25 Ekim 2017 Çarşamba

Değinmeler

MÜHÜR

“Mühür”ün 71. sayısı şiir dolu. Bu sayıda daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış Can Yücel’e ait iki ve Yücel’in Tuğrul Tanyol ile birlikte yazdığı bir şiir var. Fatih Akaç, Taner Cindoruk, Hüseyin Kalyan, Ahmet Şefik Vefa, daha on yedi yaşında olan Nilgün Emre… “Mühür”ün bu sayısındaki şairlerden sadece birkaçı. Ali Kılıç’ın “Otobiyografik Bir Eşkıya Harbi” adlı şiiri ise dergide öne çıkıyor. Kaybederek bilenen gençlerin sosyolojik bir aynası olarak okuyabileceğimiz “Otobiyografik Bir Eşkıya Harbi”; isyanın başlangıcını, sebeplerini, hayal kırıklıklarını… lirik bir dil tercihiyle form ve içerik çatışmasına başarılı bir şekilde dönüştürülebilmiş başarılı bir şiir.


İTİBAR

“İtibar”ın Temmuz sayısı 15 Temmuz üzre bir temayla çıkmış. Son bir yıldır çok sayıda 15 Temmuz konulu şiir okuduk. Birçok kurum 15 Temmuz konulu şiirlerden oluşan derlemeler hazırladı. İbrahim Tenekeci de bu sayıda yayımladığı şiiriyle 15 Temmuz şairlerinden artık. Tenekeci şiirini bilenleri meraklandıran bir mesele elbet bu. Bu şiir çok ilgi görmüş olacak ki 15 Temmuz anma etkinlikleri kapsamında İbrahim Sadri’nin seslendirmesiyle klipleştirilip Cumhurbaşkanlığı kanallarınca dolaşıma girdi. Tenekeci’nin “Ölmüşsün Ama Değilsin Üzgün” şiiri için bir şey söyleyecek olsam sözü Turgut Uyar’a bırakırım. Uyar, Necati Cumalı için şöyle der: “Savaş bile şiirlerine bir sorun olarak değil, ancak bir olay, bir takım duygulara, duygulanmalara çok elverişli bir olay olarak girebilmiştir.”

OT

Popüler dergilerden devam edelim. Temmuz sayısında Pir Sultan Abdal’ı kapağına taşıyan “Ot”ta Ömer Erdem’in, Sezai Karakoç’un yanında çalışırken Cemal Süreya ile tanışmasını anlatan anı yazısıyla karşılaşıyorum. Kendi şiirinin, Türk şiirinin bugünkü görüntüsü olduğuna inanan Ömer Erdem –bir röportajında böyle demişti- kendi entelektüel birikiminin yanından geçmeyen ve samimiyetten (itiraf) çok uzak olan bu anısını okurla paylaşmak istemiş deyip geçiyorum.

İZDİHAM 

Bireysel gayretlerle çıkan “İzdiham”ın 29. sayısını, Sinop’un on bin küsur nüfuslu Gerze ilçesinde, öyle gazete bayiinde, kitapçıda falan değil bir bakkalda gördüm. İstanbul’a döndüğümde ise daha yeni sayı için ayın başına birkaç gün olmasına rağmen uğradığım ilk bayide İzdiham’ın 30. sayısı ile karşılaştım. “İzdiham” bazı edebiyat dergileri için mesele haline gelen zamanında çıkma işini aşmış ve dağıtım konusunda da başarılı bir performans sergilemiş. Dağıtım demişken, keyifle takip ettiğim, kurumsal bir dergi olan “Cins”i kültür başkenti diye bilinen İstanbul’da uğradığım kitabevleri, gazete bayileri ve büfelerin neredeyse hiçbirinde bulamadığımı belirtmeliyim. Dönelim “İzdiham”a. 29. sayı Mustafa Kutlu’nun öykü ile düz-yazı arasında gidip gelen hikmet dolu bir anlatısıyla açılıyor. İlerleyen sayfalarda Gökhan Özcan, Ali Ayçil ve Güray Süngü’nün dergiyi popüler bir dergiden edebiyat dergisine taşıdıkları kıymetli çalışmaları var. “İzdiham”, az sayıda şiire yer veriyor. Bu şiirlerden biri Kazım Güler’in “Sancı”sı. Anlatıcının takındığı çocuksu hayret duygusu şiirin “tek bir retorik oluk” içerisinde akmasını engellemiş. Şiir kişisinin kaçış planları doğrultusunda modern göstergelerden uzak duran şair, dilin “hayal edilemez olanı kavramsallaştırmasının gerilimi” altında ezileceğini fark edip şiirin sonunda dil-bilgisel olarak daha tutarlı bir mısra ile anlam yaratmak yerine “anlamadım” ifadesiyle şiiri ses tonu, hız, ses perdesi bakımından yukarı çekerek anlam yerine anlamlar yaratmayı başarmış. Kıymetli bir şiir.

