13 Mart 2015 Cuma

10’ KUŞAĞI ŞAİRİ AYKUT NASİP KELEBEK’LE SÖYLEŞİ: MÜSLÜMANLARIN TARİHİNE VÂKIF OLACAKSIN


Söyleşiyi Gerçekleştiren: Selim Sina Berk

aykut nasip kelebek ile ilgili görsel sonucu
Aykut Nasip Kelebek. 2010 sonrası şiirimizin gözde şairi. Belki de 10 Kuşağı diye adlandırılacak bir dönemin en çarpıcı isimlerinden biri. Gelenekle kurduğu bağlar onu İslami duyarlılıkla şiir yazanlara yaklaştırsa da Nasip Kelebek duyuş, hissediş ve söyleyiş bakımından birçok farklı yola yöneliyor. Aykut Nasip okurlarını şiirleriyle şaşırttığı gibi yazdığı eleştirilerle de gündem olan bir kalem. Kendisine ilk şiir kitabı Bana Hayran Olsana’yı merkeze alarak şiir ve eleştiri ile ilgili sorular sorduk. İşte cevapları.    
  
2013 Ekim’inde ilk kitabın “Bana Hayran Olsana”yı çıkardın. Konuşmaya kitabın başından başlayalım. Özgeçmişine de yazdığın gibi Türk Dili ve Edebiyatı mezunusun. Edebiyat bölümünde okumanın sanatçı üzerinde olumsuz etkileri olduğu söylenir. Sen neler yaşadın? Ne düşünüyorsun?

Edebiyat ortamımızdaki ezberlerden biri de bu: Edebiyat okumak, edebiyatçıya zarar verir. Şimdiye dek bunu çok işittim ancak kimseden de ikna edici bir temellendirme alamadım. Okulun şaire-yazara zaman kaybettirmek dışında büyük bir olumsuz etkisi yoktur ki bu da bütün bölümlerin, bütün işlerin ortak zararıdır. Hatta edebiyat, bu bağlamda tıp, hukuk gibi bölümlere kıyasla daha avantajlıdır; çünkü onlar kadar mesai istemez. Güçlü sanatkâr; başka hiçbir sanatkâra, akıma, kurum ya da yapıya pabuç bırakmaz. Ciddi bir tehlikeyle karşılaştığında da sanatı tercih eder; bu tehlike ister aile, isterse de geçim gibi hayati meseleler olsun. Açık konuşacağım, birkaç akademisyenin bir araya gelerek kurduğu bir bölüm, bana nasıl olumsuz etkide bulunabilir? Kaldı ki edebiyat okumanın bana birtakım katkıları olmuştur. Başka bir bölüm okumuş olsam hayatımın merkezine yerleştirdiğim edebiyatla doğrudan ilgisi olmayan bir alanda çalışacaktım. Elbette onun da başka açılardan faydaları olacaktı ama ben Türk Dili ve Edebiyatı’nı tercih ederek, zaten okumam gereken birçok kitabı, kavramam gereken birçok teknik hususu, Osmanlı alfabesini, amiyane tabirle aradan çıkarmış oldum. İşte ödevlerde Namık Kemal’in eleştiri anlayışından sorumlu tutuldum, Şeyh Galib’in şiirlerinden sınava girdim. Bu nedenle geriye baktığımda herhangi bir pişmanlık duymuyorum.

Şiirindeki simetri: “Bana Hayran Olsana”da beyitle yazdığın yedi şiir var, neredeyse kitabın yarısı. Dörtlüklerle yazılmış şiirler, çalışılmış kafiye ve redifler… Şekle çok mu önem veriyorsun?

