22 Kasım 2015 Pazar

YENİ TÜRKİYE’NİN ÖNERİSİDİR. STOP. “AKP” ARTIK “ALP” OLMALI ve AMBLEMİ DEĞİŞMELİ. STOP.


“Gökten zeplinle inmek” diye bir şey yok demeyin, var dostlarım, bilhassa siyasette var, bu arada “zembil” (sepet) göstergesini de yenilemiş olalım. Siyaset, bir adamı üç beş ayda parlatabilir, zor değil, rengarenk görüntülerle, sihirli billboardlarla, facebook ve twitterdan atılan nutuklarla, meydanlarda gövde gösterisi, sokak aralarında fısıltılarla ve üzerine dökülen azıcık zulüm sosuyla bir adam üç beş ayda parlatılabilir, öyle bir parlatılır ki, çamur bile ona cila gibi gelir, karalama kampanyası onun en büyük reklamı olur. Egemenler, parlattıkları bu adamı skandal kasetle birden yerin dibine sokar. O gayrı ahlaki kaset, zaten en başından beri ellerindedir. Bill Clinton’ın Monica Lewinsky ile yaşadığı skandalı unutmak ne mümkün. “MOSSAD, İsrail'in politikalarına karşı çıkan ABD Başkanı Clinton için Monica Lewinsky planını devreye soktu ve o dönemde çok yıpranan Clinton, İsrail'in isteklerine boyun eğmek zorunda kaldı” gibi yorumlar yapıldı. ABD tarihinin en başarılı başkanı olarak gösterilen Bill Clinton, dünyada da çok sevilen bir liderdi, fakat Beyaz Saray'daki 2. döneminde İsrail'in çıkarlarına karşı çıkmaya başladı, hatta 1997'de Washington'a ziyarette bulunan dönemin İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu'ya, “işgal ettiğiniz Filistin topraklarını hemen terk edin. Siz kendinizi süper güç olarak tanımlıyorsunuz. Süper güç siz değil biziz” dedi. İsrail bu, durur mu, gizli planı devreye soktu. MOSSAD, 1995'te Yahudi ailenin çocuğu olan Monica Lewinsky'yi, Beyaz Saray'a stajyer olarak göndermeyi başardı, sonra olanlar oldu. Erdoğan’ın Davos’taki “one minute” çıkışından bir süre sonra 17 ve 25 Aralık operasyonlarının yapılması, kaset skandalları, ister istemez gizli ve güçlü bir el olarak İsrail’i akla getirmişti. Yahudi iş adamlarının gücü hiçbir zaman küçümsenmemeli. Öte yandan “Ergenekon” meselesi sislerinden kurtulmuş değil. Evet, dünya devletlerinin çoğu, son yüzyıldır bu şekilde yönetiliyor. Eğer bir lideri halkın gözünden düşürecek doneleri yoksa, egemen güç, mümkünse darbeye yoksa suikasta baş vurur. Adnan Menderes darbeye, Kennedy ise suikasta örnek verilecek iki isim. Turgut Özal’ın ölümünün sonunda, hâlâ bir soru işareti bulunmakta.
Recep Tayyip Erdoğan, gökten zeplin ile inmedi, hudayinabitti, halkın ve İslami oluşumların içerisinden geldi, Necmettin Erbakan’ın dizi dibinde büyüdü. Birçok kalkışmaya rağmen Ak Parti 7 Haziran’da yüzde 41’e düşse de devrilmedi. 1 Kasım seçimleri sonrasında muhalifleri pes etmiş gibi görünüyor, bu sinsi görüntü yanıltıcıdır bence, dinleniyorlar, her an yeni ve tehlikeli bir planla ortaya çıkabilirler. Bu durum kaçınılmaz mı? Kesinlikle kaçınılmaz. Öyleyse bu durumda Ak Parti ne yapmalı? Her alanda Adalet ve Liyakat Partisine dönüşmeli. Böyle olursa kalkınma zaten kendiliğinden gelecek, bütün yanlışlar sıfırlanacaktır. Liyakat sınavı şöyle olmalı: Kişiden Ak Parti çıkarılıp alındığında geriye bir şey kalmıyorsa vazgeçilmeli, bir karakter kalıyorsa onla yola devam. Böylece paralel sızmalardan da belli orandan kurtulunur. İnanın, bu sınav yapılsa kadro sıkıntısı yaşar parti, belki de bundan çekiniyor. Aksi takdirde, Gezi olaylarının, 17-25 Aralık skandallarının benzerini yaşamaktan kurtulamayacaktır.  
