10 Mayıs 2017 Çarşamba

GÖKHAN ERGÜR'Ü "ÜZÜNTÜDEN" YAZDIM

“Üzüntüden”… Gökhan Ergür imzalı, hacimce dolu dolu olmayan hatta bazı sayfalara dört, beş, altı mısra düşen ve toplamda da elli dört sayfadan oluşan bir ilk kitap. İlk şiir kitaplarında nicel boyutun birincil derecede önemli olduğunu düşünmüyorum fakat nicelik ile nitelik arasında üzerine düşünülmeye değecek kadar sıkı bir ilişki olduğu malum. “Arz-ı Hal”, “Üvercinka”, “Dirlik Düzenlik”, “Monna Rosa” şiirleri (eğer ilk kitap olarak kabul edersek) hacimleri açısından sıska bir görüntüye sahip olsalar da fonksiyonları ve nitelikleri bakımından etkili kitaplardır. Eğer genç şair, benim hacimsiz dosyam yukarıdaki ve onlara benzer kitapların yapabildiğini yapabilir iddiasına sahipse ne güzel ama ben yine de; kendimi de dahil ederek söyleyebilirim ki ilk kitap heyecanı genç şairi aceleci davranmaya iter. Bu bir gerçektir ve bu gerçek çoğu kez genç şairi yanıltır. Bazı zaman olur ki genç şairin sabırsızlığı okuyucuya ve eleştirmeciye: Bu elimdeki broşür mü yoksa kitap mı sorusunu sorduracak durumlara gelir ve öyle ki çoğunlukla cevap broşür çıkar. Çünkü üzerinde layıkıyla durulmayan bir dosya kendisini ilk önce nicelikten ele verir. Kanımca genç şair okuyucuya daha çok vaatte bulunmalı eleştirmeciye daha fazla malzeme sunmalıdır.

“Üzüntüden”deki şiirlerin önemli bir kısmı dörtlüklerden oluşuyor. Biçimsel yeniliklere kapalı şiirler art arda sıralandığında tekdüze bir ses meydana geliyor, tahmin edileceği üzere kırsal bir tınıya sahip bir ses bu, bu sesin sebebi Gökhan Ergür’ün şiir zihninin sosyal, kültürel, siyasi, ekonomik... Bütün ardıllarıyla kasabalı kodlarla karşımıza çıkıyor olması. Büyük- şehre bir kasabalı düşünceliliği ile eğilmesi Ergür şiirini ironiden uzaklaştırırken anlam veremediği özne ve nesneleri şok yaratmak için art arda sıralamasına ya da tanımlamalara çok zaman ayırmasına sebep oluyor. Bir şiirde tanımlar arttıkça klişe ile söz arasında gidip gelmeler başlı- yor ki nitelikli okurun yorumları bu konuda çoğu zaman acımasız oluyor. Ayrıca şiirindeki bu tanımlamalar, Ergür’e şiirinde atmosfer bütünlüğü oluşturmakta da zorluklar yaşatıyor. Onun en beğendiğim şiirlerinde bile kullandığı mekan ve zaman ölçülerinde dağınıklık mevcut. Tanımlarla yürütmeğe çalıştığı “Panayır” şiirinin ilk dörtlüğünde “saatlerin (zaman demek istiyor galiba) yağmaladığı taze ömrüm” diyerek yarattığı memur, işçi, plaza çalı- şanı gerilimlerini açıp genişletmiyor. İkinci dörtlükte dünyayı “saçını evde boyamış kadınlar gibi öfkeli” olarak kabul edip iyi bir imge yakalayan Ergür mekânı devlet dairelerinden, sokaklardan, avm’lerden koparttığı gibi apartman dairelerinden de kopartıp son dörtlükte kuşlar ve avcı aracılığıyla doğaya dönüş yapıyor. Şiirin üç dörtlüğü de parça parça kalıyor, mekân soyutlanıyor. Ortaya mısra koyuyor, mısralarını birliğinden oluşacak atmosferi es geçiyor. “Üzüntüden” metinler arası göndermeleriyle zengin bir kitap. “Emin Değilim” şiiri ile Ergin Günçe’ye, oradan “Yaşlılık ve Tereddüt” şiiri ile Muzaffer Serkan’ a; “Mendil Koleksyonu” şiiri ile Mehmet Akif’e, oradan yine aynı şiirle Hakan Arslanbenzer’e selam çakıyor. Fakat, zayıf sesle verilen selamları, asıl metnin altında kalma tehlikesi içerisinde. Muzaffer Serkan’ın sevgilisinin parmaklarıyla oluşturduğu düğüm imgesini hatırlıyorum. Ergür ise düğümlerin dünyanın her yerinde aynı olduğunu söylüyor. Bunu gönderme olarak kabul edersek zayıf. Ne alakası var gönderme ile dersek Gökhan Ergür, Muzaffer Serkan’ın şiirine bile bile neden daha zayıf bir mısra ile meydan okuma cesareti gösteriyor. Anlamıyorum. Diğer göndermelerle ilgili de benzer kritiklerde bulunmak mümkün. Bir göndermeye daha bakalım. Gökhan Ergür “Korkma, Allah var” diyor. Biz “Korkma!”yı biliyoruz. Bu söz Peygamberimizin Ebubekir Sıddık’a hitabıdır. Peygamberimiz “Korkma ya Ebubekir, sen bizi yalnız mı sandın,” der. Akif ise “İstiklâl Marşı”nda o malum rivayeti, tek bir kelimenin, yani “Korkma”nın içerisine yükleyip yüksek bir sese ulaşır. Ergür ise iki mısra yukarıda “var” kelimesine kafiyeyi uydurabilmek için hem şiirinden hem gelenekten tavizler vermiştir. Bu kısa değerlendirmede söyleyeceğim son sözler: Gökhan Ergür’ün her şiirinde okur, altını çizebileceği birkaç mısrayla karşılaşabilir. Ancak kitapta okuru bir çember içine alabilecek yalnızca iki şiire rastladım: “Ali’nin Sustalısı”, “Acele Vesikalık”. İlk kitaplar şairin geleceği hakkında çok şeyler söylese de bazen ikinci hatta üçüncü kitabını beklemek gerekebilir. Peki, yazı bitti. Gökhan Ergür’ün ikinci kitabını bekliyoruz o zaman.