HÜRMETEN 

Serap Aslı’yı Araklı’da okudum. “‘Liman’ şiirimden doğdu tüm şiirlerim” diyor Serap Aslı. O zaman yolum Trabzon’dan da geçecekse mutlaka çantamda olmalıydı “Hürmeten”. Sadece bu seyahatimde mi son yıllarda ne zaman yola çıksam sırtımda taşıyorum onu. Kitabın ilk sayfasına bir harita bile çizmişim. Kitabın ikinci şiirinin başlığında dediği gibi: belki de “Aş- kın Karşılığı(dır) Yollar”. “Hürmeten” 2013 yılında “Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü”nü aldı. Gerçi o kadar çok ki bu ödüller. “Sol”un böyle bir geleneği var. Enver Ercan sosyal medyadan duyurur sıklıkla. Önemsiz meseleler… Kitabı kendisiyle açıp kendisiyle kapayan Serap Aslı okuduğu, sevdiği şairlerin isimlerini sıklıkla anıyor. Kullandığı isimleri sembol olarak kullanıyor ya da açık veya kapalı metinler arasılıklarla usta şairlere selam veriyor ve bu konuda oldukça bonkör davranıyor. Serap Aslı bazan sadece isimleri sıralayarak çağrışımlar oluştururken bazan da “Barış Balkonu” adlı şiirinde olduğu gibi şairlerin mısralarını kendi zekâ ve oyun dünyasında kurgulayarak dönüştürmeye çalışıyor. “Hürmeten” hakkında Zafer Acar’ın hazırladığı 2013 Dil ve Edebiyat Dergisi Şiir Yıllığında Abdullah İlhan’ın önemli bir değerlendirme yazısı var.