 Bürokratlar, Ak Parti’den evvel bir isim-imza-karakter sahibiyse hata yapmaktan o derece çekinir, çünkü öncelikli olarak kirlenecek kendileridir. Büyükelçilik görevinde bulunan Yahya Kemal ya da Kırgız romancı Cengiz Aytmatov isimlerine zarar verecek yanlış bir işe girişirler mi? İşte kişi, partinin kendisine verdiği unvandan başka bir titre sahip değilse kirlenip kirlenmemeyi önemsemeyecektir, parti zayıfladığı an içlerindeki pisliği dışarı çıkaracaklardır. Bu tiplerin dört-beş aylık “yüzde 41’lik süreçte yaptığımız kârdır” mantalitesiyle zayıflayan otoriteden faydalanarak hareket ettiğini, “Tayyip Erdoğan gelse hayır dediysem evet demem, dava benim için önemli değil” gibi sloganlarla elinde Ak Parti bayrağı, isminin önünde belediye başkan yardımcısı unvanıyla orada burada fink attığını, cumhurbaşkanımıza hakaret eden Gezicileri belediyeye konuşlandırdığını, ötesini söyleyemeyeceğimiz daha nice şeyler yaptıklarını bilmekteyiz. Şahit: Eyüp Belediyesinde kültür bölümünde fazlasıyla nitelikli faaliyetlerin altına imza attığı için işten atılan değerli şair-yazar, Cahit Zarifoğlu’nun yanında “Mavera” dergisinde yetişmiş Seyfettin Ünlü. Bu süreçte, liyakat sahibi dava adamı dostumuz işten çıkarıldı, camiamızın en saygın öykücüsü Rasim Özdenören’in Seyfettin Ünlü hususundaki yanlışlığın düzeltilmesi için belediye başkanına yazdığı akıl dolu nazik mektubu bile sorunu çözmeye yetmedi. Biz de elimizden geldiğince susmadık, bunun nedenini bir grup arkadaşla kültürden sorumlu belediye başkan yardımcısından öğrenmek istediğimizde, bu benim bileceğim iştir, burası benim çiftliğim-çöplüğümdür, kimseye hesap verecek değilim diyerek koltuktan kaynaklanan kibrini gözler önüne serdi. Bu küçük adam, bizi cezalandırmak istercesine belediye tarafından ilan edilmiş olan “Diriliş Dergisi: Sezai Karakoç” başlıklı ben ve Aykut Nasip Kelebek’in birlikte bir gün sonra yapacağımız programın üzerini çizdi. Yani İslam’ın üzerini çizdi. Biz bir Müslüman’a yakışacak tepkimizi verdik, o ise bir Münafık gibi, birkaç gün sonra hakkında saygısızca konuştuğu Tayyip Erdoğan’ın belediyesinden güç alarak kapımıza polis ekibi gönderdi. Kimi emniyet müdürlüklerinin hâlâ paralel zihniyetle yönetildiği söyleniyordu da inanmıyordum. Tabii biz kültür teröristleri yakalandık ve ifade verdik. Kaybettik mi, hayır, her zaman hayır kazanır. Programımızı izlemeye gelenler ise kapıdan döndü. Kültürden sorumlu belediye başkan yardımcısı, sanat ve kültür adına hiçbir işle uğraşmamış ajans sahibi bir mühendismiş. Belediye ile ajansı arasında bir paralel çalışma hattı çekmiş. Belediye ağacında armut piş, ajansta ağzıma düş yani, zengin olmuş, sırtı pekmiş, kimseyi umursamıyormuş artık.
           Bürokraside ayaklar baş olunca, amuda kalkmış bir yapının hareket kabiliyeti elbette ki cambazlıklardan öte geçmez. Kaldı ki Tayyip Erdoğan’ın paralel yapı için söylediği “ne istediler de vermedik” vurgusu, ayakların baş edilmesinin nelere mal olduğunun açık bir göstergesidir. Oysa gerçek düşünür ve Müslüman kültür adamları o dönemde hiçbir şey istemedi, sadece hizmet etmek istedi, buna bile onca yıl paralel yapı tarafından kapılar kapandı. Bugün geldiğimiz noktada o zihniyetin devam ettiğini görmekteyiz, pek bir şey değişmedi yani. Tarih, tarihçilere bırakılmayacak kadar kıymetlidir, sözüne benzer bir ironiyle ifade edersek, kültür de bunca yıldır gerçekten bu davanın çilesini çeken kültür adamlarına bırakılmayacak kadar önemli değilmiş demek ki.
