14 Nisan 2014 Pazartesi

CEMAL ŞAKAR DİL VE EDEBİYAT DERNEĞİ'NDE OLACAK


Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği Gençlik Komisyonu, yazarları okurlarıyla buluşturmaya devam ediyor.18 Nisan Cuma saat 18.30'da usta öykücü Cemal Şakar'ı ağırlayacak ve yazarımızla son öykü kitabı "Portakal Bahçeleri" bağlamında bir söyleşi gerçekleştireceğiz. Derneğin Eyüp'teki genel merkezinde düzenlenecek programda, misafirlerimize "Portakal Bahçeleri" de armağan edilecektir. Bütün öykü severleri bekliyoruz.

13 Nisan 2014 Pazar

YEPREM TÜRK "DİL VE EDEBİYAT DERNEĞİ"NDEYDİ


Cuma akşamları Dil ve Edebiyat Derneği’nde çeşitli yazarlarla edebiyatımız hakkında sohbet ediyoruz. Yazarların kitaplarının hediye edildiği bu hoş sohbetimize herkesi bekliyoruz.
Geçen hafta konuğumuz olan Yeprem Türk’le Türk Edebiyatı, Dünya Edebiyatı ve kendi kitapları hakkında konuştuk.
Yeprem Türk ocak ayında Kuruluş dergisini çıkarmaya başladı. İki aylık çıkan derginin ikinci sayısında (mart-nisan) Kuruluş Dergisi Yayınları’ndan (KDY) Yeprem Türk’ün imzasını taşıyan üç kitap okurla buluştu. Yeprem Türk’le dergi çıkarmanın zorlukları, hoşnutlukları, bir dergide bulunması gereken nitelikler, günümüz dergileri ve daha birçok edebiyatla ilgili konular konuşulup tartışıldı.
Program Zafer Acar, Aykut Nasip Kelebek, Abdullah İlhan ve Selim Sina Berk’in etkili; Merve Balcı’nın akademik perspektifle sorduğu sorularla devam etti.
Dergicilikte rakipleşmenin gençlerin yetişmesini engellediğini düşünen Yeprem Türk dergilerin yazar yetiştirmesi gerektiğinin altını çizdi. Şairin ‘’Bazı dergiler, şöhret olma umuduyla köyden büyük şehre gelen bir kızın düştüğü bataklık gibi şair-yazarları bırakmıyor. Bu durum şairi başkalaştırıyor ve bazı gençler bu yüzden harcandı.’’ şeklindeki ifadeleri bugünün dergilerine endişeyle bakmamıza neden oluyor.
Şiirin tarihsel gelişimini değerlendiren Türk bundan sonraki on yılın şiirde sadeleşme dönemi olacağını hatta bu dönemin başladığını düşünüyor.
‘’Bazı dergiler temellerini bir fikre dayandırıyor. Dergi fikre dayandırılmamalı, bu arkadaşlar sürekli bir kahraman peşinde, kahraman bulamıyorlar ama bulmak zorundalar.’’ diyen Türk Mehmet kahramanının milletten çıktığını düşünüyor.
Bazı şairlerin iyi şair olmadığı ama hoş insan olduğu için edebiyatta var olduklarını dile getiriyor.
Şiir yazmada hız kavramına da değinen Türk ‘Hız yaratıcılığı olumsuz etkiler, yaptığımız işlerin tadına varamayız, söyleyeceklerimizi ışık hızıyla değil eşek hızıyla söylemeliyiz’ diyor.
İmge ve metafizik kavramlarına da değinen Türk ‘imge ve metafizik; yoga yapan sakallı Çinliyle Müslüman hacı, ikisi de dışarıdan aynı görünüyor, ama yakına gidince çok farklı, imge ve metafizik de öyle’ diyor.

Son olarak Yeprem Türk, şiiri kırk beş yaşında bırakacağını ve on yılının kaldığını söylüyor.  Sohbetimizi böylece bitiriyoruz.