Selim Sina Berk

(Yazarımızın bu metni, Dil ve Edebiyat'ın 100. sayısından alınmıştır.)

8 Mayıs 2017 Pazartesi

DİL VE EDEBİYAT'IN MAYIS SAYISINDAN SEÇİLMİŞ MISRALAR

Türkiye Dil ve Edebiyat Dergisi, 101. sayısında günümüz şiirinin önde gelen şairlerinden şiirler yayımladı; ayrıca derginin bu sayısında da yetenekli gençlerin şiirleriyle karşılaşıyoruz. Bu birbirinden değerli şiirlerden bazı bölümleri sizler için seçtik. 

Cumali Ünaldı Hasannebioğlu 
"Batı’yla Üç Hesaplaşma"

Başka aşı tutar mı 
endemik 
çekirdekten sürüp gelen tomurcuğa 
bu gök, bu toprak, bu su 
ve bu leylî rüzgârda 
salım salım salınıp duran 
yeryüzü dağılmadıkça 

Hepimiz için bembeyaz 
bir ülkedir ölüm 
doruklarında hayatın yaşadığı 
tadılmadıkça 

Bir kuş 
kanatlarına kelep edip geceyi 
sessizce 
giriverdi yuvasına 
eşe koklaya 
toprağın hakkını vere vere 
rüyasına 
yürürken bir köstebek
(...)

Selim Sina Berk 
durup durup bakmayın göğe 
yıldızların altındayım Ben de 

Ruhum 
zarında fukaralık var senin bana denk geldin 
unutmuşsun kural bir: 
dinamit değilsen hapse düşmeyeceksin 
şimdi intihar yeter mi buradan kaçabilmen için 
kurşuna kafa atmak yüze peçe takmak denendi 
günde beş vakit ağza burna üç kere su verildi 
sen anlamazsın ruhum anlamazsın sen 
üzülür abdestli bedene doğrulan mermi 
(...)