Niçin anlatıyorum bunları, liyakatsizliğe bir prototip olsun diye tabii. Neredeyse her kültür-sanat adamı bu tarz davranışlara maruz kalmıştır. Ak Parti’nin kültür politikası yok, demekten kendimi alamıyorum, çünkü paradokslarla dolu, kültür bakanı bile edebiyat ortamındaki sıradan biri kadar kültürel birikime sahip değil, yazık. Kültürden anlamayan adamlar, niçin kültür adamına değer versin ki. Bunlar unutulacak şeyler değildir elbette, bu yüzden tarafımızdan yazılmakta.
Murat Karayalçın’ın Ankara belediye başkanı olduğu yıllarda kendi çevresinden (sol) 400’ün üzerinde sanat ve kültür adamını danışman sıfatıyla istihdam ettiği basında yer almıştı. Bu adamların Gezi olaylarında aktif rol aldıkları malum, elbette solun Türkiye’deki entelijansya ile işbirliği içerisinde olması gücünü daha bir arttırmakta. Kim bilir belki de bu tarz kültür adamlarına yönelik destekler CHP belediyelerinde devam ediyor. Düşünüyorum da İstanbul’daki Ak Parti belediyelerine kültür ve sanat adamlarımız danışman olarak alınsa ve alınamayanlar da popülerliği önemsemeyip nitelikten ödün vermeden programlar yapsa belediyelerdeki kültürel boşluğun onda biri bile dolmaz. Eeee nedir bu, kültür adamlarımızı öfkelendiren Ak Parti’nin görmezden gelme tavrı, sonuç olarak Gezi olaylarında dilini yutmuş gibi apışıp kalırsın. Bilhassa şair ve yazarlar toplumun ağzındaki dilidir, siyasiler dişi.  
Geçen hafta adı lazım değil bir belediyenin sergi açılışına davet edilmiştim, bugün katıldım. Ak Parti kurucularından, dünyayı gezmiş görmüş zengin bir bürokratla sohbet etme şansı buldum. Ak Parti’nin kültürü boşladığını, ekonominin her şey olmadığını filan söyledi, benim şair olduğumu öğrenince Mehmet Akif’i çok sevdiğini herkese duyurmak için nutuk atarcasına bağırdı. Sonra Akif’in Fransa’daki din dışı yaşantısını mühimsemediğini, hayatının sonunda neler yaptığının, özellikle de İstiklâl Marşı yazmasının büyüklüğü için tek başına yeterli olduğunu vurguladı. Şaşırdım, Mehmet Akif, süfli bir hayat, Fransa’da, gençlik yıllarında… gibi şeyler kafamdan geçti. Anladım ki, bu beyefendi Mehmet Akif ile Necip Fazıl’ı öyle bir içselleştirmişti ki (!) ayırt edememişti. Sezai Karakoç, dedim, ah dedi, “Mihriban”ı her dinlediğimde gözlerim yaşarır. Sustum. Eğer siyasileri, iş adamlarını sorsam, soyağaçlarıyla tanıtırdı bana.
Cahil milletvekillerinden, bakanlardan ve belediye başkanlarından bıktık, tiksinir olduk. Ak parti, yeniden yüzde 41’den 49.5’a çıktı, bu şu anlama geliyor: Şımarma ve kendine çeki düzen ver, yoksa bir daha sana şans vermeyiz. “Memleketimizde okumuş adam az,” diyorsa, bari kültür alanındaki bürokratları okumuşlardan seçsin. Cehalet, sadece bizi değil doğal olarak muhalifleri de kışkırtıyor, diğer taraftan ise şuan yazdığım dergiyi de ilgilendirdiği için diyorum, onların mizah dergileri bayram ederken bizimkiler yas tutuyor. İslami camiayı temsil eden kötü bürokratlar yüzünden bizim mizah dergilerimiz ötekilere göre birkaç sıfır geride başlıyor yarışa. Üstelik mizah, iktidara muhalif olduğu zaman gerçek gücüne kavuşur, bu imkândan da yoksunuz. Bari liyakati önemseyip karşı cepheye az koz verelim.         
