29 Eylül 2014 Pazartesi

BİR REDAKTÖRE CEVABIMDIR


Bilerekten redaktör dedim, musahhih, düzeltmen de diyebilirdim, bu göstergeler arasındaki minik anlam farklılıklarına rağmen demedim; çünkü muhatabım, biraz muhafazakâr, RTÜK kafalı, fazlasıyla da önyargılı, rahatsız olsun istedim.
            Aşkar Dergisi’nin Eylül ayında çıkan Temmuz-Ağustos-Eylül sayısı, yine şahsıma ve kalem arkadaşlarıma hakaret dolu bir karalamaya yer vermiş; yazı diyemiyorum ne yazık ki: “Şiiri Kucaklamak”: Muhsin Mete. Bu adamı tanımam, karalamanın savrukluğundan ve hırçınlığından anladığım kadarıyla bu arkadaş genç ve hatta toy. Bunun bir önemi yok elbette. Muhsin Mete adlı şahıs, Türkiye Dil ve Edebiyat Dergisi bünyesinde hazırladığım şiir yıllığını mezroyla ölçmüş, teraziyle tartmış, somut sonuçlara varmış. Bu, istatistiğin ötesinde bir çalışma gerektiriyor, teşekkür ederiz ona. Yıllıkta mikroskopla arayıp da bulduğu hataların yüzde doksanı, harf düzeyinde; bilmiyor, redakte yapmak, bir un çuvalını çırpmak gibidir, demiştim, metni ne kadar çırparsan çırp, her halükarda ufak da olsa hatalardan arındıramazsın. Hayat da böyle değil midir, en mükemmel varlık insanın da düzeltilmesi gereken yanları yok mudur? Bunları, genç arkadaşımıza hatırlatalım, yıllıkta ifade düzeyinde bir bozukluk bulamamış Muhsin Mete, işte anlatım bozukluklarıyla iç içe yaşayan birçok edebiyat çevresinden bu yönümüzle ayrılıyoruz.  
            600 küsur sayfalık bir yıllık hazırlamanın öyle kolay bir iş olmadığını, minicik bir karalama yazarken hissetmiş olmalı Muhsin Mete, şahsımı, şu eleştirmen yokluğunda yıllıkta fazla eleştiriye yer vermekle suçlamaya kalkıyor. O yazılara büyük bir fedakârlıkla aylarımı harcadığımı hatırlatırım ona. Bundan bir paye umacak kadar da küçük değilim, derdimiz İslam ümmetine, edebiyatına ve düşünce hayatına hizmet etmektir. Peki, sen Muhsin Mete, bana ve arkadaşlarıma hakaret ederek hangi payeyi elde etmek istiyorsun; perde arkasındaki birilerine hizmet ettiğin ortada. Yok Üzeyir İlbak yıllıklardan bahsederken Edebiyat Ortamı’nı görmemişmiş, niçin yıllık hazırlayan değil de ilk sunuşu o yazmışmış, yok biz kimmişiz İsmet Özel’i eleştirecekmişiz, yok Cahit Koytak’ı göğe çıkarmışmışız, yok niçin yıllığa çeviri şiir koymuşmuşuz, boş uğraş olmuşmuş vs. zırvalamalar... Neredeyse bize yıllık çıkarma dersleri veriyor, şu paradoksa bakın ki beni hadsizlikle suçluyor.
            küçük İskender hakkında –Muhsin Mete, küçük İskender’in baş harfini büyük yazacak kadar da şiir dışı biri- Mefistofeles tespitinde bulunup “Çirkeften güç alıyor, lağımdan doğuyor adeta bu şiir” dememe rağmen onu yıllığa almamı eleştiriyor ve yıllığa almakla aynı lağımda gezinmiş olduğumu ileri sürüyor Bay Polemikçi. İlk örneğimiz, başucu kitabımız Kur’an’da Firavun, Nemrut, Ebu Cehil gibi zalimlerden, cehennemin iğrenç yüzünden bahsedilmez mi. Dini eserlerde her tür konu işlenmez mi. Kur’an, Firavun ile Nemrut’a çok yer ayırmış, Ebu Cehil’in adını anmış da Ebu Bekir’inkini anmamış diye yaratıcıya sitemde bulunamayız ya.
            Ha bir de Muhsin Mete'nin bizi karalamak için yazdığı 'aşkar' dergisinin kapağında ise küçük İskender'in büyükbabası Ece Ayhan var, buna ne demeli.
            Yanılıyorsun Bay Polemikçi, bence çok yanılıyorsun.    