Zafer Acar
Malezya MH 370

az gittim düşündüm uz gittim düşündüm
her şey eğriydi dere tepe düz gittim düşündüm
yoruldum kırlara uzanıp uyudum düştüm kalktım üşüdüm
ateş yoktu iki fikrin çatışmasından çıkan çıngıyla tutuşturdum otları
ısıttım donan yağmuru, erittim su olup akmak isteyen karı
gördüm yel değirmenlerini savaşları ve vahiy depremlerini
ölümler artık can almakta zorlanıyor Avrupada Amerikada
çünkü insan kalmadı namuslu yaşamak bitti
Malezya MH370 sefer sayılı uçağı gibi aklım başımdan uçup gitti
hava korsanı bir grup meleğin eline düşmüş olabilir mi (olabilir)
benden beni fidye diye isteyebilirler mi (isteyebilirler)
ya gelir de beni benden alırsalar bir işlerine yarar mıyım (bence yaramazsın)
adamdan hiç anlamayan sevgilim beni beğenip de alır mı (bence alır)
ne hoş değil mi (değil)
filozof yanım sorular sorar
arif yanım cevaplar
(...)

Mehmet Ali Genç
Cennetin Çocuklarıyız

Kan lekesinde gezdirdim ellerimi
bir yerlerde insanlık ölmüştü
sildim,
kan sıcaklığından oluşan,
alın terimi
katil diye yaftaladılar yüzümü

kıyamet kadar uzakta
benim istediğim dünya.

Cennette bir evsizdim o zamanlar da
insanlar itiliyordu bu dünyaya
meleklerin çarpıcı kanat hızında
suyun akış yönünü izledim,
kevser pınarında

Irkını böyle bilseydi adem
elmayı yermiydi bilemem
(...)

Volkan Arslan
Tetik

bir intihar kadar ağır hislerim
düşürmüşüm tetiği
tak!
.. diye bir ses yankılanmış boşlukta
namlu boşmuş
güm!
.. diye bir ses düşmemiş havaya
ve ben düşmemişsem kara toprağa
ne fark eder?
(...)

22 Nisan 2017 Cumartesi

ASIMIN NESİNE

Siz Mehmet Akif’i mi tasfiye edeceksiniz lan piç
Devletten çıkarabilecek misiniz devleti lan piç
Buradayız Necip Fazıl’ın mezarı başında
Nazım’ın ruhu da katıldı aramıza
Tankların tüfeklerinle gel bekliyoruz Allahına Kitabına gel
Uçaklarımız yok, kaçacak değiliz
Senin vardır atla gel 
Gel şeker verelim sana

Çok bekletme bizi lan piç
Bastonuyla Said Halim Paşa döver seni yoksa
Belki bir solcuyum ben belki bir faşist
Sana mı kaldı bu iş
Kimsin lan sen piç

Zafer Acar

30 Mart 2017 Perşembe

KADERDEN KADERE KAÇMAK

Birbirimizin neyi oluruz? Bu sorunun cevabını çok önemsiyorum, yardımınıza muhtacım, Allah rızası için cevap verin bana; kardeş miyiz, arkadaş mıyız, dost muyuz? Kardeşsek peşinen söyleyeyim, birbirimize sıkı bağlarla bağlı değiliz biz, Habil ile Kabil de kardeşti, bu kardeşlikten bize miras kala kala kan dökücülük miras kaldı. Arkadaşsak iyi, birbirimize yararımız da zararımız da belli sınırlar içerisinde kalacak, birlikte çay içip çok derinlere dalmadan sohbet edeceğiz ama karanlık çöktüğünde herkes yoluna gidecek. Dost isek karanlık çöktüğünde de beraber olacağız demektir, dertleşebileceğiz, sırrımızı paylaşabileceğiz, zor zamanlarımızda birbirimizin yardımına koşabileceğiz, dost olduğumuzu bilmenin verdiği gönül huzuruyla hareket edeceğiz. Bunların hepsinin hayatımızda yeri var fakat hiçbiri beni tatmin etmeye, ruhumdaki huzursuzluğu gidermeye, yeryüzündeki varoluşumu anlamlandırmaya yetmiyor. Kardeşliğin önüne set çekiyor, arkadaşlığa burun kıvırıyor, dostluğa temkinli yaklaşıyorum; çünkü ben kaderdaşlıktan haberdarım, aynı kadere sahip ve talip olmanın yüceliğini, yukarıda saydıklarımın çok üzerinde bir yerde olduğunu biliyorum. Bir soralım: Birbirimizin kaderi miyiz? Kaderdaş olmayı önemsiyorum çünkü birbirinin kaderi olan insanlar birbirlerinden kaçamazlar. Neden? İnsan kaderinden kaçamaz da ondan. Arkadaşlıklarımıza, dostluklarımıza, kardeşlik dediğimiz muğlak birlikteliklere biz kendimiz karar veririz; oysa kaderimiz Allah tarafından yazılmıştır. Ve insan, Hz. Ömer’in büyük bir bilgelikle söylediği gibi Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçar. Kaderimiz olana sahip çıkalım.