Yeni Türkiye deniyor ya, ben somut anlamda pek bir yenilik görmedim. Ak Parti amblemi değiştirilerek işe başlanabilir, kimi partilerin amblemlerinde değişikliğe gittiği bilinen bir gerçek. Yeni Türkiye karanlıktan kurtulup hâlâ aydınlığa kavuşamadıysa Ak Parti 13 yılda neyi başardı, diye sorarlar adama. Gün gerçekten doğmalı, halk değişimi hissetmeli. Bence tam da bu noktada ampulün siyah ve kalın kontur çizgisinden kurtulmalı, kısacası camı kaldırılmalı, içindeki geçici telin yerine sonsuz ışığıyla güneş konmalı ve ampul şeklini ise rengarenk güneş ışığı vermeli, o hüzünlü sarı renk nedir öyle. Eskiden ampuldük, şimdi güneşiz izlenimi yaratılsın için ampul şekli siluet olarak varlığını sürdürmeli elbet. Bu minval üzere de yürümeli. Ayrıca Batı adamının buluşu olan ampulü Ak Parti’ye oldubitti yakıştıramadım. Neyse, olan olmuş, demek de istemiyorum. Kendini güneş olarak gören aydın kesim, niçin ampulün etrafına toplansın ki. Bu da bir başka parodi…
Ak Parti’yi, muhalifler değil Ak Parti yıkmalı. Partinin ismi ALP’ye (ALP: Alp’leri de çağrıştırır üstelik. Alpler: Orta Avrupa'da yer alan büyük dağ silsilesi. İsviçre, Kuzey İtalya ve Fransa'nın pek çok bölümünde görülür. Avusturya'nın hemen hemen hepsini kaplar ve Almanya'nın güneyinde önemli yer tutar.) dönüşürse Batı coğrafyası çağrışımı yaptığı için kompleksli muhalifler sıcak bakmaya başlar. AL parti, onlarca yıl vergi altında ezilmiş halkın da hoşuna gider. Halka ver, demeyip de al, demek ne hoş gelir. AL göstergesinin bayrağımızı da çağrıştırması ise işin başka bir güzel yanı. Somut adım atılırsa, soyut adımlar ardından gelir. Yok umursanmazsa fikrimiz, elbet gelecekte İslami camianın yeni partileri olacaktır, reklam ajanslarına onca para vermelerine gerek kalmadan onlara hazır bir isim sunuyorum işte. Partiler, liderler, erler geçicidir; ama dava kalıcı. Genç arkadaşlarım, Ak parti, yaşlandı artık, 50 ve üzeri yaşların partisidir, sizin gençliğinize-delikanınıza ihtiyacı var, basit bir makam için kişiliğinizden ödün vermeyin, duruşunuzu koruyup geri adım atmazsanız gelecek sizin önünüzde eğilecektir. Siyasilere inat, ben de tokat gibi bir nutuk çekmek istedim.   
Konuyu dağıtmadan devam edelim. Ana muhalefet partisi CHP’nin amblemi içler acısı. Barut, yaklaşık bin yıl evvel kullanıldığı halde, CHP okla mücadeleye devam ediyor; tankları ve uçakları nasıl okla vuracaksa. Yabancı bir ülkeyle mücadeleye girişsek CHP bizi ya ölüme ya da esarete sürükler. Neyse, bu CHP’nin derdi, Ak Parti gibi bizim aklımıza da ihtiyacı olduğunu sanmıyorum. Diğer partilere gelince: Devlet Bahçeli, Devlet Bahçeli’yi bile dinlemiyor; Selahattin Demirtaş’ın ise bizi duyamayacak kadar başı kalabalık ve darda, üstelik eş başkanlardan biri, yani yarı yarıya lider.  
Biz kendi camiamıza dönelim, CHP’nin oklarını kendimize çevirelim: Kabuğunu kırıp cam fanusun dışına çıkması için Ak Parti’nin aydınlar ordusuna ihtiyacı olduğu su götürmez bir gerçek. Edebiyat dünyasının içerisinden biri olarak üzülerek gördüm, Ak Parti’den memnun şair ve yazara rastlamadım. Bu dört yılda Ak Parti ölüm kalım savaşı verecektir, kendine çeki düzen vermeli, kültür adamları Azrail’e dönüşmemeli.   
Amblem konusunda ciddiyim, AL parti hususunda ise ironik bir gerçekliği dile getirmek istedim, azıcık mizah yani,  lakin liyakat, bir duyarlılık olarak Ak Parti’nin merkezine yerleşmek zorunda, parti fabrika ayarlarına ancak böyle dönebilir. Stop.
Ya da yar bana bir zeplin. Stop.