Zafer Acar

8 Eylül 2014 Pazartesi

HANÇER GİBİ İNSEN GAZELİ



Terk etti bir sağırı duymak bir körü görmek
gidişini anlatmaya bulamam daha iyi örnek

sanki üstümüze saldı depremi iki kıta gibi ayırdı bizi deniz
bir milyonluk ordusuyla dağları tepeleriyle aramıza girdi devlet 

İstanbulunum ben taşrada da olsan başkentimsin sen
yasa çıkar cezalandır beni yalvarırım sonsuza dek kölen et

desen def olup git giderdim ama tambur olup dönerdim
kalbimsin çekinmeden döv göğsümü var sende bu kudret

bahtımın asık suratından sarkan buzlarını erit
güneşli bir gün gibi sıcacık gülümseyerek 

şairim sevmek asıl benim işim
sen istersen somurt her şeyden nefret et

yakıtı aşk olan bu kağıttan uçağa binsen  
ne çok sevinirdim yüreğime hançer gibi insen


Zafer Acar

5 Eylül 2014 Cuma

FA GAZELİ


Gelmeyişin kara saçların gibi uzarsa
kazıtmayacağım kafamı keseceğim bu defa

bari aklım kalbimden kurtulur huzur bulur  
kör olur öteki gözüm gelmezsen topal derler çolak derler bana  

taş bağlar sırtın kaplumbağa gibi yavaşsan
yosun tutmak üzeresin hızlan canım hızlan

öteki yarımsın benim anla
koma bunu bıçakların yanına

herkes çıktı aşk tatiline biz hapsolmayalım çürümeye
dökelim kurtlarımızı dansöz şarkıcı gibi çık meydana

deme “dikizleniyoruz ah biz aşıklara çok yazık
dünyaya gizli kameralar yerleştirmiş yalnızlık”

biz iki incir yaprağıyız aramızda çıkaramazlar kriz 
çıplakken bile sarılıp birbirimizin ayıbını örteriz

gözüm yok parada pulda sen buldun bu aşk işini bana
bir görünsen ederim bin ayrılıktan istifa

adımı Ali diye değiştirirdim
desen adım Fatma

dağ kalplisin tazı gibi kaçıyor zaman
bırak kalbinde gezineyim tavşan tavşan

yalnız bulmak değil seni aramak da şifa
cefanda bile vardır sonsuz sefa

İbrahimin soyundanım niçin korkayım ateşten
senlen cehennemi bile gül bahçesine çeviririm ben

Zafer Acar

30 Ağustos 2014 Cumartesi

CİCİM GAZELİ



Çocuktum ufacık dünyam vardı
aradığımı buluyordum kelime haznem dardı

seni karma karışık bir kafanın içinde
kaybettim sanki Hindistanda Çinde

soracak olursan unuttum adımı da
bütün varlığımla yokluğunu hatırlayınca

aşk kafiri sevgilim artık kelime-i şehâdet getir
daha ne diretirsin ben-İslama inansana

milyon defa seni silah gibi dayadılar kafama
ölmekten hiç korkmadım can verirsin sen insana