Aykut Nasip Kelebek

27 Mart 2017 Pazartesi

TÜRK ŞİİRİNİN KABİL’İ OLMAMAYA DAİR

Sahne sanatlarıyla uğraşan bir arkadaşım, herkesin sırayla performansını sergilediği büyük bir organizasyon sonrasında şöyle demişti bana: “Hepimiz, iştahla birbirimizin hata yapmasını bekliyorduk.” Böyle açıksözlü insanlarla karşılaşmak kolay değil ama böyle üzücü durumlarla hayatın her alanında karşılaşmak mümkün. Peki, edebiyatta da durum farklı mı? Bunun cevabını tek başıma veremem, kendimize bir soralım sadece: Birbirimizin şiirlerini hangi duyguyla okumaya başlıyoruz? İnşallah zayıf bir şiirdir, tek bir mısraı bile yoktur diye mi; yoksa inşallah güzel, eli yüzü düzgün bir şiirdir diye mi? Kalbimizi sürekli sorgulayalım: Gösterdiğimiz tepkilerin altında gizli bir kıskançlık yatıyor olabilir, fuzuli koşuşturmalarımız kıskançlıktan kaynaklanıyor olabilir, uykusuz gecelerimizin nedeni kendimize bile itiraf edemediğimiz bir kıskançlık olabilir ve kıskançlığın anlayış göstermeye değer bir yanı yoktur. Kıskanç insanlara elbette yardımcı olmamız gerekir ama kıskançlığın görüldüğü yerde kellesi vurulmalıdır. Bunun şakaya gelir tarafı yok, yeryüzünde ilk kan kıskançlık nedeniyle akıtılmıştı; Kabil, kardeşi Habil’i deliler gibi kıskanıyordu. Elimizdekilerin değerini bilelim ve Allah’tan daima hayırlısını talep edelim. Bol kazancın değil hayırlı rızkın duasını edelim. Şiir de felaketler getirerek, toplumda yanlış yaklaşımların yerleşmesine destek vererek gelecekse gelmesin.
            Allah, bize merhamet etmiş ve ilişkilerimizde de birbirimizin hakkını gözetmeyi emretmiştir. Yazdığımız dergiden iyi bir şairin çıkması bizim aleyhimize olmaz, bir arkadaşımızın iyi bir şiir kitabı yayımlaması bizim sonumuz değildir. Tam aksine, bunlar -menfaatlerimizi hesap edeceksek eğer- bizim faydamıza gelişmelerdir; yazdığımız derginin satışını artırır, yaptığımız işin itibarını yükseltir ve netice itibariyle gözlerin bizim mecramıza doğru çevrilmesini sağlar. Bugün şiir yayımladığımız dergileri birileri merak edip okuyorsa bunda Yunus’tan günümüzün ustalarına kadar bütün esaslı şairlerin etkisi var. Yani onlara gölge etmeyelim, teşekkür edelim. Yazdığımız şiirler iyi değilse bunun kabahatini iyi şairlere yüklemeyelim, onlar bizim hakkımızı çalıyor değiller. Büyük şair olmayı, acayip şiirler yazmayı abartmak da gereksiz mesela, şiire sıra gelene kadar dava bellenecek bir sürü ilke var bu hayatta. Türk edebiyatının geçmişten günümüze ortaya koyduğu iyi şiirleri okumaya ömrümüz yetmez, divan şiiri var, halk şiiri var, modern şiir var, var da var… Bundan sonra iyi şiirler yazılmasa da kıyamete kadar mevcut birikim, okurun iyi şiir/iyi edebiyat ihtiyacını karşılamaya yeter; ama iyi, dürüst, namuslu insan ihtiyacı bitmez. İyi şiirin, iyi romanın ortadan kalktığı bir dünyada yaşam devam eder etmesine; oysa iyi insanların çekildiği bir yeryüzünde yaşam artık namümkündür. İyi şair olmanın mücadelesini verelim ama merhametli, adil, nezaketli insanlar olma mücadelesini de bırakmayalım. Yazdığımız şiirlerle kendimize bir iktidar alanı yaratmaktan da uzak durmalıyız, ben şairim asar keserim, ben şairim yıkar geçerim, ben şairim bana her şey serbesttir… Böyle bir dünya yok. Şuara suresi böyle bir şair istemiyor.
           Kabul edelim, birçoğumuz, şiiri birçok şeyin önüne yerleştirmiş durumdayız. Biri “Kalbimi kırdın” dediğinde umursamıyoruz bile, “Yemişim senin kalbini” diyor ve gerçekten de insanların hakkını çatır çatır yiyoruz. Bir başkası şiirimizi hafifçe eleştirmeye kalktığında ise o umursamazlığımızdan eser kalmıyor, kıyameti koparıyoruz. Yaptığımız işlerde Allah Resulü’nü örnek almıyoruz, hatamız bu; dilimizdeki zehir, kalbimizdeki kir hep bundan. Öfkeliyiz, esiyor gürlüyoruz, tozu dumana katıyoruz; halbuki ne de acınacak haldeyiz.  Birbirimize güvenimiz kalmamış, bir sırrımızı paylaşamayacak, yüreğimizi kimseye açamayacak hale gelmişiz. Ruhtan bahsedip duruyoruz ya, yalan, bedenden ibaretiz, bir ruhumuz olsa yaşadığımız şu hayatın rezilliğini hissedip senelerce ağlar, ağlamaktan iş göremez hale düşerdik. Topraklarımız verimlidir, şairin de öykücünün de romancının da iyisini çıkarmayı başarır. Orada bir sıkıntı yok. Biz elinden, belinden, dilinden emin olunan insanlar olmaya bakalım. Sonrası, Allah bilir ya, çorap söküğü gibi gelecek. 