Zafer Acar

20 Kasım 2015 Cuma

ZAFER ACAR'DAN "GENÇ ŞAİRE AÇIK MEKTUPLAR"

Zafer Acar, "Zafer Divanı" isimli şiir kitabının hemen ardından, "Genç Şaire Açık Mektuplar" adlı poetika kitabını da yayımladı. Bu önemli eser, önümüzdeki hafta itibariyle kitabevlerinde yerini alacak.

12 Kasım 2015 Perşembe

ZAFER ACAR'IN YENİ KİTABI ÇIKTI: "ZAFER DİVANI"

2000 sonrası edebiyatımıza şiir ve düşünce yazılarıyla nitelik katan
Zafer Acar'ın yeni şiir kitabı çıktı: "Zafer Divanı" Önümüzdeki hafta itibariyle seçkin kitabevlerinde...

9 Ekim 2015 Cuma

KAŞGAR’IN İKİ ATLISI


İnsanlık tarihi, biraz da yol ayrımlarının tarihi değil mi? Sanatta, siyasette, günlük yaşamda yola birlikte çıkanlardan biri zaman içerisinde safını değiştirebiliyor ya da krizler, her iki tarafı da farklı istikametlere yönlendirebiliyor. Edebiyata Diriliş’te başlamış, yıllarca beraber Kaşgar’ı çıkarmış Cevdet Karal ve Ömer Erdem, bu durumun edebiyatımızdaki iki canlı örneği. Kaşgar sonrası Karal’ı daha ziyade İslami kesimin, Erdem’i ise solcuların yayınlarında görür olmuştuk. Gezi gibi toplumsal olaylarda da yine Karal İslami kesimin, Erdem Gezicilerin yanında pozisyonunu belirliyordu. İlginç bir rastlantı, onların ayrılıklarını bir kez daha gözler önüne serdi. Cevdet Karal, Necip Fazıl şiir ödülünü alalı daha bir ay olmadan Ömer Erdem’in Fazıl Hüsnü Dağlarca şiir ödülünü Şükrü Erbaş’la paylaştığı haberi geldi. Hayat, gerçekleri bazen gözümüze gözümüze sokuyor. İtirazım yok, insanlar elbette saf değiştirebilir, çevre/arkadaş değiştirebilir, değiştirebilir oğlu değiştirebilir, bunda bir problem yok. Bu dönüşlerin kısa vadede belki birtakım katkıları da görülebilir, ancak zaman, herhalde asıl ödülü, cepheyi terk etmeyenlere verecektir. Ve vaktiyle Diriliş’in yazı işleri müdürlüğünü üstlenmiş, Cahit Zarifoğlu ödülü almış Ömer Erdem’in, Kemalist bir şair adına verilen bir ödülü bir Marksist ile paylaşması kulağa hiç hoş gelmiyor. Aynı ödülü paylaşmak demek, bu bağlamda maalesef, aynı dünya görüşünü, aynı hayat anlayışını da paylaşmak demektir.
                Cevdet Karal’a gelince: Şair, kendi geçmişiyle çelişmek şöyle dursun, hepimizin geçmiş ve geleceğinde büyük pay sahibi bir üstat adına verilen bu ödülü alarak, ödüle ayrı bir saygınlık katmıştır. Bu ödülün süreklilik kazanmasını, giderek daha da prestijli bir hâl almasını temenni ediyorum. Bu yıl daha ikincisi verildi, başlangıçta bazı hatalara, yanlış tercihlere hazırlıklı olmak lazım. Ama istikrar esastır.  

