30 Ağustos 2014 Cumartesi

CİCİM GAZELİ



Çocuktum ufacık dünyam vardı
aradığımı buluyordum kelime haznem dardı

seni karma karışık bir kafanın içinde
kaybettim sanki Hindistanda Çinde

soracak olursan unuttum adımı da
bütün varlığımla yokluğunu hatırlayınca

aşk kafiri sevgilim artık kelime-i şehâdet getir
daha ne diretirsin ben-İslama inansana

milyon defa seni silah gibi dayadılar kafama
ölmekten hiç korkmadım can verirsin sen insana

hem onun da hakkı özlemiştir elbet
bencileyin bir bağrı yanık cehennemi cennet 

yaş 37  bilsen kaç kez öldüm cicim
bırak bir defa da senin için öleyim


Zafer Acar

27 Ağustos 2014 Çarşamba

HOROZ DÖVÜŞÜ PROJESİ


Kültür Bakanlığı’nın edebiyat eserlerini destek projesi, daha ilk adımında sendeledi, dedikoduların odağına düştü. Nerden mi biliyorum, çünkü ben de bu projeden dedikodular sayesinde (!) haberdar oldum. Meseleyi anlamak maksadıyla projeyi bakanlık sitesinden inceledim. Oldukça da başarılı buldum. Kültürel desteklerin artması açısından umut verici. Belki de bu proje, Batılı ülkelerde makale boyutunda ciddi metinler üreten yazarlara verildiğini duyduğumuz maaş uygulamasının da kapısını aralayacaktı. Birçok yazardan duymuşumdur: “Bakanlık çalışmalarımızı desteklemiyor.” Desteklediğinde ise niye ona var, bana yok, çığırtkanlığı başlıyor. Bunun önünü almak, herkesi memnun etmek mümkün değil; fakat işin daha başındayken bakanlık, kimi çözümler geliştirebilirdi. Bir defa benim gibi edebiyatın merkezindeki bir isim bile haberdar olamamış bu projeden; dergi, gazete ve internetteki kimi sitenin kültür sayfası aracılığıyla –tv’leri saymıyorum bile- iyi bir şekilde duyurusu yapılabilirdi projenin, gizli ihaleler gibi organize edilmesi haklı tepkilere yol açtı. Kim ne derse desin, bu proje gözlerden kaçırılmaya çalışılmıştır. Kimi gözlerden kaçırılmış, kimi gözlereyse sokulmuştur; adalet gözetilmemiştir.
            Kırk kişi, proje bünyesinde destek almış; isimler açıklanmadan tahmin edebiliriz, bunların çoğunu İslami camiadan seçmişlerdir, umarız yanılırız. Geçmişin yaralarının sarılması yerine ayrımcılıkla kanatılması, hatta yeni yaralar açılmasıdır bu. Gezi Parkı olaylarını çarçabuk unuttuk. Karşı cephe, zamanında bizi dışladı, şimdi dışlama sırası bizde, şeklindeki İslam dışı yaklaşımı aklımıza bile getirmeyelim. Devlet, hiçbir partinin tapulu malı değildir; bütün bakanlıklarıyla milletindir. Hatırlatırım, hükümetler geçicidir; bir gün sen hükmedersin devlete, bir gün ben hükmederim, bir gün o hükmeder.
            “Şiir ve İktidar” başlıklı yazımda sanatkârların kendine ideolojik olarak yakın bulduğu iktidarı destekleyebileceği fikrini öne sürmüştüm. Binlerce yıllık bu problemi, geçmiş büyük sanatkârları da göz önünde bulundurarak çözmeye çalışmıştım. Gündeme binaen bir şeyler daha söylemek şart görünüyor. Edebiyat eserlerini destekleme projesi, keşke bakanlığın kuracağı bir yayınevi bünyesinde gerçekleşebilseydi; şair ve yazarları parayla muhatap etmemiş olurlardı. Yok, eğer bakanlık, eseri değil de sanatkârı desteklemek istiyor idi ve bir çıkar yol bulamadıysa, bu hususta, Batılı devletleri inceleyebilirdi, görülen o ki, “parayı sana verelim yazar kardeş, sen ne yaparsan yap” kolayına kaçmış. Keşke kuruş bile harcamadan birkaç kitabını yayımlayabilmiş, yayınevi sıkıntısı çekmeyen kişiler yerine ilk kitabını çıkaramamış yetenekli gençleri destekleseydi; çünkü nice büyük şair ve yazar, ilk kitabını kendi harçlığından kısarak matbaada bastırmıştır.