Turgay Demirel

8 Nisan 2014 Salı


TDED (2013) YILLIĞI BAĞLAMINDA:
SOLCU KILIKLI SEKÜLERLERE BİRKAÇ SÖZÜM VAR


Hazırdım, gardımı almış bekliyordum, bana yönelik saldırılar olacağı muhakkaktı, çünkü tekkede miskin miskin oturmuyor, iş yapıyordum, taşa alışmalıydım. Benden önceki nitelikli yıllıkların başına gelenleri biliyordum.
Evet oldu, hem de körlemesine saldırılar oldu, körle mücadele kolaydır, dolayısıyla onları zorlanmadan püskürttüm. Zekâdan yoksun, gelişigüzel yazılarla çıktılar karşıma, ne makale disipliniyle ne denemeyle. Nefislerinden taşan adi sözler etti ruhsuzlar. Tabii ki bunlardan bazısına cevap vermedim. Sosyal medyanın sokak aralarında dolaşan karalamalar ise kulağıma çalındı, gözüme muhatap bile olamadı. Kimi vakit de adam sandıklarımızın taarruzuna uğradık, zannımızda yanıldığımızı okurumuzla paylaşmak zorundaydık. Yazdık.      
Bilinler bilir, huysuzluğu huy edinen kişiler, etraflarına rahatsızlık verdikleri oranda var olduklarını, boşlukta yer kapladıklarını sanırlar. Edebiyatımızdaki bu tiplerin çoğunluğunu, ya Marksizm’den ya da İslami camiadan kopmuş, sekülerizmin ağına düşmüşler oluşturuyor; böyleleri, bar kültürünü, keyif yapmak adına sokağa, meydanlara taşımaktan beis görmez, yeter ki her şey eğlenceye dönüşsün.
Gezi Parkı’ndaki o iğrenç görüntüler bende hâlâ canlılığını koruyor, ancak bir kadavra kadar canlı. Adeta tuvalette namaz kılan sözde İslamcıların ise hali daha vahimdi. Bir Beyoğlu sakini olarak kendimi, karakterlerin öldüğü, tipin türediği, her şeyin deformasyona uğradığı bir post-modern romanın ya da Tarantino filminin içinde bulmuştum. Böyle bir romanda veya filmde rol almak istemedim ve istemem de. Bir şair-yazar olarak düşüncelerimi özgürce belirttim. Öngörülerim vardı, okurumla paylaştım. Buna bile tahammülü yok, özgürlük-özgürlük-daha fazla özgürlük diye meydanlara dökülen Gezi militanlarının (!). Tek dert şu: onlara mutlak özgürlük verilecek, katılmayanların ise her mecrada sesi kesilecek. Bunu ise anarşizmle elde edecekler. Kapitalist abileri onlara, bazı vaatlerde bulunduktan sonra böyle emretmiş. Dünyanın her ülkesinde, kârdaki payı düşen karteller, söz tutmayan siyasi iktidarın kulağını çekmek için illegal örgütleri destekler ve beyni yıkanmış gençleri sürüler halinde meydanlara dökerler. Modern dünyanın savaş taktiğidir bu. Gezi olaylarına böyle baktım ve yıllıkta bazı yorumlar getirdim. Gökçenur Çelebioğlu adlı facebook kullanıcısı yorumlarıma katılmadığını belirten, hedef gösterici bir paylaşımda bulunmuş (28 Mart 2014) ve şu cümlelerimin altını çizmiş: “Gezi Parkında özneler yoktu, belki sözde özneler vardı. İşte üzülerek söylüyorum, sol kesimin hemen bütün dergileri, öznelleştikleri oranda Gezi olaylarının nesnesine dönüşmüştür, belki de azılı düşmanları olan emperyalistlerin tuzağına düşmüştür. Bu ihtimale kesin olarak kim hayır diyebilir. Gezi olayları, birikmiş bir öfkenin samimi tepkisidir diyenlere ise hiçbir öfkenin ülkeye zarar vermeye hakkı yoktur, demokratik ülkelerde kin, sandığa kusulur ancak, derim.” Ciddi bir meseleyi kahve muhabbetine dönüştüren bazı isimler ise şöyle: Nihat Ziyalan, Sina Akyol, k. İskender, Betül Tarıman, Fuat Çiftçi, Baki Ayhan T., Emel İrtem. Yazık dedim, sağ duyuya da sol duyuya da yazık. 