Selim Sina Berk

21 Ağustos 2017 Pazartesi

DELİKANLI ŞAİR: NURETTİN DURMAN

"NURETTİN DURMAN" ile ilgili görsel sonucuBeni yakından tanıyanlar görsel hafızamın pek iyi olmadığını bilir; ama yaşantılar, kiminle ne zaman nerede oturduğum, kiminle ne konuştuğum hiçbir özel çaba sarf etmeksizin zihnime yerleşir. Koca bir geçmişi zihninde taşımanın zorluğunu size kelimelerle açıklayamam, tabii keyfini de… İşte Nurettin Durman’la 2010 Haziran’ındaki tanışmamız bütün berraklığıyla gözlerimin önünde… Yedi İklim vesilesiyle sıkça Üsküdar’a gidip gelirdik o vakitler, dönemin ortam ve şartlarını düşünürsek bir nevi okul niteliği kazanmıştı Üsküdar benim için. Mihrimah Camii önünde tanışmıştık Nurettin ağabeyle, o mâh yüzlü şairle tanışmak için ne de uygun bir yer ama değil mi. Nurettin Ağabey, o yıllarda da son derece üretken, birçok dergide şiir yayımlıyor, yazı yazıyor, söyleşiler yapıyordu. Zafer Acar tanıştırmıştı bizi, muhtelif mecralarda fotoğraflarıyla karşılaştığımdan görür görmez tanımıştım kendisini. Gençler, bir yetişkinin kendisiyle özel olarak ilgilendiğini fark ederse ona ayrı bir saygı duyarlar. Birkaç aydır yazmıyorsun demişti bana Nurettin Ağabey, üniversite sınavına hazırlandığımı, ürün yayımlamaya devam edeceğimi söylemiştim; bu dikkatinden etkilenmiştim Nurettin Ağabeyin. Zaman içerisinde dikkatinin imrenilesi derinliğini de görecektim. O gün, beni zihninde daha yetişkin biri olarak canlandırdığını söylediğini de hatırlıyorum…
Hesapsız kitapsız, güven telkin etmek bir kenara güven duygusunun cisimleşmiş hali gibi duran, huzurumuzu kaçırıp duran insanlar arasında sohbetiyle huzur veren birini mi tanımak istiyorsunuz? O halde Nurettin Durman’la tanışacaksınız. Kusurumu bağışlayın ama açıksözlü davranacağım, nursuz insanlar çağında yaşıyoruz, büyüğümüz de nursuz küçüğümüz de nursuz. Bu devirde Allah bize büyük bir ceza vermiştir, o ceza fakirlik fukaralık, savaşlar doğal afetler falan değildir; o ceza yüzlerimizdeki nurun alınmış olmasıdır, biz ise bu nuru yeniden hak etmenin gayretini göstereceğimize nurdan doğan bu boşluğu şeytani çizgilerle doldurmaya giriştik. İşte Nurettin Durman ismiyle müsemma biridir, nur yüzlüdür, hesaplarla kitaplarla dolu karanlık dünyamıza nur dağıtıp etrafı biraz olsun aydınlık kılanlar arasındadır. Nur yüzlü olmanın ak sakallı-ak saçlı olmakla bir ilgisi yok; saf bir kalbe sahip olmadan nur dolu bir yüze sahip olmak mümkün değildir. Nurettin Ağabeyin saflığı şiirlerine de yansır, güllerin şairidir o, yaşadığımız çağdan kopuk da değildir ayrıca, Hugo Chavez için yazdığı şiiri edebiyatımızı takip eden birçok kişi okumuş, beğenisini dile getirmiştir. Durman’ın Dil ve Edebiyat’ta yayımlanan günlüklerini de okuyun, kimseyi incitmeden, kırıp dökmeden yazıyor, yakın dönem edebiyat tarihimizi zenginleştiriyor.
Nurettin Durman’ın akranlarından önemli bir farkı var, o da gençlerle ilgilenmesi, onları sürekli olarak yazmaya teşvik etmesi ve yeri geldiğinde edebiyat kamusunun dikkatine sunmasıdır. “Yazmak ve Yaşamak 2” başlıklı kitabına benimle yaptığı söyleşiyi de dahil etmişti mesela, kitapta kendisine yer verilen en genç şair idim, benden sonraki en genç şairle aramda ise 10 yaş vardı. Böyle jestler yapar Nurettin Durman, nitelikli bulduğu bir şiirinizi edebiyat mahfillerinde bahse konu eder, içinden gelmişse size bir telefon açıp tebriklerini bildirir. Kompleksleri yoktur, ortada bir güzellik varsa bunun paylaşılmasından yanadır. Nurettin Durman gibi edebiyata emek vermiş, edebiyat çevrelerinde sürekli bir biçimde yer almış şair-yazarlara dikkat edelim; çünkü onlar bizim hafızalarımızdır. Hafızasının değerini bilmeyen toplumlardan da insanlığa hiçbir fayda gelmez.  

            Evet, dostlar. Parasızlık mı çekiyorsunuz? Kazanılır. Eviniz arabanız mı yok? Alınır. İyi şiir mi yazmak istiyorsunuz? Allah’ın izniyle en iyisini yazarsınız. Hepsi hallolur, hem hallolmasa kaç yazar. Bizim bunlardan ziyade iyiliğe, dürüstlüğe, merhamete ihtiyacımız var. Şiiri kartvizit niyetine kullananları saymıyorum, saymak da istemiyorum; ama iyi şairler, ahlakın şiirin de sanatın da paranın pulun da üzerinde olduğunu bilir. Nurettin Durman, bunun bilinciyle yazan ve yaşayan ağabeylerimizden, Allah’tan kendisine daha nice sağlıklı yıllar dilerim.        