Aykut Nasip Kelebek

6 Mart 2017 Pazartesi

ŞİİRDE ISRAR ETMEK YAHUT LA DOLCE VİTA!

“İyi de Ben Hangi Kuşaktanım” başlıklı yazımda şiirde ısrar etmek diye bir şeyden bahsetmiştim; laflardan bir laf, istediğinde ısrar et, çok da önemi yok, değil mi? Değil, şiirde ısrar etmenin benim dünyamda önemli bir yeri var; benim dünyamdaki yerini geçtim, benim dünyama damgasını vurmayı başarmış insanların ortak özelliği bu. Şiirde ısrar etmekle şiir yayımlamaya devam etmenin aynı şey olmadığını erken yaşlarda kavramıştım. Şiirini yayımlayıp olan biteni uzaktan seyretmekle şiir kavgasının bizzat içerisinde olmak arasında fark var. İlkini becerebilenlere gıpta ettiğimi söylemeliyim. Ne güzel, birileri senin yerine kavga verip bir dergi kurmuş, büyük mücadelelerden sonra bir edebiyat mahfili oluşturmuş, işte sen de arz-ı endam ediyorsun; kılıçlar çekilmiş, kan gövdeyi götürüyor ve sıyrık bile almadan işini görebiliyorsun. Burjuvayı eleştirip dur ama burjuva rahatlığıyla ömür sür; onlara imrenmeyeceğim de kime imreneceğim? İkinci gruptakilerin yaşadıkları karşısında çok kederlenmekle beraber onların yolunu izlemeyi tercih ettim. Gerçekten bir iddiası olanları da meydana davet ediyorum, yok öyle yağma.
            80’lerden, 90’lardan gelip günümüzde şiir yayımlamaya devam edenlerin hepsi de (hiçbiri demiyorum, aman dikkat) şiirde ısrar etmiş kimseler değildir, sözümüzün özü bu. Kimi belediyelerden iş alma yolunda bir araç olarak görür şiiri, kimi siyasette ya da bürokraside bir koltuk kapmak istiyordur, kimi de var olan koltuğunu koruma yolunda şairliğin saygınlığından medet umuyordur. Gördüğünüz her sakallıyı dedeniz sanmayın yani. Bu durum geçmiştekilerin problemi değil, insanın problemi. Bugünün genç şairlerinden kaç tanesi şiirde ısrar edecek, kaç tanesi siyasete ya da sanatın diğer alanlarına yönelecek; bunları bugünden kestiremeyiz. Şiirde ısrar edenler illaki olacaktır, kaderin asıl ironisi ise şiirde ısrar edenlerin sermayede ısrar edenler tarafından sömürülmesidir. Etrafımız kötülükle çevrili, kimseye kötü insan demek istemem çünkü birçok insanın iyiliğini gördüm, ayrıca yine birçok insandaki iyiliği hissedebiliyorum; ama kimi çevrelerden, topluluklardan kötülük yayıldığı da bir gerçek. Bu kötülüğün kaynağı nedir? Bazen iyi insanlardan bile, iyi insanların birleşmesinden bile neşet edebildiğine göre kötülük sahiden çok güçlü ve işimiz de zor demektir. Hak ve halk adına çalışmayanlar, kötülüğe ayıracak bolca zaman bulur. Ben de bazen kendime kızmıyor değilim, neden oturup böyle yazılar, şiirler yazarsın ki be adam? Kafanı başka şeylere çalıştırsana. Sana ne emr-i bi'l ma'ruf ve nehy-i anil münkerden? Yazı yazacağına birilerinin kuyusunu kaz mesela. Yüzüne güldüklerinin arkasından iş çevir. Birçoğu öyle yapmıyor mu? Kur’an’ın “Çoğunluk hüsrandadır” demesine bakma, çoğunluğa uy.
            Yazının girişindeki kategorizasyondan biraz ilerlemek istiyorum: İkinci gruptakilerin yolunu takip etmenin çok sıkıntısını çektim; gelip geçici eleştiriler ya da polemikler çok sorun değildi, bunlar baş edilebilir şeyler. Asıl sıkıntı dipte yaşanıyor, yaptıklarınız ilgi gördükçe yani isminiz genişledikçe ruhunuz daralmaya başlıyor. İşte bu ruh daralması büyük dert, benden önceki kuşaklardan birçok değerli şairin de bunu yaşadığını biliyorum. Şiirde ısrar etmenin benim için en önemli kazançlarından biri, bu ısrar sayesinde bazı değerli birliktelikler kurabilmekti; ruhsal daralmayı dostluklardaki genişlemeler dengeliyordu bir bakıma. İnsan ilişkilerinde saygı ve nezaketi hep önemsedim ama çevremi genişletmeye değil dost kazanmaya baktım, tüccar olma gibi bir hayalim yoktu çünkü. Zamanımın ve zamanımızın birçok değerli insanıyla muhabbet ettim, geyik de yapabilirdim pekala, muhabbetten geyiğe evrilen yoz bir vasatta yaşıyoruz zaten, buna ben de ayak uydurabilirdim. Söz konusu değerleri tanımamda yahut onlarla ortak bir dil geliştirmemde şiir doğrudan etkiliydi. Şiire bu anlamda büyük borcum var. Ben yine de ilk gruptakilere imrendiğimi yinelemeliyim, düşünsenize Avrupa’nın güzel şehirlerinden birindeyim, Türk şiiri ölmüş kalmış bana ne, nasılsa internet de var, arada sırada birkaç Türkçe şiir (!) yazıp buradaki dergilere gönder, altına da Roma diye ekle, bak o zaman yaşamak da şiir yazmak da ne kadar tatlı oluyor. La Dolce Vita!