Gökçenur Çelebioğlu, hazırladığım yıllığı ve bahsi geçen yazımı şöyle sunuyor: “Hayatımda hiçbir kitabı çöpe atmadım. Dedem üstüne Allah yazacak kadar kağıdı atmak günahtır derdi. Ama, ekte gördüğünüz sayfa 39'u okuduktan sonra Zafer Acar tarafından hazırlanan Dil ve Edebiyat Dergisi Şiir Yıllığı adlı 609 sayfalık ağaç ısrafını çöpe attım. Yıllıkta yer alan sevgili Nihat Ziyalan Sina Akyol Gültekin Emre Tahir Abacı Salih Bolat Betul Tarıman Bahadır Bayrıl Küçük Iskender Baki Ayhan gibi isimlerden de özür diliyorum. Yıllıkta yer almamanın ferahlığıyla soruyorum bu isimler bu yıllıkta yer almak istiyor mu (hiç sanmam aksine çok şaşırırım) istemiyorlarsa bu, şairlerin katlanmak zorunda olduğu bir kader midir?” Bu ahlakdışı tavrı, Marmara Edebiyat’ta doçent titriyle bulunan, sözüm ona genç yetiştiren şair arkadaşımız (!) Baki Ayhan T. nasıl da destekliyor: “Sevgili Gökçenur, birbirimizi tanıyoruz, elbette bu pespaye sözlerin geçtiği sayfaları da içeren bir yıllık/antoloji/seçki'de yer almak istemezdim. Üç yıl önce Hakan Arslanbenzer hazırladığı yıllığa ‘Ne Güzel Olur’ şiirimi koymak için izin istediğinde ona şöyle demiştim: ‘Yıllardır derginde, sitende bana yapılan hakaretlere gıkını çıkarmadın, hatta onlara zemin hazırladın. Senin hazırladığın bir yıllıkta yer almak istemiyorum.’ Zafer Acar ise ruh sağlığından ciddi kuşku duyduğum bir imza. Hâlâ 1970'lerde kalmış militanca bir kafası var. Kafasında yarattığı fakat gerçekte var olmayan bir evrende yaşıyor. Sorsaydı aynı cevabı ona da verirdim. Bundan kuşkun olmasın... Kitabı çöpe atmakta da son derecede haklısın. Ben de bana karşı imza toplayan yeteneksiz ve kifayetsiz çetecilerin onlarca kitabını gözümü kırpmadan çöpe yollamış, bunun macerasını hem Mühür'de yazmıştım. (Yenilerde yayımlanan KIRMIZI KALEM KUTUSU kitabımda da yer alıyor o notlar.) Bazı kitapların yeri çöpse, çöptür!” Sevgili okur, sizce böylesi bir tavır, psikiyatr gerektirmez mi, zavallı kitaplara karşı böylesine militanca davranmak erkekliğe sığar mı, varsa yüreğin onları yazanların karşısına çık. Bir de hem şairsin hem eleştirmen hem bir edebiyat fakültesinde hocasın Baki Ayhan T., edebiyat çevrelerini ve Marmara Üniversitesi’ni utandıracak bu açıklamaları nasıl yaparsın, hiç mi çevrende seni eleştiren, seni doğruya sevk eden arkadaşın yok, olmaz tabii, eleştirilmeye katlanamayan bir eleştirmensin anlaşılan, egosantrik bir şair, sirkesi küpüne zarar bir küp, bir tip. Bireysel tarihin yok bence, Batıya angaje ataların gibi hafızasızsın aynı zamanda, geldiğin yere düşman, yediğin tabağa... İslami çevrenin çıkardığı Yeni Sıla’daki toy halini unutmadık, ülkücü geçmişinden kopmuş, faşizan olmuşsun, gördük. Güya anti-kapitalistsiniz, Yapı Kredi Bankasının imkânlarıyla çıkardığın yıllığa sosyalist arkadaşların nasıl da tıkışmıştı, alınmadıklarında ise meydanlara dökülmüş, seni yuhalamışlardı. Niçin, bir bankanın desteklediği yıllığa girebilmek için. Sizi gidi sahte anti-kapitalistler sizi, yutmadık, çünkü Marks’ı sizden daha iyi anladık.