hem onun da hakkı özlemiştir elbet
bencileyin bir bağrı yanık cehennemi cennet 

yaş 37  bilsen kaç kez öldüm cicim
bırak bir defa da senin için öleyim


Zafer Acar

27 Ağustos 2014 Çarşamba

HOROZ DÖVÜŞÜ PROJESİ


Kültür Bakanlığı’nın edebiyat eserlerini destek projesi, daha ilk adımında sendeledi, dedikoduların odağına düştü. Nerden mi biliyorum, çünkü ben de bu projeden dedikodular sayesinde (!) haberdar oldum. Meseleyi anlamak maksadıyla projeyi bakanlık sitesinden inceledim. Oldukça da başarılı buldum. Kültürel desteklerin artması açısından umut verici. Belki de bu proje, Batılı ülkelerde makale boyutunda ciddi metinler üreten yazarlara verildiğini duyduğumuz maaş uygulamasının da kapısını aralayacaktı. Birçok yazardan duymuşumdur: “Bakanlık çalışmalarımızı desteklemiyor.” Desteklediğinde ise niye ona var, bana yok, çığırtkanlığı başlıyor. Bunun önünü almak, herkesi memnun etmek mümkün değil; fakat işin daha başındayken bakanlık, kimi çözümler geliştirebilirdi. Bir defa benim gibi edebiyatın merkezindeki bir isim bile haberdar olamamış bu projeden; dergi, gazete ve internetteki kimi sitenin kültür sayfası aracılığıyla –tv’leri saymıyorum bile- iyi bir şekilde duyurusu yapılabilirdi projenin, gizli ihaleler gibi organize edilmesi haklı tepkilere yol açtı. Kim ne derse desin, bu proje gözlerden kaçırılmaya çalışılmıştır. Kimi gözlerden kaçırılmış, kimi gözlereyse sokulmuştur; adalet gözetilmemiştir.
            Kırk kişi, proje bünyesinde destek almış; isimler açıklanmadan tahmin edebiliriz, bunların çoğunu İslami camiadan seçmişlerdir, umarız yanılırız. Geçmişin yaralarının sarılması yerine ayrımcılıkla kanatılması, hatta yeni yaralar açılmasıdır bu. Gezi Parkı olaylarını çarçabuk unuttuk. Karşı cephe, zamanında bizi dışladı, şimdi dışlama sırası bizde, şeklindeki İslam dışı yaklaşımı aklımıza bile getirmeyelim. Devlet, hiçbir partinin tapulu malı değildir; bütün bakanlıklarıyla milletindir. Hatırlatırım, hükümetler geçicidir; bir gün sen hükmedersin devlete, bir gün ben hükmederim, bir gün o hükmeder.
            “Şiir ve İktidar” başlıklı yazımda sanatkârların kendine ideolojik olarak yakın bulduğu iktidarı destekleyebileceği fikrini öne sürmüştüm. Binlerce yıllık bu problemi, geçmiş büyük sanatkârları da göz önünde bulundurarak çözmeye çalışmıştım. Gündeme binaen bir şeyler daha söylemek şart görünüyor. Edebiyat eserlerini destekleme projesi, keşke bakanlığın kuracağı bir yayınevi bünyesinde gerçekleşebilseydi; şair ve yazarları parayla muhatap etmemiş olurlardı. Yok, eğer bakanlık, eseri değil de sanatkârı desteklemek istiyor idi ve bir çıkar yol bulamadıysa, bu hususta, Batılı devletleri inceleyebilirdi, görülen o ki, “parayı sana verelim yazar kardeş, sen ne yaparsan yap” kolayına kaçmış. Keşke kuruş bile harcamadan birkaç kitabını yayımlayabilmiş, yayınevi sıkıntısı çekmeyen kişiler yerine ilk kitabını çıkaramamış yetenekli gençleri destekleseydi; çünkü nice büyük şair ve yazar, ilk kitabını kendi harçlığından kısarak matbaada bastırmıştır.
            Sanatkâr niçin destek görmesin ki? Bu destek ister devletten ister ekonomik gücü yerinde sanatseverlerden olsun, fark etmez. Edebiyat tarihleri bunun örnekleriyle dolu.  Mesele şu: Yeter ki şair ve yazar, aklını ve duygularını destek aldığı kurum ve kuruluşların cebine koymasın, özgünlük ve özgürlüğünden taviz vermesin. Kişiliği korumak, gerektiğinde destek aldığı kurum ve kuruluşu eleştirmek elbette zordur. Bu yüzden kendi zafiyetlerimizin farkında olmalı, töhmet altında kalacağımız ilişkilerden uzak durmalıyız. İktidar kendi geleceğini garantiye almak adına, dostları bir yana, çocuklarını bile yer.  
Bu projeyle anılan kimi genç yazarın, Ak Parti belediyeleriyle, devlet televizyonlarıyla ve bu çizgideki kurumlarla iş yaptıkları gerçek, üstelik kitapları da hiç zorlanmadan raflarda kendilerine yer buluyor, ekonomilerini şimdiye dek çoktan düzeltmiş olmaları gerek. Alın teriyle çalışan kazanır elbet, buna kimsenin bir diyeceği yok. Lakin böylesine karmaşık zamanda ve netameli konuda bu arkadaşların bakanlıktan destek almalarını anlamakta zorlandım açıkçası. Üstelik bir de ismi açıklanmayanlar var, kimler çıkacak acaba tombaladan, umarım bir hayâl kırıklığı daha yaşamayız. Eğer, onlar için para, eserin önüne geçmişse, geçmiş olsun derim ve eklerim: Yıllar içerisinde, camianın da destek vererek edebiyatta iyi kötü bir yer edinmesini sağlayan isimlerinizi karalamaya sizin bile hakkınız yoktu.
Niçin bu metni kaleme aldım, çünkü ‘arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim’ sözünün bazen kişiye sağlıklı sonuçlar veremeyeceğini göstermek istedim. Onlar benim arkadaşım, ama en azından ben bu bağlamda onlardan değilim. Açıklamada bulunmak zorunda hissediyorum kendimi: Hele de son üç yıldır, Ecevit dönemi krizlerinden bile daha şedit geçen ekonomik sıkıntılarıma rağmen son iki kitabımı da –Sezai Karakoç Kuşağı: II. Yeni, Kurşun ve Kalem-, ilk kitabım gibi kendi imkânsızlıklarımla bastırdım, sanırım yeni kitabımın da kaderi değişmeyecek. Üstelik ben doğmadan öncemden beri Müslüman şairim; İslami camia ise iktidarda. En aydınından (!) bürokratına İslami camia sanata küçümseyici gözle bakar, ama her sıkıştığında en içli şiirleri bile şairinden izin almadan reklam yapabilir. Reklam, materyalizmin en iğrenç aygıtı. Eminim ki, Sezai Karakoç ilk gençlik yıllarını bugün yaşıyor olsaydı bizden daha sıkıntı içinde olurdu; çünkü duruş sahibi herkesin bir ucu pergel gibi sivri olur ve buna iktidar tahammül edemez, açlık-yoksullukla bu tür adamları terbiye etmeye çalışır, ama bilmez ki bu tür adamlar köylerde-varoşlarda oruçlu doğmuştur.
Tarihten ders çıkarmayı iyi bilirim: Edebiyata yetenekli birçok genç, kültür organizatörlüğü nedeniyle var olamamıştır, ama hedef paraysa, yoldan çıkma pahasına, zengin olamasalar da ekonomik durumlarını düzeltmişlerdir.
Dedim ya dengeler değişir, sonra “Seni sigaya çeker/Bir Molla Kasım gelir.” Bugüne dek temiz kalmayı başarmış şair veya yazar arkadaşım, bence aldığın o parayı masaya yatır ve bir daha düşün, hakettiğine inanıyorsan bir diyeceğim yoktur.