Aykut Nasip Kelebek


2 Eylül 2015 Çarşamba

ÜZEYİR İLBAK'IN ENTELEKTÜEL BAŞARISI: “MEDENİYET VE KÜLTÜRDE DEĞİŞİM”

Üzeyir İlbak’ın “Medeniyet ve Kültürde Değişim” adlı kitabı İşaret Yayınları’ndan çıktı. Kitapta genel olarak medeniyet, kültür kavramları ve Müslümanlar olarak kendi içimizde yaşadığımız problemlerden bahsediliyor ve kimi konularda çözüm önerilerinde bulunuluyor.
“Medeniyet ve Kültürde Değişim”, geçmişte söylenenlerden ibaret değil, kitapta farklı konularda farklı fikirler var. Yazar, farklı ve güzel bir üsluba sahip, yazarın dili o kadar akıcı ve kıvrak ki insan bir an makale okuduğunu unutup roman, hikaye gibi bir tür okuduğu hissine kapılıyor. İlbak, konulara tek bir açıdan bakmıyor, belirli bir kitleye seslenmiyor; Doğu’dan Batı’ya geniş bir tarama yapıp (bu kaynakçadan anlaşılıyor) geniş bir topluluğa sesleniyor. Geçmişten günümüze kadar gelen ve yeni oluşan sorunlarımızı okurla yer yer coşkulu, yer yer yatıştırıcı, yer yer uyarıcı bir ses tonuyla paylaşıyor.
Üzeyir İlbak, “Müslüman Kimliğin ‘Karışım /Melelez Kimlikler’e Dönüşmesi” başlıklı yazısında içinde bulunduğumuz karışıklığı, düştüğümüz çelişkileri, zihinlerin nasıl bulanık olduğunu ve Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalmışlığımızı çok net ve çok güzel örneklerle açıklamış. Kitapta “gelişim ve kültürel olarak ilerlemenin Doğu kültürüne önem verilerek ve Türkiye’nin aslına uygun olarak Doğu kültürüne dönerek oluşabileceği” söyleniyor.
İlbak, güncel tartışmalara yanıt niteliğinde metinler de ortaya koymuş; son dönemde çok tartışılan Amerika’nın keşfi konusu, bunlardan biri. Yazar, Amerika’nın daha önce Müslümanlar tarafından keşfedildiğini ama dünyaya Kristof Kolomb’un keşfettiğinin duyurulduğunu ve Ameriko Vespucci’nin kıtaya adını verdiğini söylüyor. Bugün hangi kaynağa bakarsak bakalım, hatta okullarımızda okutulan tarih kitaplarında bile Amerika kıtasını ilk kez Kristof Kolomb’un keşfettiğini ama Hindistan zannettiğini, Ameriko Vespucci’nin buranın yeni bir kıta olduğunu anlayıp böylelikle adının verildiğini belirtiyor.     
İlbak “Medeniyet ve Kültürde Dönüşüm” başlıklı kitabını, hiçbir güç merkezinden çekinmeden kaleme almış. Entelektüel açıdan son derece doyurucu ve yetkin bu çalışmayı, medeniyet ve kültür kavramına eğilen, ülkemizin son iki yüz yıllık Batılılaşma macerasındaki sıkıntıları farklı bir pencereden seyretmek isteyenlere gönül rahatlığıyla öneririz.