             Aykut Nasip Kelebek   

27 Haziran 2017 Salı

BİR ÜZEYİR İLBAK OKUMASI

Üzeyir İlbak ağabeyle tanışalı tam beş sene oluyor, onunla tanıştığımız günlerde ilk şiir kitabımı nasıl tamamlayacağımı, okulu nasıl bitireceğimi düşünerek strese giriyordum; şimdi yüksek lisans tezi yazıyor ve ikinci şiir kitabımın yayın hazırlıklarıyla uğraşıyor olduğuma göre az zaman geçmemiş diyebilirim. Üzeyir Ağabeyi ilk kez Zafer Acar ve Abdullah İlhan’la Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği’nin Eyüp’teki genel merkezinde ziyaret etmiştik; yüzlerce kitap ve binlerce soruyla dolu o odaya daha sonra sayısız defa girip çıkacağımı, Dil ve Edebiyat’ın ve Dil ve Edebiyat şiir yıllıklarının hazırlıklarına aktif olarak katılacağımı tahmin edemezdim. Hayat büyük ölçüde tahmin edilemezlerle şekilleniyor zaten.
Sert görünür Üzeyir Abi; hayır, sert görünmez, düpedüz sert biridir. Sesiyle serttir, kalıbıyla serttir, yazısıyla serttir, çizisiyle serttir… Ama biraz sabrederseniz, bu sert mizacın altındaki o son derece müşfik ağabeyi tanımaya başlarsınız, bu da oldukça keyifli bir süreç olacaktır sizin için. Üzeyir Bey gider, Üzeyir Ağabey kalır; o ağabey de ilişkilerini kısa mesafede tüketmeye değil emek verip uzun yol yürümeye azimlilerdenseniz, sizin için büyük bir şansa dönüşecektir. Anlayışlıdır Üzeyir Ağabey; randevuya geç kalırsınız anlayışla karşılar, gençlikten gelme bir ukalalık yaparsınız anlayışla karşılar, komik sorular sorarsınız sizinle yaşıtmışçasına cevaplar arar… Onun konumunda başka biri olsa onun uğraştığı işlerle asla uğraşmazdı, nitekim onun durumundakiler dilmiş, edebiyatmış, kültürmüş… Bakmıyorlar bu işlere. Üzeyir Ağabeyin asıl ağabeyliği de sizin kültürel bir işe emek verdiğiniz süreçlerde ortaya çıkar; bir makale mi yazıyorsunuz elindeki envanteri sizinle paylaşır, karşılaştığı belgelerden sizi haberdar eder; bir panele mi hazırlanacaksınız yol gösterir; bir dergi mi çalışıyorsunuz elinde varsa hiç tereddüt etmeden size verir.. Nitekim yüksek lisans tezi olarak çalıştığım Yönelişler’in bütün sayılarını o sağlamıştır bana. İşin en güzel tarafı da yaptığı iyiliği başınıza kakmaz.
Yazının girişinde Üzeyir İlbak sert biridir dedim ya, çok takılmayın. Başta Zafer Acar olmak üzere yol arkadaşlarımla şu kadar senedir Dil ve Edebiyat’tayız; beni bir defa kırdığını, incittiğini hatırlamam. Göze çarpmayan, Anadolu insanının o doğal karakterinden süzülüp gelmiş bir nezaketi vardır Üzeyir Ağabeyin. Bu sözünü ettiğim doğallık, Üzeyir Ağabeylerin kuşağındaki birçok kişide de kendini gösterir. Onların bizim kuşağa göre çok farkı var, bir defa çok çile çektiler, Türkiye’nin en karanlık yıllarında hapislerde yattılar, işkencelere maruz kaldılar, bu da onlarda şimdi bizim adını koymakta zorluk yaşayacağımız türden sağlam bir kişiliğin vücut bulmasını sağladı.
Üzeyir Ağabey şu yaşa geldi, hala disiplinle çalışmaya, genel yayın yönetmenliğini üstlendiği Dil ve Edebiyat’a emek vermeye, hayatın farklı alanlarına azimle dalmaya devam ediyor. Zaten çalışkan biri olmasa sıfırdan başlayıp mevcut durumuna asla gelemezdi. Geçmişte siyaset ve ticaretteki çalışkanlığı doğal olarak bizim ilgi alanımıza girmiyor; ama yazma konusunda bize disiplin sahibi iki kişi göster deseniz, Üzeyir İlbak ile Zafer Acar’a bakın derim. Zafer Acar’ın hiç durmaksızın saatlerce şiir yazdığına, 400 küsur sayfalık “Suçsuzluğumu Affet” romanını günde ortalama yedi-sekiz saat çalışarak birkaç ayda tamamladığına şahidim. Üzeyir Ağabeyin de panel ve konferanslara haftalar öncesinden hazırlanmaya başladığını, dergiye her ay neredeyse hiç aksatmadan oylumlu ve nitelikli makaleler yetiştirdiğini en yakından biliyorum. Yakın çevremde bu kadar aşkla yazan, yazmayı bir süreklilik, plan program haline getiren başka bir ikili görmedim; bu ikilinin şu an aynı çatı altındaki birliktelikleri de kültür ve edebiyatımız adına bir şans. Üzeyir Ağabey birkaç yıldır enerjisinin önemli bir kısmını da fotoğrafçılığa ayırıyor, derginin son zamanlardaki birçok kapağında onun çekimleri yer alıyor, oldukça da iyi fotoğraflar, eh, siz emek verince Allah da ilham ediyor işte…
      Kitaplaşmayı bekleyen dosyaları ayrı; yayımlanmış bir düşünce kitabı var Üzeyir İlbak’ın: “Medeniyet ve Kültürde Değişim”. Bu kitap hakkında ilk etraflıca eleştiriyi yazanlardan biri olarak söylemeliyim ki, Üzeyir Ağabey Türkiye’de İslamcılık üzerine derinlemesine konuşup tartışabileceğiniz bir avuç kişiden biri. İslamcılığın hem tarihsel gelişimine hem de bugününe hakim. Bunda bir dönem aktif siyaset içerisinde yer almış olmasının da payı düşünülebilir. Üzeyir Ağabeyin akademik çalışmalarda bulunduğunu da bu bağlamda belirtmek gerek, İstanbul Üniversitesi’nde eski edebiyat alanında “Divan-Şems-i Hayâli” üzerine ilgililerinin oldukça faydalanacağını tahmin ettiğim bir yüksek lisans tezi var.
Edebiyat ortamımıza ilk gençlik yıllarında girmiş, Cağaloğlu’nda uzun seneler çalışıp sonradan bir küskünlükle başka mecralara yönelmiş biri Üzeyir Abi. Keşke küsüp gitmese, cephede direnip çok daha fazla eser üretseydi diyorum; sonra ona da hak veriyorum. Edebiyat ortamımız da küsülmeyecek gibi değil ki! Ben on yıldır bu alemdeyim, yüz defa küsüp terk edecek oldum, sonra yine ya sabır dedim.
Üzeyir Ağabeye, edebiyat ve kültürümüze hizmet yolunda daha nice sağlıklı seneler diliyorum.