Bir de kendi çevrelerinde çıkan yıllıklar mükemmelmiş, en büyük şairler ve eleştirmenler kendicikleriymiş, ah biri çok iyiymiş, diğeri harikaymış… ama öteki İslami camianın yıllıklarıymış, Hakan Arslanbenzer ve Mustafa Aydoğan gibi isimler kesinlikle onların eşsiz yıllıkçılarıyla karşılaştırılamazmış, şeklinde her biri birbirine dev aynası olmuş, bakıp bakıp övünüyorlar. Övülmeyen kişi, övünür elbet.   
Öte yandan, bana sormadan yıllığına benim şiirimi aldın Baki Ayhan T., sağol, sevindim, senin gibi istemem yan cebime koy, demedim. Beni yıllığına alan ne sen ne Mustafa Fırat ne Mustafa Aydoğan ne Hakan Arslanbenzer ne de diğerleri arayıp şiirimi almak için izin istediler. Uyarsaydın beni Baki Ayhan T., 2012’de de yıllığa almıştım seni, uyarsaydın, bu yıl almazdım. Bildiğim kadarıyla iletişim çağında yaşıyoruz.  
Gökçenur Çelebioğlu, yandaş arıyor, buldukça seviniyor: “Arkadaşlar adını andığım değerli şairlerden yazdıklarımı görme şansı bulup da yanıt verenler hep aynı fikirde. Yanıt vermeyenlerin de öyle olduğuna eminim. Benim tepkim bir yandan sizi (bizi) hayat görüşlerimizden, haklı ve adil mücadelemizden dolayı aşağılarken bir yandan imza ve şiirlerimiz üzerinden para ve itibar kszanma, isimlerinizi kendi isimleriile yanyana koyars isimlerinizden onurlanma çabasına Zafer Acar'ın. Gezi'den sonra hiçbir derginin, hiçbir antoloji ya da yıllığın bunu yapmasına (elimizden geldiğince) izin vermemeliyiz” İşte hayalperest, egosantrik ve karşıt görüşe tahammülsüz, özgürlük düşmanı bir tavır daha. Kör gözlerin gör olsun, diyorum bu arkadaşa, eskiden olduğu gibi kalbin en saf hali şiir, nicelik bakımından da artık İslami camianın kanında dolaşıyor. Niteliğimiz ortadaydı: …Şeyh Galip, Mehmet Âkif, Yahya Kemal, Necip Fazıl, Sezai Karakoç… çırpınmanız boşuna, kafayı üşütmemek adına, şiirimizin çevresine oturun, ısının derim. Hırçınlık yapmak, sizden daha iyisini görmezden gelmek, sizi bir âmâdan çok daha fazla kör eder, kalp gözü diye bir şey var çünkü, sizde olmadığı için bilmezsiniz. 
Nihat Ziyalan ise diyor: “bu yıllıkta şiirim olduğunu şimdi okudum. izin alınmadan ve telif ödenmeden alınmış bir şiirdir. parayla satılan yıllıkları hazırlayanlar telif ödemek, en azından izin almak zorundadır. dergi eki olarak verilen yıllıklara sözüm yok. desteklerim.” Demek ki bizi destekliyor Nihat Ziyalan, çünkü yıllığı Dil ve Edebiyat dergisinin armağanı olarak dağıttık. Bundan ne para kazandık, ne nam. Bizimki kültür emekçiliği, sizinki ne solcu kardeşlerim, saldırmak ve emeğe saygı duymamaktan başka. Pardon, sekülerdiniz değil mi siz. Üstünüze alınmayın solculuğu, biliyorum beğenmezsiniz.
Yarası olan gocunur derler ya, bilmem nedendir Baki Ayhan T. de bir yara gibi kaşınıyor, üstelik ruh sağlığımdan da ciddi kuşkular duyuyormuş, o halde şahsıma yönelik sözlerine dikkat etmesi gerekmez mi.