Evet, biçim, en az içerik kadar önemlidir; hayatın diğer alanları gibi şiirin de kanunu budur. Benzetmelerle gidelim biraz: Mercedes dünya çapında arabalar üretiyor, peki niçin, arabalarını üst düzey özelliklerle donattıktan sonra bir de insanların gözünü alacak bir tasarım yaratmaya çalışıyor. Yahu bizim araba zaten saatte şu kadar yapıyor deyip ürünlerini sıradan tasarımlarla sunsa şimdiki itibarını elde edebilir miydi acaba? Hiç sanmıyorum. Dolayısıyla biçime çok önem veriyorum, ama bu, biçime de fazla önem veriyorsun, karşılığı verilebilecek bir hassasiyet değildir. Beyit, kıta gibi farklı birimleri denemek, biçim üzerine düşündüğümün kanıtı sayılabilir ama farklı birimleri deneyen her şairin biçime titizlendiğini de söyleyemeyiz.
Değişik nazım birimlerini kullanarak şiirlerimdeki tekdüzeliği kırmayı da amaçladım. Şiirlerde vazgeçmediğim husus, kafiye ve redif oldu. Bunlar olmadığında, istisnai biçimsel şiirleri dışta tutuyorum, şiirin şiir olmaktan çıkıp başka bir şeye dönüştüğünü düşünüyorum. Ama sadece kafiye ve redifin değil mısraların uzunluk kısalıklarını da göz önünde bulunduruyor, şiirin bana düşen bütün yönleri üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışıyorum. Bütün bunlarla birlikte, şiirde biçimle içeriğin uyumunu da gözetmek gerekir. Ancak bu bahiste de işi yalana, riyaya döken kimselerle karşılaştığımı söylemeliyim. Filanca şair diyelim, zayıf, dişe dokunur tarafı olmayan bir şiir yazıyor, diyorsun ki bu şiir zayıf; hayır diyor, şiirimde anlattığım adam zayıf karakterli, bu durumu böyle vermem gerekirdi. Niteliksiz şiirlerini bu tip gerekçelerle örtmeye çalışanlara karşı da dikkatli olmak gerek.

Şiirlerinde güncel olaylar önemli bir yere sahip. Amerika’nın Ortadoğu politikalarından şehirdeki yoksulluğa, sinema koltuklarından öğrenci akbiline…  Bunlardan biri de “Türkiye” şiirindeki kaçak elektrik meselesi. Elektriği kaçak kullananları içimizdeki Amerika olmakla “suçluyorsun”. Beyoğlu’nda Tarlabaşı’nda yaşıyorsun. Bu olayla ilgili yakından gözlem yapma fırsatın var. İçeriden bir ses olarak bu mevzuyu biraz açar mısın?

Şiirde güncellik, oldukça hassas bir mesele; güncelden bütünüyle uzak duran şairler var, bütünüyle güncele yaslanan şairler var. İkisinin arasında sağlıklı bir yol tutturmaya çalışıyorum. Güncele öcü gibi yaklaşanlar şiirin akıp giden hayatla bağlarını koparıyorlar, istiyorlar ki şiir sadece kadim temalara, binlerce yıldır var olan ifadelerle eğilsin; kitabım yayımlandıktan sonra senin de andığın akbil kelimesine bile takılanlar oldu. İkinci grup ise birkaç yıllık siyasi partiler, şarkıcılar, futbolcular hakkında şiir yazıyor; bunlar bırakalım on yılları üç beş yıl sonra bile nasıl okunup anlaşılacak, akıl ermez. Ben güncelin içindeki kadim duyguları, düşünceleri yakalayıp anlatmaya çalışıyorum. Şimdi bazı güncel olaylar var, sessiz kalmak mümkün değil; mesela Soma’daki maden kazasında resmi rakamlara göre 301 vatandaşımızı kaybettik, yani onların bizim gözümüzde 301 kelimelik değeri yoksa efendim insanlık, efendim hümanizm palavralarını bir kenara bırakalım. Ama kendi payıma, böyle bir felakete zaman ve mekânı bulanıklaştırarak yaklaşıyor, kazaya neden olan maden şirketine hakaretler yağdırmak yerine –ki bunu yapanlara da saygım var- bu olaydaki göstergeler üzerinden yitirmekte olduğumuz merhamet duygusuna yoğunlaşıyorum. Nitekim bu hadiseyi işleyen şiirimin başlığı da “Merhamet”tir. 
Sinema koltuğu “Gelişin Güzel” şiirinde geçer: “sinemada aramıza koyduğun o boş koltuğum/her yanımı kuşatan tenini koklayamıyorum” Bu, imkânsız aşkın modern mekânlardaki hissediliş biçimidir aslında.  
Kaçak elektrik meselesine gelince: Birey olarak, bütün kaçakçılar ve kaçakçıların karşısında olmak zorundayız. Şair ve yazarların sorumluluğu ise bu işte biraz daha fazla; çünkü bir yandan varoluştaki, insan ilişkilerindeki, tabiat, toplum ve devlet düzenindeki olumsuzlukları eleştirip diğer taraftan da kaçak göçek işleri meşrulaştıramazsın. “Türkiye” şiirindeki “kaçak elektrik kullananlar” ifadesi ise bütün kaçakçılar olarak düşünülmelidir; buna insan kaçakçılığı, silah kaçakçılığı vs. de dâhildir. Bunları birini olumlu gösterdiğinizde ise artık isteseniz de istemeseniz de diğerlerine de haklılık payı kazandırmış olursunuz; iş işten geçer yani. Şunu sormak lazım elbette: İnsanlar niçin kaçakçılığa yöneliyorlar? Mesela müreffeh ülkelerde de kaçakçılık bu kadar yoğun mu acaba? Yoksa bu yönelim bizim gibi nispeten yoksul ülkelere mi has? Devletin burada rolü ne? Bunların hepsi tartışılmalıdır. Asgari ücretle altı kişilik ailesini geçindirmek zorunda biri buna mecbur kalıyorsa onunla empati kurmak zorundayız, ama ekonomik durumu iyi olduğu halde tenezzül edenler için söylenecek çok fazla bir şey yok.