Aykut Nasip Kelebek

10 Mayıs 2017 Çarşamba

GÖKHAN ERGÜR'Ü "ÜZÜNTÜDEN" YAZDIM

“Üzüntüden”… Gökhan Ergür imzalı, hacimce dolu dolu olmayan hatta bazı sayfalara dört, beş, altı mısra düşen ve toplamda da elli dört sayfadan oluşan bir ilk kitap. İlk şiir kitaplarında nicel boyutun birincil derecede önemli olduğunu düşünmüyorum fakat nicelik ile nitelik arasında üzerine düşünülmeye değecek kadar sıkı bir ilişki olduğu malum. “Arz-ı Hal”, “Üvercinka”, “Dirlik Düzenlik”, “Monna Rosa” şiirleri (eğer ilk kitap olarak kabul edersek) hacimleri açısından sıska bir görüntüye sahip olsalar da fonksiyonları ve nitelikleri bakımından etkili kitaplardır. Eğer genç şair, benim hacimsiz dosyam yukarıdaki ve onlara benzer kitapların yapabildiğini yapabilir iddiasına sahipse ne güzel ama ben yine de; kendimi de dahil ederek söyleyebilirim ki ilk kitap heyecanı genç şairi aceleci davranmaya iter. Bu bir gerçektir ve bu gerçek çoğu kez genç şairi yanıltır. Bazı zaman olur ki genç şairin sabırsızlığı okuyucuya ve eleştirmeciye: Bu elimdeki broşür mü yoksa kitap mı sorusunu sorduracak durumlara gelir ve öyle ki çoğunlukla cevap broşür çıkar. Çünkü üzerinde layıkıyla durulmayan bir dosya kendisini ilk önce nicelikten ele verir. Kanımca genç şair okuyucuya daha çok vaatte bulunmalı eleştirmeciye daha fazla malzeme sunmalıdır.