            Sanatkâr niçin destek görmesin ki? Bu destek ister devletten ister ekonomik gücü yerinde sanatseverlerden olsun, fark etmez. Edebiyat tarihleri bunun örnekleriyle dolu.  Mesele şu: Yeter ki şair ve yazar, aklını ve duygularını destek aldığı kurum ve kuruluşların cebine koymasın, özgünlük ve özgürlüğünden taviz vermesin. Kişiliği korumak, gerektiğinde destek aldığı kurum ve kuruluşu eleştirmek elbette zordur. Bu yüzden kendi zafiyetlerimizin farkında olmalı, töhmet altında kalacağımız ilişkilerden uzak durmalıyız. İktidar kendi geleceğini garantiye almak adına, dostları bir yana, çocuklarını bile yer.  
Bu projeyle anılan kimi genç yazarın, Ak Parti belediyeleriyle, devlet televizyonlarıyla ve bu çizgideki kurumlarla iş yaptıkları gerçek, üstelik kitapları da hiç zorlanmadan raflarda kendilerine yer buluyor, ekonomilerini şimdiye dek çoktan düzeltmiş olmaları gerek. Alın teriyle çalışan kazanır elbet, buna kimsenin bir diyeceği yok. Lakin böylesine karmaşık zamanda ve netameli konuda bu arkadaşların bakanlıktan destek almalarını anlamakta zorlandım açıkçası. Üstelik bir de ismi açıklanmayanlar var, kimler çıkacak acaba tombaladan, umarım bir hayâl kırıklığı daha yaşamayız. Eğer, onlar için para, eserin önüne geçmişse, geçmiş olsun derim ve eklerim: Yıllar içerisinde, camianın da destek vererek edebiyatta iyi kötü bir yer edinmesini sağlayan isimlerinizi karalamaya sizin bile hakkınız yoktu.
Niçin bu metni kaleme aldım, çünkü ‘arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim’ sözünün bazen kişiye sağlıklı sonuçlar veremeyeceğini göstermek istedim. Onlar benim arkadaşım, ama en azından ben bu bağlamda onlardan değilim. Açıklamada bulunmak zorunda hissediyorum kendimi: Hele de son üç yıldır, Ecevit dönemi krizlerinden bile daha şedit geçen ekonomik sıkıntılarıma rağmen son iki kitabımı da –Sezai Karakoç Kuşağı: II. Yeni, Kurşun ve Kalem-, ilk kitabım gibi kendi imkânsızlıklarımla bastırdım, sanırım yeni kitabımın da kaderi değişmeyecek. Üstelik ben doğmadan öncemden beri Müslüman şairim; İslami camia ise iktidarda. En aydınından (!) bürokratına İslami camia sanata küçümseyici gözle bakar, ama her sıkıştığında en içli şiirleri bile şairinden izin almadan reklam yapabilir. Reklam, materyalizmin en iğrenç aygıtı. Eminim ki, Sezai Karakoç ilk gençlik yıllarını bugün yaşıyor olsaydı bizden daha sıkıntı içinde olurdu; çünkü duruş sahibi herkesin bir ucu pergel gibi sivri olur ve buna iktidar tahammül edemez, açlık-yoksullukla bu tür adamları terbiye etmeye çalışır, ama bilmez ki bu tür adamlar köylerde-varoşlarda oruçlu doğmuştur.
Tarihten ders çıkarmayı iyi bilirim: Edebiyata yetenekli birçok genç, kültür organizatörlüğü nedeniyle var olamamıştır, ama hedef paraysa, yoldan çıkma pahasına, zengin olamasalar da ekonomik durumlarını düzeltmişlerdir.
Dedim ya dengeler değişir, sonra “Seni sigaya çeker/Bir Molla Kasım gelir.” Bugüne dek temiz kalmayı başarmış şair veya yazar arkadaşım, bence aldığın o parayı masaya yatır ve bir daha düşün, hakettiğine inanıyorsan bir diyeceğim yoktur.