Siyaset ve medeniyet bağlamında yazıyorsun. 1991 doğumlusun. Bu konular için yaşının erken olup olmadığı ile ilgili ne dersin. Ayrıca beslenme kaynaklarınla ilgili bilgi verir misin?

Arif Nihat Asya’nın çok meşhur mısraını hatırlıyorum şimdi: “Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın” Çok güzel bir mısra bu, Necip Fazıl da Babıali’de Asya’yı epeyce hırpalar ama bu mısraa kıyamaz. Onun hakkını teslim eder. Her neyse, Fatih, 21 yaşında bütün bir siyaset/medeniyet merkezini fethediyor da, diyelim 21 yaşındaki bir şair niçin bu konuda iki satır yazamıyor? İşte -seni tenzih ederek söylüyorum, çünkü sen de şiirlerinde bu temalara eğiliyorsun-, günümüz insanının ufuksuzluğu. Vay efendim yaşın ne başın ne, e yirmime vardığımda elime silah verip davullarla zurnalarla askere yolluyorsun beni, ülkeyi savunmam için; silaha evet de kaleme niye hayır diyorsun? Zihinsel gelişimin fiziksel gelişime kıyasla daha yavaş olduğunu kabul edebilirim ancak 18’ine gelmiş bir bireyin toplum hakkında, devlet hakkında söyleyeceklerine kulak vermek gerekir. Tartışılmıyor, bizde meseleler doğru dürüst temellendirilmiyor. Edebiyat ortamımızda şöyle bir işgüzarlık var: Aşk şiiri yazarsın, “Rilke genç şaire der ki ‘aşk şiiri yazma’…”, siyasi şiir yazarsın “Daha yaşın ne…” Ne yazalım peki. Ben bunların hiçbirine aldırmadım, neyi nasıl istiyorsam öyle yazdım. Yaptığım iş iyidir kötüdür, bu ayrı; ancak gereksiz hesap kitaba girmedim. Bütün genç arkadaşlara da bu tavrı öneririm.
Şuna yanıyorum, başarısız insanlar bizi giderek edilgen bir toplum haline getiriyor. Üniversite öğrencisi, mezunu vs. edebiyat sevdalısı arkadaşlara neden metin üretmediklerini soruyorum, daha okuma sürecindeyiz diyorlar, arkadaşım okuma sürecin ölene kadar bitmeyecek, zaten bitmemeli de, ama yazma sürecine de başlaman lazım, bunlar birbiriyle kardeş işler. Zihnimin dolduğunu hissetmeliyim diyor kimi, e umarım zihnin dolduğunda vaden de dolmuş olmaz. Yakınlarda yazdığım bir şiirde “yazmalı yazmalı yazmalı yarın ölecekmiş gibi” diye bir mısra var. 
Beslenme kaynaklarımı geniş tutmaya çalıştım, evvela bizim şairlerimizi etraflıca okudum. Necip Fazıl’ın, Sezai Karakoç’un, İsmet Özel’in, Rasim Özdenören’in sadece edebi ürünlerini değil düşünsel metinlerini de büyük ölçüde tamamladım. Dünya romanı ve öyküsünü detaylara çok inemesem de üzerinde konuşacak kadar taradım. Bunların dışında, belki de en önemlisi, İslam tarihi ve düşüncesi üzerine epeyce yoğunlaştım. Bu topraklarda şair olma gibi bir derdin varsa, şahsi kanaatim, modern şiirimizi avucunun içi gibi bilecek, Osmanlı ve halk şiirini iyice tarayacak, Müslümanların tarihine vâkıf olacaksın. Öbür türlüsü ciddiyetsizlikten başka bir şey değil. 