Turgay Demirel
    

30 Ağustos 2015 Pazar

“BİR GENÇLİK POLİTİKAMIZ VAR MI?”


“Bir gençlik politikamız var mı” sorusunu ve takiben “Yok” cevabını, daha ziyade gençler etrafında şekillenen Gezi Olayları sonrasında, özellikle de İslamcı/muhafazakâr çevrelerde sıkça işitir olduk. Sebebi açık: Müslümanlar on yılı aşkın süre iktidarda kalmış ancak eğitime ve kültüre gereken önemi vermediğinden gençlerin desteğini yeterince sağlayamamıştı. Bu bağlamda söz konusu soru, ülkemizin ve AK Parti iktidarının da genel resmini verir ve üzerine uzun uzun konuşma duygusu uyandırır nitelikte; ancak bunun bazı tuzaklar barındırdığını da belirtmek gerek. Bir defa, gençleri dikkate almayan bir oluşum asla başarı sağlayamaz; ancak sadece gençlerle iş yürütmeye çalışanlar da ciddi bir sonuç elde edemez. Dolayısıyla kadın, erkek, genç, yaşlı değil bir bütün olarak “insan” merkeze alınmalıdır. “Gençlere gereken önemi vermiyoruz” dediğimizde, “İnsana gereken önemi vermiyoruz”, demiş de oluruz. İkinci olarak, politika gibi kirli bir kelime gençlik gibi temizliği ifade eden bir kavramla kanaatimce yan yana getirilmemeli. Çünkü politika denildiğinde akla rant, yolsuzluk, yalan vs. gelir; kirli ilişkiler yürütenlere “Politika yapma” deriz mesela. Yani gençliği politika malzemesi yapmayalım derim. Öte yandan, politika ile siyaset kelimelerini Ali Şeriati’nin karşılaştırması ve politikaya karşılık siyaseti överek öne çıkarması, bugün için de değerli ve fikir vericidir. Gençlik politikası demeyelim de siyaseti mi diyelim? Üzerinde düşünelim derim.
                Bu girişten sonra sadede gelelim. Evet, bütün iktidarların, devletlerin, sistemlerin gençlikle ilgili bir stratejisi, bir hedefler listesi vardır. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin de vardı, 12 Eylül Darbe hükümetinin de vardı; AK Parti hükümetinin de vardı, var. İlki Batı’ya entegre, seküler, Osmanlı’yla bağlarını koparmış, ikincisi ise ilkinin devamcısı olan bir gençlik yaratmanın peşindeydi. AK Parti’nin bu meseleye yaklaşımı ise dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’ın “Dindar gençlik yetiştireceğiz” sözlerinde tecessüm ediyor. Eğitimde yapılan düzenlemeler, İmam Hatipler bağlamında yapılan iyileştirmeler hep bu düzlemde değerlendirilmeli. Tartışılması gereken şu: Gençlikle ilgili yapılan bu çalışmalar temellendirilerek, donanımlı kişilerin ellerine teslim edilerek mi yapıldı; yoksa iyi niyetli de olsa ölü mü doğdu? Hedefi, şahsiyetli nesiller yetiştirmek, biçiminde koymak daha doğru olmaz mıydı? Şahsiyetin varacağı yer nihayetinde bir inanç sistemi olacaktır. Sonuç olarak, metnin girişinde ifade ettiğim cümleye evet biçiminde cevap vermek durumunda kalıyorum. Evet, maalesef, bir gençlik politikamız var!