“Üzüntüden”deki şiirlerin önemli bir kısmı dörtlüklerden oluşuyor. Biçimsel yeniliklere kapalı şiirler art arda sıralandığında tekdüze bir ses meydana geliyor, tahmin edileceği üzere kırsal bir tınıya sahip bir ses bu, bu sesin sebebi Gökhan Ergür’ün şiir zihninin sosyal, kültürel, siyasi, ekonomik... Bütün ardıllarıyla kasabalı kodlarla karşımıza çıkıyor olması. Büyük- şehre bir kasabalı düşünceliliği ile eğilmesi Ergür şiirini ironiden uzaklaştırırken anlam veremediği özne ve nesneleri şok yaratmak için art arda sıralamasına ya da tanımlamalara çok zaman ayırmasına sebep oluyor. Bir şiirde tanımlar arttıkça klişe ile söz arasında gidip gelmeler başlı- yor ki nitelikli okurun yorumları bu konuda çoğu zaman acımasız oluyor. Ayrıca şiirindeki bu tanımlamalar, Ergür’e şiirinde atmosfer bütünlüğü oluşturmakta da zorluklar yaşatıyor. Onun en beğendiğim şiirlerinde bile kullandığı mekan ve zaman ölçülerinde dağınıklık mevcut. Tanımlarla yürütmeğe çalıştığı “Panayır” şiirinin ilk dörtlüğünde “saatlerin (zaman demek istiyor galiba) yağmaladığı taze ömrüm” diyerek yarattığı memur, işçi, plaza çalı- şanı gerilimlerini açıp genişletmiyor. İkinci dörtlükte dünyayı “saçını evde boyamış kadınlar gibi öfkeli” olarak kabul edip iyi bir imge yakalayan Ergür mekânı devlet dairelerinden, sokaklardan, avm’lerden koparttığı gibi apartman dairelerinden de kopartıp son dörtlükte kuşlar ve avcı aracılığıyla doğaya dönüş yapıyor. Şiirin üç dörtlüğü de parça parça kalıyor, mekân soyutlanıyor. Ortaya mısra koyuyor, mısralarını birliğinden oluşacak atmosferi es geçiyor. “Üzüntüden” metinler arası göndermeleriyle zengin bir kitap. “Emin Değilim” şiiri ile Ergin Günçe’ye, oradan “Yaşlılık ve Tereddüt” şiiri ile Muzaffer Serkan’ a; “Mendil Koleksyonu” şiiri ile Mehmet Akif’e, oradan yine aynı şiirle Hakan Arslanbenzer’e selam çakıyor. Fakat, zayıf sesle verilen selamları, asıl metnin altında kalma tehlikesi içerisinde. Muzaffer Serkan’ın sevgilisinin parmaklarıyla oluşturduğu düğüm imgesini hatırlıyorum. Ergür ise düğümlerin dünyanın her yerinde aynı olduğunu söylüyor. Bunu gönderme olarak kabul edersek zayıf. Ne alakası var gönderme ile dersek Gökhan Ergür, Muzaffer Serkan’ın şiirine bile bile neden daha zayıf bir mısra ile meydan okuma cesareti gösteriyor. Anlamıyorum. Diğer göndermelerle ilgili de benzer kritiklerde bulunmak mümkün. Bir göndermeye daha bakalım. Gökhan Ergür “Korkma, Allah var” diyor. Biz “Korkma!”yı biliyoruz. Bu söz Peygamberimizin Ebubekir Sıddık’a hitabıdır. Peygamberimiz “Korkma ya Ebubekir, sen bizi yalnız mı sandın,” der. Akif ise “İstiklâl Marşı”nda o malum rivayeti, tek bir kelimenin, yani “Korkma”nın içerisine yükleyip yüksek bir sese ulaşır. Ergür ise iki mısra yukarıda “var” kelimesine kafiyeyi uydurabilmek için hem şiirinden hem gelenekten tavizler vermiştir. Bu kısa değerlendirmede söyleyeceğim son sözler: Gökhan Ergür’ün her şiirinde okur, altını çizebileceği birkaç mısrayla karşılaşabilir. Ancak kitapta okuru bir çember içine alabilecek yalnızca iki şiire rastladım: “Ali’nin Sustalısı”, “Acele Vesikalık”. İlk kitaplar şairin geleceği hakkında çok şeyler söylese de bazen ikinci hatta üçüncü kitabını beklemek gerekebilir. Peki, yazı bitti. Gökhan Ergür’ün ikinci kitabını bekliyoruz o zaman.