Gelenek birçok boyutuyla şiirinde yer alıyor. Geleneğin ufku açan yönleri kadar şairi sınırlayan yönleri olduğunu söyleyebilir miyiz? Eğer böyle dersek sen nasıl bir süzgeç kullanıyorsun?

Geleneğin beni sınırladığını düşünmüyorum, bunda daha on altı yaşında Sezai Karakoç’un metinlerini okumam ve o metinleri benden çok daha evvel okuyup üzerine zengin ilavelerde bulunmuş Zafer Acar’ın talebesi olmamın büyük payı var. Gelenek, bugün, II. Yeni, İsmet Özel ve 80 sonrasının snop şairlerinin olumsuz etkisi nedeniyle yeterince değerlendirilmiyor işin aslına bakarsak. Geleneğe daha yakın görünen Müslüman şairlerde bile durum böyle. Şiirimdeki gelenek tadı, yukarıda konuştuğumuz biçimsel özelliklerin yanında bolca kafiye ve redif kullanmamla, imgeyi kuruş biçimimle, dinler tarihine göndermelerde bulunmamla da ilgili olmalı. Diğer bütün işler gibi şiirin de -en azından benim için- geleneksiz bir anlam ifade etmeyeceğini hissediyorum. Ama katı gelenekçilerin de karşısındayım, aruzla heceyle yazmıyorum, şiire bu ölçülerin seslerini taşımaya çalışıyorum. Süzgecim nitelik.

Gelenek derken buradan devam edelim. Kitabında “Kül” adlı bir şiir var. Bu şiirde İslami duyarlılığa sahip şairlerde görmeye alışık olmadığımız bir tutum seziliyor. Bu şiirinde Tanrı’yla kurduğun bağlantılar kısmen Turgut Uyar’ın “Arz-ı Hal” şiirini hatırlatıyor. Tepki alabileceğini düşünüyor musun?

