çözülmüştü. Binlerce kardeşimizle birlikte dualarla tavaf ettik. İçinden geldiği gibi değil elindeki kitaba bakarak dua edenleri içimden eleştirdim; çünkü İslam, kulun Allah’a doğrudan seslenmesini emreden, kişinin –maddi tarafını ihmal etmeksizin- manevi cephesini esas alan bir din. Karşımızda, bir harfi yanlış yazdık diye bizi sınıfta bırakan –hâşâ- lise hocası yok. Kendi duamızı kendimiz söyleyecek şuurla yaratmış bizi Rab. Bununla sadece tavafta değil zemzem içip biraz dinlendikten sonra say’da da karşılaştım, Allah bütün ibadetleri makbul eylesin, diyelim.     
            Daha ilk gecemizde dikkatimi bir şey çekti: Bizleri, gayr-i Müslimlerin giremeyeceğini belirten bir uyarıyla karşılayan Haram bölgede, bütün binalar, dükkanlar,  alışveriş merkezleri, konuşmalar, her şey, İngilizcenin boyunduruğu altındaydı. Ne acı bir paradoks, değil mi? Gayr-i Müslimleri –elbette dinin gereği olarak- kabul etmiyorsun ama onların dilleri başının üstünde ağırlıyor, ağırlamak zorunda kalıyorsun. Mescid-i Haram’ın karşısına diktiğin yüzlerce metrelik yapıya onların kelimelerini veriyor, gideceğin yerin adresini onların cümleleriyle soruyorsun: “Where is Kâbe?”, “Oh, so far” Evet, çok çok uzak…
 
Altıncı Gün

İstanbul dönüşünün artık yaklaştığı günler… Arafat Dağı’na gittik, Âdem’le Havva’nın birbirine kavuştuğuna inanılan yer, burada epeyce vakit geçirdik. Buranın tarihsel/mistik değerine pek inanmıyor anlaşılan bizim umrecilerimiz, ki pek çok kayaya kendilerinin ve memleketlerinin isimlerini karalamışlar. İstanbul’da üç yüz yıllık çeşmeleri karaladıklarını gördüklerinde artık şaşırmayacağım. Ellerinde kalem olsa Âdem’le Havva kalp çizip kendi isimlerini yazmazlardı herhalde. Bunu anlattığım deneyimli arkadaşlarım, Hira Mağarasının bile karalamalarla dolu olduğunu söylüyorlardı. Arafat’tan sonra İbrahim’in gökten inen kurbanı kestiği, şeytanı taşladığı bölgeleri gezdik ve Nur Dağı’nın önüne geldik. Maymunlar varmış bu dağda, kendilerine muz ikram etmeyenlerin çantalarını çalıyorlarmış, nitekim rehberimizin eşi böyle bir hırsızlığa (!) maruz kalmış. Rehberimiz dağda hırsızlar var dediğinde ben mecaz yaptığını zannetmiştim, meğer hakikatmiş. Nur Dağı’ndaki Hira Mağarası bilindiği gibi Peygamberimize ilk vahyin indiği yer. Durup dururken inmiyor elbette, Peygamber adeta kendine çekiyor vahyi. Kaynaklarda da detaylı anlatıldığı gibi Peygamber, sıkça bu mağarada inzivaya çekilir, tefekküre dalarmış, Hazreti Hatice de hiç yüksünmeden Peygamberimizin yemeğini getirirmiş. Bir de modern zaman evliliklerindeki ego yüklü tartışmaları, boşanmaya götüren kavgaları düşünelim: yemeği sen yap, elbiseleri sen ütüle, alışverişe sen çık… Âdem ile Havva ve Peygamberimizle Hazreti Hatice’nin evliliklerinden çıkarılacak çok sonuç var aslında. Arafat ve Nur Dağları, bu evliliklerin yüceliği sürekli hatırlansın diye yaratılmışlar sanki. Buluşma yeri anlamına gelen Arafat’ta kendi Havva’mızla buluşabildik mi? Havva orada, hasretten yanmış bir halde bizi bekliyordu aslında; ama biz ona bir bardak su ikram etmektense taşa toprağa adımızı yazmayı tercih ediyorduk. Oysa Âdem ile Havva’nın tarih boyunca anılması, isimlerinin maddeye değil manaya kazınmış olmasındandı.