Not 1: Buradan sesleniyorum: TDED yılığına girmek istemeyenler şimdiden bana bildirsinler.


Not 2: Alıntılardaki tashihler, yazarlara aittir.


Zafer Acar


31 Mart 2014 Pazartesi


ROMA DEĞİL BURASI:
ASLA BRÜTÜSÜN YANINDA YER ALMAZ MÜSLÜMAN HALK

Bu yazının başına yarın otursam daha iyi olacaktı aslında, gerilim dolu bu seçim süreci herkes gibi beni de yordu, ama yazma arzusunu ertelemek duygu ve fikrin canlılığını azaltıyor.
Genel seçimlerden daha şedit bir yerel seçim yaşadık, parti liderleri meydanlarda, tv ve muhtelif mecralarda konuştu. Konuşmaktan çok, muhalefet partileri, iktidara hakaret soslu iddialarla saldırdı, adeta sözler yumruk oldu, meydanlar ring, ama hayır kural yoktu, her türlü kesici silahın kullanıldığı bir arenaya dönüştü, içten ve dıştan gladyatörler (etimolojik bakımdan inceleyelim: gladyo-terörler) birleşti ve tek başına mücadele veren Tayyip Erdoğan’ı alt etmeye çalıştı, ayakta kalan yine halkın duası (somut karşılığı oy) ve hakkın iradesiyle Tayyip Erdoğan oldu. Öte yandan Brütüs’ün hançer yarası, öldürücü olmadı, yaradan beslenmek isteyen ruhları muhalif mikroplar ilaçlandı, iktidarın bünyesi sanıldığından daha sağlamdı çünkü.