Aykut Nasip Kelebek

26 Şubat 2017 Pazar

NE OLACAK BU FENERBAHÇE'NİN HÂLİ YA DA FAYRAP DERGİSİ


Fayrap dergisinin 93. sayısında ‘Yeni Kuşak Şairler’ başlıklı (pekâla Fayraplı Yeni Kuşak Şairler de olabilirdi) bir dosya yapılmış. Dostlar birbirini alışverişte görmüş. Yazıya bu kadar hızlı, sert girmemin çok sebebi var.  Kendimi ve okuru yormayacağım; dosyadan okuduğum tek yazıyla, bir metin dolusu boşluk verecek kadar sorunlu ve bir dosyayı hiç edecek denli malzeme veren yazıyla, Fazıl Baş’ın “Elyesa Koytak Şiiri”ni incelediği eleştiriyle (!) yola çıkacağım. Diğer arkadaşlar haksızlık ettiğimi düşünmesinler. Zira Fazıl Baş derginin yayın ekibinden, buradan dosyanın her noktasında parmağının (serçe ya da başparmak ölçüsünde) olduğunu anlıyoruz.
Elimizdeki metin ikinci paragraftan eleştiri dediğimiz şeyin birikimsiz olmayacağını bağırmaya başlıyor. Ne diyor Baş: “Türk şiirinde Asr-ı saadete verilen referanslar çok kalın bir dosya oluşturmaz herhalde…”. Birincisi madem bu kadar iddialı bir cümle kuracaksın niye ‘herhalde’ diyorsun, ikincisi Asr-ı saadet değil Asr-ı Saadet, üçüncüsü ve en önemlisi Türk şiirini hiç mi okumadın be kardeşim. Hani 700 yıllık klasik şiirimizi geçtim, sadece Sezai Karakoç’un kitap boyutunda şiirlerini (Taha’nın Kitabı, Hızırla Kırk Saat) ve Mehmet Akif’in külliyatını okusan bu cahil cesaretin olmayacak. Geçelim. Üçüncü paragraf, bir alıntıdan sonrası: “…Burada değersizlik Asr-ı saadet ile yapılan bir kıyaslama sonucu mu ortaya çıkıyor yoksa bizatihi şairin kendi hayatını değersiz olarak görmesinden mi?... Cevabın ikincisinde olduğu söylenebilir.”. Soru soruyor Fazıl Baş ama ortada soru yok, cevap veriyor Fazıl Baş cevap yanlış. Niye, çünkü metinde şiir kişisi bize bas bas şunu bağırıyor: benim hayatım değersiz çünkü Asr-ı Saadet’e uygun yaşamıyorum. Yani Baş iki doğrudan yalnızca birini görerek, yani analitik zekadan yoksun eleştirmenlik taslıyor.
Geçiyoruz dördüncü paragrafa: “İlkinde daha çok imgesel ve ibarelerin çarpıcılığı üzerine kurulu ayrım…” Fazıl Baş’ın ilki dediği mısralar şunlar “ hazret-i ömer olsa ağzımı yüzümü dağıtırdı/iftar sonrası çay sigaralardan/hazret-i ali kâle bile almazdı şu bitirme tezimi” ilginçtir bu mısralarda imge bulmuş Fazıl Baş. Nasıl bir imge bu? Neo-epikçi imge mi? İmgeyi oluşturan hiçbir unsur yok, teşbihi imge ile karıştırmış diyeceğim, o da yok. Paragrafa devam: “Hz. Ömer dedikten sonra daha fazla bir şey demeye gerek kalmaz… Zihnimizde ilk anda oluşan çatışma yeter.” Baş, şunu demek istiyor: Asr-ı Saadet’ten sahabe isimleri andığımız zaman şiir kendi kendine oluşur. Öyleyse Kur’an’da geçen 25, hatta 28 peygamberin ismini anmak büyük şiir yazmak için yeter. Daha kötüsü buradaki ‘ibarelerin çarpıcılığı’nın yeterliği meselesi ilerde kafası karışık eleştirmenimiz (!) için çok da tercih edilmemesi gereken bir şey olacak: “…ilişkisellikten ziyade ibarelerin çarpıcılığına yaslanıldığı yerlerde belirginleşir. Bunlar hemen sahiplenilen ama uçucu olan mısralardır.”