Selim Sina Berk

(Yazarımızın bu metni, Dil ve Edebiyat'ın 100. sayısından alınmıştır.)

8 Mayıs 2017 Pazartesi

DİL VE EDEBİYAT'IN MAYIS SAYISINDAN SEÇİLMİŞ MISRALAR

Türkiye Dil ve Edebiyat Dergisi, 101. sayısında günümüz şiirinin önde gelen şairlerinden şiirler yayımladı; ayrıca derginin bu sayısında da yetenekli gençlerin şiirleriyle karşılaşıyoruz. Bu birbirinden değerli şiirlerden bazı bölümleri sizler için seçtik. 

Cumali Ünaldı Hasannebioğlu 
"Batı’yla Üç Hesaplaşma"

Başka aşı tutar mı 
endemik 
çekirdekten sürüp gelen tomurcuğa 
bu gök, bu toprak, bu su 
ve bu leylî rüzgârda 
salım salım salınıp duran 
yeryüzü dağılmadıkça 

Hepimiz için bembeyaz 
bir ülkedir ölüm 
doruklarında hayatın yaşadığı 
tadılmadıkça 

Bir kuş 
kanatlarına kelep edip geceyi 
sessizce 
giriverdi yuvasına 
eşe koklaya 
toprağın hakkını vere vere 
rüyasına 
yürürken bir köstebek
(...)

Selim Sina Berk 
durup durup bakmayın göğe 
yıldızların altındayım Ben de 

Ruhum 
zarında fukaralık var senin bana denk geldin 
unutmuşsun kural bir: 
dinamit değilsen hapse düşmeyeceksin 
şimdi intihar yeter mi buradan kaçabilmen için 
kurşuna kafa atmak yüze peçe takmak denendi 
günde beş vakit ağza burna üç kere su verildi 
sen anlamazsın ruhum anlamazsın sen 
üzülür abdestli bedene doğrulan mermi 
(...)

Zafer Acar
Malezya MH 370

az gittim düşündüm uz gittim düşündüm
her şey eğriydi dere tepe düz gittim düşündüm
yoruldum kırlara uzanıp uyudum düştüm kalktım üşüdüm
ateş yoktu iki fikrin çatışmasından çıkan çıngıyla tutuşturdum otları
ısıttım donan yağmuru, erittim su olup akmak isteyen karı
gördüm yel değirmenlerini savaşları ve vahiy depremlerini
ölümler artık can almakta zorlanıyor Avrupada Amerikada
çünkü insan kalmadı namuslu yaşamak bitti
Malezya MH370 sefer sayılı uçağı gibi aklım başımdan uçup gitti
hava korsanı bir grup meleğin eline düşmüş olabilir mi (olabilir)
benden beni fidye diye isteyebilirler mi (isteyebilirler)
ya gelir de beni benden alırsalar bir işlerine yarar mıyım (bence yaramazsın)
adamdan hiç anlamayan sevgilim beni beğenip de alır mı (bence alır)
ne hoş değil mi (değil)
filozof yanım sorular sorar
arif yanım cevaplar
(...)