Bu Brütüs de kim oluyor, diye sormayacaksınız herhalde. Yine de  her ihtimale karşın benzetmemizi tam adresine gönderelim: Gülen cemaati, hâlâ örgütü demek istemiyorum, tabanı seviyoruz, savaş davulları çalıyor, uyanıp saf değiştirmeliler artık, vatan için, millet için, din için.
Ayrıca Gülen cemaati, öyle sanıldığı gibi sevilmiyor, çünkü kendi dışında kalan Müslümanları gerçek Müslüman olarak görmüyor, bir nevi biat istiyor, işte gördük, iktidar dışı kalan Gülen cemaati, Ak Partiye daha fazla oy kazandırdı.
Kafirler, karanlıktır ve zaten birbirlerine güvenmez, kardeş gözüyle bakmaz, temkinlidirler hep, iki yüzlülük bile sökmez orada. Biz öyle değiliz işte, Müslüman'sak birbirimize de iman etmek zorundayız. Bu yüzden fitne daha çok, Müslümanlar arasında çıkıyor. Öte yandan, münafıkları teşhir etmek ise kolay değil. Her şeyiyle sizin gibi, hatta sizden daha sizin gibi, siz onun gibi gösterişli namaz kılamazsınız, oruç tutamaz, vaiz olamaz, ağlayamazsınız. Güçlenen Müslümanlar içerisine münafıklar her dönemde sızmıştır. Medine’de tek tükken münafıklar asıl Mekke’nin fethinden sonra artmıştır. Peygamberimizi büyük bir hüzne gark eden, eşi Hz. Aişe’nin iffetine yönelik dedikoduları, iftiraları hatırlarsınız, bu mevzu, tarihe “İfk Olayı” diye geçmiştir. Münafıklarla baş etmekte zorlanan peygamberimizin ve bu günkü konjonktürde hepimizin yardımına ayetler koşmuştur: “O İftirayı çıkaranlar, içinizden küçük bir gruptur. Siz o iftirayı kendi hakkınızda fena bir şey sanmayın, bilakis o sizin için hayırlıdır. O iftiracılara gelince, onlardan her birinin, kazandığı günah nispetinde cezası vardır. Bu yaygaranın elebaşılığını yapan şahsa ise cezanın en büyüğü verilecektir. / Siz ey müminler, bu dedikoduyu daha işitir işitmez, mümin erkekler ve mümin kadınlar olarak birbiriniz hakkında iyi zan besleyip: ‘Hâşa, bu besbelli bir iftiradan başka bir şey değildir!’ demeniz gerekmez miydi? / O iftiracılar dört şahit getirselerdi ya! Şahitlerini getirmediklerine göre, onlar Allah katında yalancıların ta kendileri olarak tescil edileceklerdir. / Hem dünyada, hem de ahrette, Allah’ın lütuf ve merhameti sizinle olmasaydı, daldığınız bu yaygaradan dolayı mutlaka başınıza müthiş bir ceza gelirdi. / O sırada siz o iftirayı dilden dile birbirinize aktarıyor, işin aslına dair hiç bilginiz olmayan sözleri ağızlarınızda geveleyip duruyordunuz ve bunu basit, önemsiz bir şey sanıyordunuz. Halbuki o, Allah’ın nazarında pek büyük bir vebaldi!” (Nur, 11-15).
            Bizler, bu ayetlerden baktık meselelere, bu yüzden yanılmadık. Hukuk işlemeli, gerçek adalet iş başına gelmeli. 
            Ak Parti için, asıl büyük mücadele şimdi başlıyor, hayırlı olsun. Fragmanları izledik, şimdi filmi bekliyoruz, COMİNG SOON.

 Zafer Acar


            

28 Mart 2014 Cuma


OĞUL GAZELİ

Ölü toprağı gibi serpilmişiz dünyaya 
can veremedi Mikailden çaldığım maya

yumuşacık görünse de taşlar kayalarla doludur
susuzluktan kırılsan içecek bir bardak su vermez derya

hayatın tadı mı çıkar ten tene karışmayınca
öl toprak ol da gömüleyim sana 

biz aşıkların düştü değeri ama
eskiden kölenin bile bedeli vardı hatırla

şimdiki insanlar dolaşıp çarşı Pazar
kendilerini sunuyorlar satışa 

[tam ortasına bir KUŞ kondu bu aşkın
kaçmaması için sessiz yaşanması lazım]

bedava da olsa almaz niteliği nicelik
belli bir maliyet ister depolama da

rakamlar dört nala koşar    
ışıltılı reklam panoları ardı sıra

en azından yaralarımız kadar hareketli olmalıyız
ey ahali vakit yok yatıp uyumaya

bir mezarım ve mezar taşım olurdu yaşasaydım hızlı
ya şimdi git bak tapuya kayıtlı hiçbir şey yok adıma

-ölmeden önce toprakla gözünü doyur oğul
açken bile tok görünür kişiliklidir İstanbul


Zafer Acar 

25 Mart 2014 Salı


GÜRAY SÜNGÜ, "TUTUNAMAYANLAR"" HAKKINDA KONUŞACAK

Son dönemin önde gelen romancılarından Güray Süngü, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde Oğuz Atay'ın "Tutunamayanlar" romanı hakkında konuşacak. Üniversitenin Bomonti kampüsünde, 27 Mart Perşembe saat 11.30'da gerçekleştirilecek programa bütün Oğuz Atay okurlarını bekleriz.