            Zafer Acar

21 Ağustos 2014 Perşembe

AL GAZELİ



Oksijen tüpün yoksa sevmek kipini yanına al geniş zamana dal
balım, yapış yapış olalım iki kolum arasında kal

aşk ateşimizle yakıp yıkalım barları kıralım bardakları
biz ikimiz devrimciyiz vahdet-i vücuda olalım tek kural

gönül hırsızı değil misin gel anahtar paspasın altındadır
istersen çuvala girerim yeter ki beni yalnızlığımdan çal

başını öne eğip de kara bahtına bakma
en karanlık anında yıldızlı gök olurum sana

ömrümüz takvim yaprakları gibi savrulurdu
Allahtan iki aşık kapak arasında vardır bir spiral

takım elbisemin içine gömlek gibi giydirdiler acıyı
artık olmasın ayrılık boynumda şal

postacıdan e-mailden haz etmezsin bilirim
bugün hava rüzgârlı ne olur bana haber sal

devlet hazinesi ne ki İstanbulu harcarım senin uğruna
Ahmet Haşimin şiirindeki göl yalvarıyor: “gel gir koynuma”


Zafer Acar

5 Ağustos 2014 Salı

DELİLİĞİM GAZELİ


Kesildi koca ağaçlarım yıkıldı asırlık duvarlarım
toydum şu koca dünyada bir hami aradım bulamadım

fark edilmeyesin diye ey yalnızlığım 
kendi sırtıma abimmiş gibi dayandım

et ile tırnak birbirinden ayrılır bazen
kaç defa can dostlarımdan caydım

ama beni hiçbir vakit terk etmeyen gölgemle
ölüm kalım demeden hep el ele dolandım

bakma bu viran halime ben kaç defa yandım
bir zamanlar değme güzele handım

yağmur kar fırtına silemez izimi halk takip eder sandım 
polis takibine alındım ah ben ne fena aldandım  

zulmün karşısına en az yedi kişi çıkmalıydım
lakin tam bir ben bile olamadım 

buna rağmen sıfatları adlarından büyük adamlarla her kapıştığımda  
silaha onlardan önce davrandım

tımarhaneye tıkmak için taşladı beni hasutlar aman
kırıksa işte bu yüzden kırıktır kafam

ölümlülere güvenmem budur hakkımda tek bildiğim
bence biraz dinlen kendine gel deliliğim 