16 yaşımdayken -2008- yaklaşık altı-yedi aylık bir süreç sonunda tamamladığım “Kül”, kitabın kronolojik olarak da ilk şiiridir. İslami bir aile yapısından-gelenekten gelmeme, Diriliş’ten beslenmeme rağmen ergenliğin de etkisiyle o süreçte birtakım varoluşsal iniş-çıkışlarım vardı. Anlaşılabilir bir şey bu. Nitekim bu bunalımlı ruh hali, “Kül”ün dışında gene o dönemde yazdığım “Anatomi Seansları”na da yansımıştır. Ancak bu bunalım, inançsızlığın değil yaratılmış olmaktan duyulan azabın bunalımıdır: “gökyüzüne üflediğin duman olmak varken/söyler misin neden/sigarandan düşmüş bir külüm/plastik yeryüzüne” Şiir kişisi, tek hâkimin kim olduğunu bilmektedir: “yakma beni tanrım kül etmek için/kül tablana kokum sinsin diye mi/beni ateşinden geçireceksin”. Bu azabı aktarış biçimine getirilecek itirazlara saygı duyarım, ancak 16 yaşındaki şairin masumiyeti bence ortadadır. 2009’da yazdığım “Modelist” ise duruşu daha da belirginleşmiş bir gencin şiiridir ki “Gözlerin yüzünün şah mısraı, gözlerin/Müslüman lalesiyse eğer Nedim’insin” mısralarıyla başlar. Şathiyelerde görmeye alışık olduğumuz türden mısralar, sadece “Kül”de değil kitaptaki “Our Eyes Collided And The Rain Started”, “Big Bang” gibi şiirlerde de görülebilir. Bu şiirlerde, yeri geldi Allah’ın hayatımızdaki yerine göndermede bulundum, yeri geldi ona dua, yeri geldi sitem ettim; bunların hepsinin yaşantımızda bir yeri var. Günlük konuşma dilimizde “Allah seni ne diye yaratmış” diye bir söz var, isyan değil de nedir bu? Ama anlamak lazım, neticede biz makine değiliz; duygularımız, sinirlerimiz, gelgitlerimiz olabilir. Şiirlerime bu bağlamda bazı mahfillerde eleştiriler yöneltildi ancak şiirlerimin arkasındayım. İnançlı bir şair olarak, kutsalıma laf etmem/ettirmem düşünülemez.  

İlk kitabı geride bıraktın. Sonrasında da 10’a yakın şiir yayımladın. İkinci kitap yolda diyebiliriz. Kitaptan sonra şiirinde bir değişiklik oldu mu? Böyle bir ihtiyaç veya baskı hissediyor musun?

“Bana Hayran Olsana” sonrasında sana ve sevgili kardeşim Abdullah İlhan'a da mazmunlar üzerine düşüneceğimi, bazı tarihsel kişi ve olaylara odaklanacağımı söylemiştim. Kitap sonrası ilk şiir olan “Son Model Şiir”de klasik edebiyatın önemli göstergelerinden “güneş” etrafında ilerlemeye çalışmış, “İnziva”da ise peygamberlerin vahiy öncesi inziva dönemini merkeze almıştım. Bunlar bir açıdan uzun şiir denemeleriydi, sonrasında hiç hesaplamadığım halde “Kederle Bela” ve “Kısa Peygamberler Tarihi” çıkageldi. “Kederle Bela”da Kerbela hadisesini yazıyorum, modern şiirimizde belki biraz da Ehl-i Sünnet’in katı savunucularının baskısı nedeniyle ihmal edilmiş bir alan Kerbela. Allah nasip ederse 10-12 bölüm yazmayı planlıyorum. “Kısa Peygamberler Tarihi”nde ise Kur’an’da sıklıkla geçen bazı peygamberleri günümüz hayatına uyarlamaya çalışıyorum. Bu iki deneme bir araya geldiğinde biçimsel kuruluş bakımından “Hadikatü’s Süeda”yı hatırlatan bir metin ortaya çıkacak.  
Kitaptan sonra şiirimde bir değişiklik olup olmadığını eleştirmenler tartışmalı, ama şiirimi değiştireyim diye bir baskı hissetmedim üzerimde; bu, akışına bırakılması gereken bir şey. Zaman içerisinde ben nasıl değişiyorsam şiirim de değişecektir. Şunu beklemesin kimse: 2013 Ekim’de kitap çıkaracağım ve Kasım’da yazdığım şiir de bambaşka bir şey olacak. Böyle bir sanat algılayışı yok. Hangi şairin her kitabı birbirinden apayrı?

Eleştiri de yazıyorsun. Takip ettiğim kadarıyla daha çok şiir üzerine. Eleştirine konu edeceğin şiir ve şairleri, neleri göz önünde bulundurarak seçiyorsun? Bu soruya ek olarak ülkemizde sağlıklı bir eleştiri ve eleştiri kurumu olduğunu düşünüyor musun?