. Ne diyeyim, herhalde bu ikincisi sevmediği bir isimle ilgili bir yaklaşım –ki daha sağlıklı, yanlışlıkla buraya girmiş ya da Baş sabrımızı zorluyor. Şükür diyorum, dördüncü paragrafı bitirdik, ama ne kötü sırada beşinci var. ‘İlişkisellik’ dediği bir şey var Fazıl Baş’ın, ‘ibarelerin çarpıcılığı’nın yanına koyduğu ama bir anlamda daha kıymetli gördüğü. Burada bir şey yok ama zorlama kavramsallaştırmalar yazı boyunca burada olduğu gibi çokça karşımıza çıkıyor. Fakat asıl sorun şurada. Baş ‘ilişkisellik’i (ilişki kurulan isimler: Namık Kemal ve İsmet Özel) kurmak için, bu ilişkinin unsurları ile aynı zamanda onun deyimiyle ‘modern zamanlar’ bağlamında buluşmak yetiyor. Pes doğrusu. İlişkisellik deyip yazıyı bunun üzerine kur sonra da böyle komik denebilecek bir bağlam oluştur. Yorucu oluyor ama devam edelim. Hâlâ aynı paragraftayız ne yazık ki. Fazıl Baş şiir öznesinin (hah fırsat bulmuşken paranteze sıkıştıralım, Şair ile Şiir Kişisi kitabın farklı katmanlarıdır, biri içerdedir diğeri dışardadır, bunları bir kişiye indirmek eleştiri için intihardır) Asr-ı Saadet (Hz. Ömer, Hz. Ali)’le çekingen, modern zamanlar’la (Namık Kemal, İsmet Özel) ise içli dışlı bir ilişki kurduğunu söylüyor. Ama gariptir yazının ilerleyen kısmında Koytak’tan bir alıntı gözümüze çarpıyor: “her gün yolda hazret-i ibrahim’le selamlaşan benim”. Hacı abi, adam 21.yy’da Hz. İbrahim ile selamlaşan bir özne yaratmış, sen ne çekingenliğinden bahsediyorsun. Pardon! İbrahim başka Ömer başka mı diyeceksin. Neyse hızlanalım, yoksa bitmeyecek böyle. Yazının ara başlıklarından “İmge ile Siyaset Arasında”nın ikinci paragrafı bir adet anlatım bozukluğu içeriyor. Ben söylemeyeceğim, ‘yayın ekibi’ bulsun, Baş’a söylesin. Devam. “ Siyasi İmgelem” ne demektir, biri lütfen bana da söylesin. Sosyal imgelem, doğa imgelemi (bu yazlık ve kışlık imgelem olarak mayoz bölünmeye uğrar mı), aile imgelemi vs. diye gidecek mi bu? Neyse, hızlıca devam edelim: ‘geceleri namık kemal’le gazete çıkarma’nın neresinde ‘savunma’ vardır. Gazete, dergi aksiyon işidir Muhammed Fazıl Baş. Hem Fayrap’ın olayı saldırmaktan başka nedir ki? Bak en azından burası çalıştığın yerden çıktı ama kafa karışıklığın hâlâ devam ediyor. Bense devam etmeyeceğim, ama…
Son iki şey: Yok yok senin yazıyla ilgili değil Fazıl Baş. Birincisi, Elyesa Koytak şiiri Fazıl Baş’ın yazısı kadar kötü bir şiir değil. Neo Epik dalgasından uzaklaşabildiği benim hatırladığım iki şiir var bu kitapta, şimdi kalkıp bakamayacağım ama kendisine söylediğimi hatırlıyorum. Gerçekten iyi şiirler onlar. Velhasıl nereden gideceği belirleyecek kaderini.  İkincisi, dosyayla ilgili hükmümü dosyanın başlığıyla ve biraz da bu yazıyla verdim. Fakat Allah aşkına komik olmayın. 10’larca adam için bu tip işler yaptınız, şimdi siz bile esamelerini okumuyorsunuz. 6 şiirlik Fayrap macerası 4 sayfa inceleme etmez, yapmayın etmeyin. Öncesi var hiç demeyin, sizin için her şey Fayrap sonrası, biliyoruz. Cemaatçi, hizipçi zihniyet memlekete olduğu kadar edebiyata da zarar veriyor. Neo Epik’le kafayı yemeyin. İnanın işin sonunda ne beyin kalıyor ne şiir.

Abdullah İlhan