Tetkikçi

24 Mart 2014 Pazartesi


"EVE DÖN, ŞARKIYA DÖN, KALBİNE DÖN!"

Her şeye yetişmek mümkün değil. İnternetteki dünya veya popüler dünya gerçek dünyadan hızlı dönüyor ve değişiyor. Ben, birçoğuna göre şanslıyım. Etrafımda gençler var, beni gündemden haberdar ediyorlar. İşte onlardan aldığım bir haber: Ayşe Arman, yine Murat Menteş’le bir söyleşi yapmış (23 Mar. 14). Yarın devam edecekmiş, ileriki zamanlarda da tekrarlayacağa benziyor. Tekrarlasın, bizi ilgilendiren tarafı, ne Arman ne Menteş ne de söyleşinin şuyu buyu.  
Popülerleşen isimlerin genelde yüzeysel birkaç konusu vardır ve bunun etrafında dönüp dururlar, onlardan öyle sarsıcı şeyler işitmezsiniz. Bu söyleşi bağlamında bizi ilgilendiren, elbette İslam ve öncülerinden Sezai Karakoç’tur. Menteş yine verevine konuşmuş, düşünüp taşınmamış, çözülen söyleşi metnini gözden geçirmemiş gibi görünüyor. İslami camiadan çıkmasına ve şair olmasına rağmen, camianın üstat şairi Sezai Karakoç’un her kesimce en çok bilinen ve antolojilere en çok alınan şiirini yanlış aktarıyor, işte yüzeysellik diz boyu dedirtiyor: “Sezai Karakoç’un ‘Balkon’ adlı enfes bir şiiri var: ‘Kaçar herkesten, durmaz bir yerde / Anne ölünce çocuk, çocuk ölünce anne’ diye biter.” Menteş’e alıntıladığı mısraların “Anneler ve Çocuklar”dan olduğunu söyleyelim. Batılı amcalarından yaptığı alıntılarda kolay kolay hata yapmıyor. Öte yandan İslami jargonla Müslümanları eleştirmekten de geri durmuyor. Zamanında aidiyet hissettiği camiasının aydınlarını ve şairlerini iyi okumadığı ortada. Düğün evinin tefçisi, cenaze evinin yasçısı. Eğer Sezai Karakoç gibi kanaat önderlerimizi okuyup kavrasaydı, Menteş, bir saygınlık kazanacaktı. Hayır, Menteş ve içimizdeki Menteşlerin hiçbir zaman saygınlık umurlarında olmadı; çünkü saygınlık, popülerlik kadar para etmiyordu. Bu gayriahlaki tavır bize nereden ya da kimden geçti, bunun üzerine düşünmek lazım. İsmet Özel’e dek bizde her yerde görünmek, konuşulmak gibi bir benlik, bencillik yoktu. Özellikle de 90 kuşağı üzerinde etkili olan İsmet Özel, onlara böylesi nefsani kaygıları aşılamıştır. Bugün gelinen noktada görülüyor ki İsmet Özel ve şürekası acıyla gülümsenecek bir durumda. Menteş, kendisinin son dönem Türkiye’sinin minimal bir yansıması olduğunu unutarak yine ergen bir çocuk gibi havalı laflar ediyor: “Türkiye, kavga çıkmış bir mahkeme salonu gibi. Kim yargıç, kim suçlu, kim şahit, kim masum, kim savcı, kim zanlı belli değil. Ben, filmlerdeki gibi, elimi kaldırıp ‘Gerçeği, yalnızca gerçeği’ söyleyeceğime yenim ederim!”           
Menteş, en azından ustasının sözlerine kulak vermeli bizce: “Eve dön, şarkıya dön, kalbine dön!” Bir bizce daha, İsmet Özel de kendi bazı eski sözlerine kulak vermeli.

Zafer Acar