Aksilik olmazsa, birkaç sene içinde şiir eleştirilerimi bir araya getiren bir kitap yayımlayacağım. Bu kitaptaki metinlerin bir kısmını Yedi İklim ve Dil ve Edebiyat’ta yaptığımız özel dosya ve sayılar için yazmıştım; Kâmil Eşfak Berki, Haydar Ergülen, Cumali Ünaldı hakkındakiler böyle. Bir kısmını Dil ve Edebiyat Şiir Yıllıkları için kaleme aldım; bunlar daha çok genç arkadaşların kitaplarıyla ilgiliydi. Hatırı sayılır bir kısmını da bizzat kendi tasarrufumla hazırladım; bunlar da ağırlıklı olarak değerine inandığım çağdaşlarım hakkındaydı. Aslında tıpkı şiir gibi bazı şiir eleştirileri de kendini dayatıyor, mesela bunu daha birkaç ay evvel Akif İnan’ı yazarken hissetim. Şiir kitaplarını okurken çok sayıda not almıştım, bir de İnan hakkında doğru yanlış birçok değerlendirme yapılmakta olduğunu düşününce artık kendimi yazmak zorunda hissettim. Bazen de bir ilk şiir kitabının abartılı yorumlarla karşılandığını görünce yanılgıları gidermek adına kaleme davranıyorum.
            Toptancılık yapmamak lazım, dergilerde zaman zaman nitelikli eleştirilerle karşılaşıyoruz, ancak bunun genele yayıldığını söylemek zor. Birçok yazar eleştiriyle tanıtım metninin ayrımına varabilmiş değil. İnsanlarla iyi geçinme kaygısı da eleştirimizi duraklatıyor. Bir de tembellik var tabii, çok tembeliz; yazmakta da yazdıklarımızı kitaplaştırmakta da. Şiir ve eleştiri kitabını basacak yayınevi bulmanın ne zor olduğunu biliyorum ama bu bir bahane değil, kimse yayımlamıyorsa oturup kendin yayımlayacaksın.    
           
Sen de okumuşsundur, bilirsin. “Güvercin Curnatası”nda Hilmi Yavuz gibi isimler Cemal Süreya’ya çağdaş dünya şiiri ve şiirimizin dünya şiiri karşısındaki yerini soruyorlar. Cevaplardan da anlıyoruz ki Süreya olaya vâkıf. Bugün teknolojik imkânlar gelişti, kaynaklara ulaşmak çok kolay. İngilizce bildiğini de düşünürsek ne ölçüde çağdaş dünya şiirini takip ediyorsun?

İngilizceyi belli bir seviyeye getirsem de henüz bir metni sözlük yardımı olmadan okuyup anlayabilecek düzeyde değilim. Baudelaire sonrası Batı şiirini iyi okuduğumu söyleyebilirim. Çeviriler üzerinden günümüz dünya şiirini takip etmeye çalışıyorum. İngilizceyi geliştirme ve başka birkaç dil öğrenme hayalim var, bakalım. Şu sıralar önceliğim, başlamış olduğum uzun şiirler ve eleştiri kitapları. Bunları tamamladıktan sonra dile ağırlık verebilirim. Ancak bunca koşuşturma, plan proje içerisinde nasıl olacak, bilmiyorum.  
1960’lara kadarki nesiller, istisnalar dışında kaliteli eğitimlerden geçmişler ve en az bir dili iyi derecede biliyorlarmış. Onların, mesela senin de andığın Cemal Süreya’nın, yabancı şairleri Türk gibi içselleştirerek andıklarına birçok defa şahit oluruz. Birçoğunun kitap oluşturacak kadar çeviri yaptığı da malumumuz. Süreya ile beraber Sezai Karakoç, Can Yücel, Hilmi Yavuz vs. Bir önceki kuşaktan da Orhan Veli akla geliyor hemen.
Dil öğrenmek, hele şairler gibi doğrudan dille uğraşan sanatkârlar açısından çok faydalı bir süreç. İngilizceye eğildikten sonra kendi dilimi ve giderek dilin kendisini daha iyi tanıdım.