                AK Parti hükümetinin olsun, diğer İslami eğilimli yapıların olsun gençlikle ilgili bazı iyi niyetli çalışmalarının olduğunu gözlemlemek mümkün. Ancak küresel çapta öyle büyük kuruluşlar, para babaları, medya devleri var ki sizin çabalarınızın bir anlam ifade edebilmesi çok zor. Gençlerin vaktini geçirdiği araçlara bakalım: Cep telefonu, tablet, sosyal medya hesapları… Yiyecek-içecekler koka kola, hamburger, mısır cipsi vs. Hayatımız, paradan başka hiçbir derdi olmayan küresel güçlerin istilası altındayken; biz kendi insanımıza başkalarının icatlarıyla seslenmekten başka yol bulamıyorken nasıl onun üzerinde bir etki unsuru oluşturabileceğiz? Bunun cevabı, güçlü olmakta, ekonomik, siyasi, kültürel anlamda yetkin olabilmekte saklı. Türkiye güçlü bir devlet olamadıkça, gençlerini kendi siyasetiyle yönlendiremeyecek; eli mahkûm bir şekilde küresel güçlerin politikalarına teslim edecektir.   
                Yine de yukarıda söylediklerim, bir bahane değil. Gençler yani insanlarla ilgili yeterince fikir üretildiği, ıslah edici çalışmalar yapıldığını söyleyemeyiz. Nitelikli, entelektüel olarak donanımlı, şahsiyet sahibi idarecilerle var olan noktadan çok daha iyi bir seviyeye gelebiliriz. Ancak bu hususta bazı devrimci çıkışlara ihtiyacımız var. Kendi payıma, ilkokul öğrencisinin okuma-yazmadan ziyade toplumsal kuralları öğrenmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Okuma yazma, dört işlem gibi disiplinler bir insana 15 yaşında da kazandırılabilir ancak nezaket, dürüstlük asla kazandırılamaz. Ne olur yani, radikal bir karar alınsa ve 4+4+4 ün ilk kısmı kitabı değil hayatı okutmak üzerine inşa edilse. Kaldı ki ıslah edilmemiş bir bireye hizmet etmek; ona ve topluma yapılan büyük bir kötülükten başka bir şey değildir. Ahlaklı olmayı öğretmediğin çocuk, senin belki iyi niyetle belki de günü kurtarma derdiyle hediye ettiğin bilgisayarla, ahlak dışı işler yapacaktır. Dürüstlük için bir gününü ayırmadan aylarını vererek öğrettiğin okuma yazma, ona dolandırıcılık yapma fırsatını sunacaktır.
                Var olan eğitim sistemi içerisinde nitelikli biri olarak yetişmek, tesadüflere kalıyor. Gençler, önemli bir kısmı kopya çeke çeke üniversiteyi bitirmiş ve üniversite diplomasından başka da bir özellik kazanamamış öğretmenlerin insafına bırakılıyor. Popüler şarkı sözü yazarlarını edebiyatın zirvesinde konumlandıran bir edebiyat öğretmeni öğrencilerine ne verebilir? Bugünü takip etmekten aciz bir tarih öğretmeni, tarihi ne kadar doğru algılayıp aktarabilir? Bu nedenle sisteme düşen, ilk önce öğretmen yetiştirmek olmalıdır. Ama artık şunu kabul etmek lazım, nesil yetiştirmekten bahsediyoruz. Bu öyle bugünden yarına olabilecek bir iş değil. Şu günlerde 3. Köprü bitmek üzere, istenirse önümüzdeki yılın başlarına 4. Köprü de yapılmış olur. İşte bunlar birer politikadır. Ancak nesil yetiştirmek on yılları kapsayacak türden bir iştir. İmam hatiplere yatırım yapmakla, kuran kurslarını çoğaltmakla üç beş ay içinde kotarılacak bir iş değildir. Zaman ayırmak gerekir. Bugün gençlik için atağa geçtik diyelim, şu an öğretim vermekte olan son öğretmen emekli olana, hayır onun öğretiminden geçmiş son öğrenci emekli olana dek bu süreç devam edecektir. Bu da neredeyse bir insan ömründen biraz fazlasına tekabül eder. Bu zor yolda gerekli sabrı gösterebilecek miyiz?


Aykut Nasip Kelebek