Yedinci-Sekizinci Gün

Pazar Hudeybiye’ye gittik. Hudeybiye, Peygamber’in Mekkeli müşriklerle Hudeybiye Anlaşması’nı imzaladığı yer. Bu alana Kanuni’nin diktiği mescit, harabeye dönmüş. Hemen yan tarafına Suudlar bir camii dikmişler, maksat aynı: Osmanlıyı unutturmak.
            Pazartesi başlayan yolculuğumuz, bir sonraki pazartesi akşamı uçağımızın hareket etmesiyle son bulmuş oldu. Dönüş yolculuğu boyunca, kulağımda, hava alanındaki sempatik Arap personellerin “Bahşiş, Bahşiş” kelimeleri yankılandı durdu.

 Aykut Nasip Kelebek

    

8 Haziran 2015 Pazartesi

BİR İKTİDAR NASIL GİTTİ


ahmet davutoğlu ile ilgili görsel sonucu
Bu seçim sonuçları, bana her nedense Osmanlı Devleti’nin duraklama ve gerileme dönemini hatırlattı. Ak Parti, çöküşü engelleyebilecek mi? Asıl sorulması gereken soru bu. Kimse hâlâ süper güç benim diyerek kendini kandırmasın. Amerika bile ekonomik krize karşı birtakım önlemler aldı. Önümüzdeki süreçte, Ak Parti’nin atacağı adımlar, varlık ve yokluğu adına önemli.
     Dev, cumhurbaşkanı olunca, meydan cücelere kaldı. Cücelerin ise devden kalan boşluğu doldurması mümkün değildi. Tayyip Erdoğan, bütün başarılarını risklere girmesine ve gözüpekliğine borçluydu. İyi bir eğitimi ve entelektüel birikimi yoktu. Ancak doğuştan gelen bazı lider özellikleri ve siyasetin çekirdeğinden gelmesi, yoksul bir aile içerisinde ve semtte yetişmesi, onu halk adamı yapmaya yetmişti. Dini duyarlılığı, halkın acılarıyla empati kurabilmesi ve samimiyeti, onu diğer parti liderlerinden ayırıyordu. Amerikan veya Fransız okullarından değil de İmam Hatip’ten çıkması, gerektiğinde Kur’an okuması ve dini referanslarla konuşması, halkın din alimlerine gösterdiği türden bir saygı ve muhabbete muhatap olmasını sağladı.
Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olduğunda, partisinin başına, bence kukla görünümündeki birini değil, kendi iç terazisi olan, ipleri cumhurbaşkanına değil Allah’a bağlı, karizmatik birini getirmeliydi. Ahmet Davutoğlu, entelektüel ortamlardaki kürsü konuşmalarında, son derece yetkin; çünkü başkası değil tamamen kendisidir orada. Ancak halka seslendiği meydan kürsülerinde, bir başkası olarak (Tayyip Erdoğan), içten değil dıştan direktiflerle konuşuyordu. Bu, Tayyip Erdoğan’ın baskısından çok Davutoğlu’nun kendini psikolojik olarak baskıda hissetmesiyle ilgilidir; çünkü usta, onu yakından takip etmekte; çırak heyecana kapılmaktadır.
     Davutoğlu’nun konuşmalarından, tutukluk anlarındaki reflekslerinden, bir ilkokul talebesi kadar heyecanlı olduğunu gördük. Öyle Tayyip Erdoğan gibi İslami siyasetin mutfağından gelen biri de değil. Ne Büyük Doğu’da ne Diriliş’te ne Mavera’da ne Edebiyat’ta ne Milli Görüş hareketinde yer almış ne de bu çevrelere yakın durmuş. Yani İslami de olsa Tayyip Erdoğan’ın uzağında, başka bir çevrenin adamı. Doğal olarak Tayyip Erdoğan’ın dilini, üslubunu yakalayamamış ve yüzde ellilik kitlesinin yüzde onunu ikna edememiştir; konuşmasında, nerede sesini yükseltip nerede düşüreceğini bile ayarlayamamıştır. Adeta sağır birinin, düğünde oynarken çalan müziğe ayak uyduramaması gibiydi meydanlardaki konuşması.
     Suçu sadece Davutoğlu’na bindirmek, haksızlık olur elbette. Ak Parti’nin üç dönem uygulaması, bence aleyhine oldu. Dinamizmini yitirmemiş, heyecanı devam eden, olgun, oturaklı, çekirdek kadrodaki kimileri, gerekirse otuz yıl siyaset yapmalıydı. İsmet İnönüler, Demireller, Ecevitler ve daha birçok isim ömürlerinin sonuna dek siyasetin içinde kalmışlardır. Ya da rehavete kapılan Ak Parti teşkilatından değil de İslami camiadan yaptıkları ciddi işlerle isim yapmış, saygınlık kazanmış gençler partiye davet edilmeliydi.