8 Mart 2015 Pazar

DİRİLİŞ POSTASI, BİR POSA MIDIR!..


diriliş postası ile ilgili görsel sonucuDüşünün ki ben, gündemden habersiz yaşayan münzevi bir adamım, evden işe işten eve gidip geliyorum; dedikodudan uzak, çoluğu çocuğuyla ilgilenmeye çalışan bir aile babasıyım. Bakın, bu tasvir hoşuma gitmedi değil, çünkü bu imitasyon çağında en güvenilir yer evdir. Düşünün ki evvelden beri Sezai Karakoç’u çok seven bu adam, mahallesindeki gazete bayiinin önünden geçerken dörde katlanmış bir vaziyette Diriliş’i görüyor, heyecanla eline alıyor, gazeteyi açıyor, Postası’nı görünce bunun bir posa olduğunu hissediyor, sayfaları karıştırınca bu hissediş bir kesinliğe dönüşüyor. Emin olun, bu durumu yüzlerce kişi yaşamıştır. 
            Konuyla ilgili birçok komplo teorisi üretebiliriz ama buna gerek yok, çünkü ortada can yakıcı bir gerçeklik var, o da Diriliş isminin kullanılmaya ve tüketilmeye çalışılmasıdır. Biliyoruz ki İslam davasının kahramanlarından olan Diriliş, öldürülemez. Ona zehir olmaya çalışanlar, bir panzehir olan Diriliş’in içerisinde kaybolurlar ancak. Bunun farkındalığıyla içimiz rahat. Ama Diriliş’e intihar saldırısında bulunan Hakan Albayrak gibi kardeşlerimizi uyarmak isteriz: Yanlış yerde mevzileniyorsunuz. İşte, ilk tepkiler:                              
            Mustafa Yürekli: “Her şeye el atıyorlar… İçini boşaltmadıkları bir şey kalmadı. Ne çok tüketiyorlar. Tükettikleriyle övünüyorlar. Diriliş öyle sıradan bir kelime değil, Sezai Karakoç'un imzası adeta... Siyasi parti kurulmuş adına. Sen "Diriliş" kelimesini alacaksın, yanına postası kelimesi koyacaksın... İzin istemeye, haber vermeye ne gerek var… Diriliş'i götürüp iktidarın davulu yapacaksın...”                                                                         
            Yüksel Kanar: Şu, aslında paçavradan ibaret olan DİRİLİŞ POSTASI gazetesi, dış görünüşü ve seçtiği adla gerçek Diriliş’i çağrıştırmak üzere çıkarılıyor. Dolayısıyla DİRİLİŞ'in içini boşaltmak isteyenler tarafından yapılan planlı bir hareket olduğu kesin. Müslüman duyarlığı taşıdığını iddia eden bu zavallıların İslam’ın yüzakı ve savunucusu bir insana yaptığı bu zulüm alınlarına kara bir leke olarak yapışacaktır. Sezai Karakoç'un yaklaşık 60 yıldır üzerine titrediği ve her türlü şaibeden koruduğu tertemiz bir düşünceye isim olmuş Diriliş'i, iktidarın borazanı bir paçavraya dönüştürmek, hiçbir ahlâka, hak ve hukuka, vicdana sığmaz. Sezai Karakoç'u yalnız ve savunmasız sanmamalıdır kimse. Onu önce Allah koruyacak, sonra da biz sonuna kadar savunacağız. Bu olay aynı zamanda Üstad Sezai Karakoç’un gazeteyi çıkarmak için hazırlandığı bir zamanda meydana geliyor.  Fındıkzade'deki yeni yerine DİRİLİŞ GAZETESİ VE YAYINLARI yazısı 3 ay önce yazıldı. Hem de dev bir tabela üzerine. İnşallah çıkacak da. Ve gazete çıktığında zaten bunlar yerle bir olacaklar. (…) Müslümanların mağdur edildiği 28 Şubat gibi kara bir günün seçilerek böyle bir gazete çıkarılması, Diriliş'e karşı yapılan yeni bir darbedir.” 