Mehmet Ali Genç
Cennetin Çocuklarıyız

Kan lekesinde gezdirdim ellerimi
bir yerlerde insanlık ölmüştü
sildim,
kan sıcaklığından oluşan,
alın terimi
katil diye yaftaladılar yüzümü

kıyamet kadar uzakta
benim istediğim dünya.

Cennette bir evsizdim o zamanlar da
insanlar itiliyordu bu dünyaya
meleklerin çarpıcı kanat hızında
suyun akış yönünü izledim,
kevser pınarında

Irkını böyle bilseydi adem
elmayı yermiydi bilemem
(...)

Volkan Arslan
Tetik

bir intihar kadar ağır hislerim
düşürmüşüm tetiği
tak!
.. diye bir ses yankılanmış boşlukta
namlu boşmuş
güm!
.. diye bir ses düşmemiş havaya
ve ben düşmemişsem kara toprağa
ne fark eder?
(...)

22 Nisan 2017 Cumartesi

ASIMIN NESİNE

Siz Mehmet Akif’i mi tasfiye edeceksiniz lan piç
Devletten çıkarabilecek misiniz devleti lan piç
Buradayız Necip Fazıl’ın mezarı başında
Nazım’ın ruhu da katıldı aramıza
Tankların tüfeklerinle gel bekliyoruz Allahına Kitabına gel
Uçaklarımız yok, kaçacak değiliz
Senin vardır atla gel 
Gel şeker verelim sana

Çok bekletme bizi lan piç
Bastonuyla Said Halim Paşa döver seni yoksa
Belki bir solcuyum ben belki bir faşist
Sana mı kaldı bu iş
Kimsin lan sen piç

Zafer Acar

30 Mart 2017 Perşembe

KADERDEN KADERE KAÇMAK

Birbirimizin neyi oluruz? Bu sorunun cevabını çok önemsiyorum, yardımınıza muhtacım, Allah rızası için cevap verin bana; kardeş miyiz, arkadaş mıyız, dost muyuz? Kardeşsek peşinen söyleyeyim, birbirimize sıkı bağlarla bağlı değiliz biz, Habil ile Kabil de kardeşti, bu kardeşlikten bize miras kala kala kan dökücülük miras kaldı. Arkadaşsak iyi, birbirimize yararımız da zararımız da belli sınırlar içerisinde kalacak, birlikte çay içip çok derinlere dalmadan sohbet edeceğiz ama karanlık çöktüğünde herkes yoluna gidecek. Dost isek karanlık çöktüğünde de beraber olacağız demektir, dertleşebileceğiz, sırrımızı paylaşabileceğiz, zor zamanlarımızda birbirimizin yardımına koşabileceğiz, dost olduğumuzu bilmenin verdiği gönül huzuruyla hareket edeceğiz. Bunların hepsinin hayatımızda yeri var fakat hiçbiri beni tatmin etmeye, ruhumdaki huzursuzluğu gidermeye, yeryüzündeki varoluşumu anlamlandırmaya yetmiyor. Kardeşliğin önüne set çekiyor, arkadaşlığa burun kıvırıyor, dostluğa temkinli yaklaşıyorum; çünkü ben kaderdaşlıktan haberdarım, aynı kadere sahip ve talip olmanın yüceliğini, yukarıda saydıklarımın çok üzerinde bir yerde olduğunu biliyorum. Bir soralım: Birbirimizin kaderi miyiz? Kaderdaş olmayı önemsiyorum çünkü birbirinin kaderi olan insanlar birbirlerinden kaçamazlar. Neden? İnsan kaderinden kaçamaz da ondan. Arkadaşlıklarımıza, dostluklarımıza, kardeşlik dediğimiz muğlak birlikteliklere biz kendimiz karar veririz; oysa kaderimiz Allah tarafından yazılmıştır. Ve insan, Hz. Ömer’in büyük bir bilgelikle söylediği gibi Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçar. Kaderimiz olana sahip çıkalım.

Aykut Nasip Kelebek