            Zafer Acar

21 Ağustos 2014 Perşembe

AL GAZELİ



Oksijen tüpün yoksa sevmek kipini yanına al geniş zamana dal
balım, yapış yapış olalım iki kolum arasında kal

aşk ateşimizle yakıp yıkalım barları kıralım bardakları
biz ikimiz devrimciyiz vahdet-i vücuda olalım tek kural

gönül hırsızı değil misin gel anahtar paspasın altındadır
istersen çuvala girerim yeter ki beni yalnızlığımdan çal

başını öne eğip de kara bahtına bakma
en karanlık anında yıldızlı gök olurum sana

ömrümüz takvim yaprakları gibi savrulurdu
Allahtan iki aşık kapak arasında vardır bir spiral

takım elbisemin içine gömlek gibi giydirdiler acıyı
artık olmasın ayrılık boynumda şal

postacıdan e-mailden haz etmezsin bilirim
bugün hava rüzgârlı ne olur bana haber sal

devlet hazinesi ne ki İstanbulu harcarım senin uğruna
Ahmet Haşimin şiirindeki göl yalvarıyor: “gel gir koynuma”


Zafer Acar

5 Ağustos 2014 Salı

DELİLİĞİM GAZELİ


Kesildi koca ağaçlarım yıkıldı asırlık duvarlarım
toydum şu koca dünyada bir hami aradım bulamadım

fark edilmeyesin diye ey yalnızlığım 
kendi sırtıma abimmiş gibi dayandım

et ile tırnak birbirinden ayrılır bazen
kaç defa can dostlarımdan caydım

ama beni hiçbir vakit terk etmeyen gölgemle
ölüm kalım demeden hep el ele dolandım

bakma bu viran halime ben kaç defa yandım
bir zamanlar değme güzele handım

yağmur kar fırtına silemez izimi halk takip eder sandım 
polis takibine alındım ah ben ne fena aldandım  

zulmün karşısına en az yedi kişi çıkmalıydım
lakin tam bir ben bile olamadım 

buna rağmen sıfatları adlarından büyük adamlarla her kapıştığımda  
silaha onlardan önce davrandım

tımarhaneye tıkmak için taşladı beni hasutlar aman
kırıksa işte bu yüzden kırıktır kafam

ölümlülere güvenmem budur hakkımda tek bildiğim
bence biraz dinlen kendine gel deliliğim 

Zafer Acar