            Yukarıdaki yazar arkadaşların sözlerini, kimileri fazla ağır bulabilir ama gazetesine böyle bir ismi veren biri, elbette bu tepkileri bekliyor, göğüslemekte zorlanmıyordur. Ortalama zekâ, somutlanmayan bir mevzuu anlamakta zorlanır. Şimdi, bir mimar çıkıp Süleymaniye’nin yanına baraka eklese, ‘Süleymaniye’yle birlikte bu yapı benimdir’, diyebilir mi. Diriliş, düşünce dünyamızın Süleymaniye’si gibidir. Yanına Posta koyan biri, yeni bir mefkûre mi peyda etmiş olur. Yüksel Kanar’ın belirttiği gibi Diriliş Gazetesi’nin çıkma arefesindeki bu girişim, manüpilasyon değil midir. Ne yapsın şimdi Üstat Sezai Karakoç, 60 yıllık bir düşünce patentini değiştirip kendisine başka bir isim mi arasın.
            Hakan Albayrak’ın şimdiye kadarki yaptıkları ve iyi kötü edindiği adı, zan altındadır. Niçin kendine bu zararı verdi, anlamak zordur. Eğer bu talihsiz adla çıkarmasaydı gazeteyi, mesela hadi isim bulamamışlar, bir isim verelim onlara, Uyanış Postası deseydi, daha bir anlamlı olur, bu polemiklerin içine düşmezdi ve onu samimi bulur, okurduk; biçimsel olarak gayet şık bir gazete çünkü. Avrupai tarzda, az resimli, düşünce üretmek derdiyle çok yazılı sanki. Fakat gazetenin uzun ömürlü olmayacağı apaçık, Sezai Karakoç’la az buçuk ünsiyeti olan aklıselim birinin burada yazacağını sanmıyorum. Cahit Koytak’ın varlığını anlamakta ise zorlanıyorum. Zayıf kadrolu hiçbir yayın uzun ömürlü olamaz. Gazetenin, Yeni Şafak’tan, Star’dan, Akşam’dan işlevsel açıdan bir farkı yok. İslami düşünceden geldiğini bildiğimiz yazarlar, İslam’ı değil kişileri savunuyor, apaçık politika yapıyor. Bir de şunu sormalıyız: Bomboş çıkan onca İslami çevre gazetesi varken böyle bir gazeteye ne gerek vardı? Ayrı bir baş çekme, iktidarda bir yerlere gelme derdi midir bu? Ben iktidarı onlardan daha çok överim, savunurum, benden daha iyi methiyeci yok yarışı mıdır? Tayyip Bey, İslami kesimin menfaatçileri tarafından kullanılıyor. Gerçek sevenleri tarafından ise uzaktan uzağa dualarla kollanıyor. Üstat Sezai Karakoç’u kırarak kimse Tayyip Bey’in gözüne gireceğini sanmasın, o göz onlara kapanır.
Bir de Türkiye Cumhuriyeti hukukuna göre Hakan Albayrak, haksız bir şey yapmamışmış, lakin Üstat Sezai Karakoç’un bir tek ilahi adaletin huzuruna çıkacağını unutmamak lazım. Düşünün, Üstatla Mahkeme-i Kübra’da karşı karşıyasınız. Kazanma şansınız var mıdır acaba.
Diriliş Postası bir yalan gibi duruyor karşımızda, bizi yılan gibi sokuyor. Canımız acır elbette. Yıkılmamış bir kale var: Diriliş. Onu savunacağız elbette. Biz, yeni nesiller buradayız, Sezai Karakoç’un uzun ömrüyüz.
              
Zafer Acar

1 Mart 2015 Pazar

EYÜP'TE "DERGÂH" HAKKINDA KONUŞULACAK


DERGAH TTK ile ilgili görsel sonucuSeyfettin Ünlü, Zafer Acar ve Aykut Nasip Kelebek, 4 Mart Çarşamba saat 19.30'da Eyüp'te Cafer Paşa Medresesi'nde; Milli Mücadele yıllarında Yahya Kemal ve Yakup Kadri gibi ustalar öncülüğünde yayımlanan Dergâh dergisi hakkında konuşacaklar. Programa bütün edebiyat severleri bekleriz.