Ak Parti, profesyonelleşti; halk, amatörlüğü her zaman daha çok sevdi. Toplumda bir ağırlığı olan kişiler, kimsenin ayağına gitmez. Siyasetçi, onları keşfetmek zorundadır. Ben, Ak Parti’nin toplumun partisi olduğuna inanmıyorum; Müslüman halkın partisi olduğuna inanıyorum. İslami duyarlılığını kaybetmemiş kesimlerde yüksek oy alıp sekülerleşmiş kesimlerde alamaması, bunun en iyi göstergesidir.
     Gençler diyorum, çünkü meydanları inleten gençlerdir; rejimleri deviren gençlerdir. Keşifler, buluşlar yapan gençlerdir. İhtiyarların çocuk yapmaya bile iktidarı kalmamıştır. Tayyip Erdoğan da gençlik yıllarının meyvelerini hâlâ toplamaktadır. HDP’nin barajı aşıp aşmayacağı düşünülürken yüzde on üç gibi bir başarı elde etmesinin birinci sebebinin, Selahattin Demirtaş ve ekibinin gençliği olduğunu görmemek, körlük olur.
     Ak Parti, milletvekili aday listelerinde de tökezlemiştir. Kulislerde bu durum şiddetli bir şekilde eleştirilmiştir. Eleştirenlerden biri de bendim. Yazdım da. Şaşırdım da. Milletvekili adaylarının halkla buluşmalarında, esnaf ziyaretlerinde, sevgi yürüyüşlerinde görev alan genç arkadaşlardan da bu adayların halkla iletişimlerinin çok sıkıntılı olduğunu, kendilerini ifade edemediklerini öğrendim. Siyaset tüccara değil idealist adamlara bırakılmalı.
     Ak Parti, hep ezilenlerin partisi olduğunu söyledi, buna hepimiz inandık. Ancak üçüncü dönemin sonu yaklaştığında, Yiğit Bulut gibi yanlış adamlarla iş tuttuğu için de partinin prestij kaybettiğini düşünüyorum. Mesela bundan yaklaşık on on beş gün önce, bir televizyon konuşmasında Yiğit Bulut’un “İki silahım, yüzlerce mermim var, beni çiğnemeden bu ülkenin seçilmiş cumhurbaşkanının kılına dokunamazsınız” diyerek halkı adeta tehdit etmişti, ezileni ezene dönüştürmüştü adete. Bu lafları, ancak faşist bir düzenin adamları edebilir. Ak Parti, bu değildir. Dalkavukluğun ölçüsü olmadığı için, aşırı övülen kişiye zarar verdiği de bilinmeli. Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti ordusunun başkomutanıdır, milyonlarca seveni bulunmaktadır. Sorarlar adama, “sana mı kaldı cumhurbaşkanını korumak, Yiğit Bulut?” Kesinlikle samimi de görünmüyor. Tayyip Erdoğan’ın ve Ak Parti’nin diğer kurmaylarının bu tip adamlardan kurtulmaları gerektiği, önemle vurgulanır.
     Son olarak şunu da belirtmeliyim, seçim çalışmalarında, Ak Parti, bir yaşlı adam gibi sürekli neleri yaptığını anlattı, hâlbuki yaptıkları değil bir genç gibi yapacaklarını anlatmalıydı. Halk,  “demek ki sen yapman gerekenleri yaptın, şimdi yenilere bakalım,” kafasını yaşıyor.
     Umarız, gelecek günlerimiz aydınlık olur.

     Zafer Acar

7 Haziran 2015 Pazar

*KARINCA KARARINCA


Abdest üstüne abdest aldım
namaz kıldım bol bol
orucumu tam tuttum bu ramazanda da
nurlandım

doymak bilmez gözlerimi
çıkarıp koydum yiyecek dolu buzdolabına
Amerika gibi aç bıraksam
yıldırıma dönüşerek çarpardı nurum beni

“gözüm kaldı” deyimini
bilgisayarımın geri dönüşüm kutusuna attım
silmedim yeniden kullanmak isteyebilirim diye
şeytan çat kapı girer insandan içeriye

sağ elinle verdiğini gizleyeceksin sol elinden
sevgili okurum aramızda kalsın lütfen
dağıtacağım nurumu hayrıma
elektrik faturasını ödeyemeyen fakir fukaraya

doğal gaz ise uluslar arası bir mesele
devlet büyüklerimiz bulsun ona da çare


Zafer Acar

*Şairin "Zafer Divanı"ndan.