Zafer Acar

ŞİİR VE İKTİDAR



      
Şair, iktidara karşı olmak zorundadır; klişesini, soru haline getirmek istiyorum: Şair, iktidara karşı olmak zorunda mıdır? Bunu konuşalım.
Şiir geleneğimizde, şairlerin birer misyoner gibi devlete isyan etmesi, Tanzimat’a kadar pek görülmüş ve alışılmış bir şey değildir, Batı’dan bize geçen kötü huylardan biridir. Tabii ki, devlet ve liderleri de gerekirse sert bir dille eleştirilmeli, ancak bu, kötü niyetli ve yıkıcı bir ruhtan doğmuş terörist cümlelerle değil, her kesimin huzuru adına, iyi niyetli ve kurulu düzeni geliştirmeye yönelik olmalı. Bunun ölçüsünü yüzyıllar evvelinden Kanuni’nin sözüne rağmen emekli maaşını alamayan Fuzuli’nin Kanuni’ye ince bir ironiyle yazdığı “selam verdim rüşvet değildir deyü almadılar” cümlesiyle başlayan edep dolu “Şikâyet-nâme”sinde görürüz. Hakim bakış: Padişah aynı zamanda Allah’ın halifesidir ve ona her zaman ve her durumda hicapla yaklaşılmalıdır. Bu masumiyete, Nef’î cinsinde şairlerin bile dokunması pek mümkün olmamıştır. Hatta padişahın yakınında bulunanlara sataşmak, onları eleştirmek az buçuk tarih okuyanlar bilir, şeksiz şüphesiz o kişinin ölüm sebebidir. 
Halk ozanlarından Köroğlu ve Dadaloğlu’nun koçaklamaları ise son derece bireysel ve kavimsel dertleri işlemiştir, bilindiği üzere isyan, halk şiirinde hep var olagelmiş. Dağın, taşın sertliği sanki onların karakterlerini etkilemiş; aşkları çok lirik, öfkeleri ise epiktir. XVI. yüzyıl ozanlarımızdan Köroğlu ise merkezi yönetime değil, yerel yönetime karşı isyan etmiş. Efsaneden yola çıkacak olursak, bu isyanın, siyasi bir nedeni bulunmamakta, Köroğlu bir nevi Bolu Beyi’ne karşı kan davası gütmüştür. 19. yüzyıl halk ozanı Dadaloğlu ise, Tanzimatçılardan yükselen aykırı sesi duymuş olmalı ki, top gürültülerine karşı sazının tellerine dokunur. Padişaha meydan okur: “Hakkımızda devlet etmiş fermanı/Ferman padişahın dağlar bizimdir.”
Batı sanat ve fikriyatının etkisinde kalan Tanzimatçılar, edebiyatımızın ilk devrimcileridir aslında, birer kalemşor, militan gibi hareket etmişlerdir. Kimisi yurt dışına kaçmış, oradan devleti eleştirmiş; Namık Kemal gibileriyse kendi vatanında erkekçe mücadelesini vermiş ve kodese atılmayı göze almıştır. Geleneksel devletçilik bilincine göre devletin bekasının insan hayatından mühim olması, Batı’nın “insancılık”ına (!) ters düşmüş, Yunan mitolojisi kaynaklı Tanrı-insan zokasını yutan Tanzimatçılar, neredeyse bireysel özgürlüğün devletin bağımsızlığından daha önemli olduğuna inanmıştır. Batı, yalnızca devletleri değil, milletleri, kavimleri ve hatta ataerkil aileleri de parçalayarak güç birliğinden yoksunlaşan dünyayı daha rahat yönetmeyi hedeflemiştir. Bugün kendi ülkemizde çekirdek ailelerin bile boşanmalar nedeniyle tüketici-bohem bireylere dönüşmesi, üretici ve yönetici Batı’nın hedefine ulaştığını göstermektedir. Osmanlı’ya, daha doğrusu İslam’a yönelik başlayan devlet düşmanlığı, ailelerin parçalanmasına dek etkisini göstermiştir. Devletin en küçük birimi aile, prensip, otorite demektir; onun parçalanması, devletin bilinç parçalanması anlamına gelir.
            Cumhuriyet dönemine dek, biz Müslümanların, hiçbir zaman devletle bir alıp veremediği olmamıştır. Batı fitnesi nedeniyle yeni yönetim, Müslüman halktan gereksiz yere işkillenmiş, kendi hayatlarından tedirginlik duydukları için varlığını halktan kopuk sürdürmeye çalışmıştır. Hele de 40’lı yıllardan sonra Cumhuriyet Halk Partisi, halksız ve haksız bir partiye dönüşmüştür. Halkın, demokrasinin ne olduğunu bilmediği halde, Demokrat Parti’ye oy vermesi, çıkarımlarımdaki tutarlılığı da gösterir sanırım. Bu dönemden sonra darbelerin gelmesi, ordunun da bilinç-altında CHP’nin devleti temsil ettiği, halkın kendini yönetmekten aciz olduğu, kandırıldığı fikrinin yattığını göstermektedir. Darbeler, hep gelecekte devleti yönetme ihtimali olan gençlere yönelik olmuştur ve bence ülkemizdeki her darbe niceliksel değilse de en azında niteliksel açıdan bir Çanakkale Savaşı kadar kan kaybına yol açmıştır. Üstelik halk değil, asıl Tanzimatçıların fikirlerinden beslenen yeni devlet devrimcidir. Bu bilinen bir şeydir. Her devrimci yönetim gibi cumhuriyet de ilk döneminde kendi gölgesinden bile ürkmüştür. Halkın, oldubittiye gelen devrimler karşısında isyana hazırlanacağını sanmış, elektriğe verilen balık gibi şoka girdiğini görememiştir cumhuriyet, sonuç olarak halkı tanımamaktadır. Hececilerin köy edebiyatı yapması, devletin zihnini biraz da Batı’dan Anadolu’ya çevirmesini sağlamak amacıyladır. Bizim ülkemizde, sosyolojik açıdan bakıyorum, halk devrimi daha uzun yıllar yapılamaz; çünkü yüzlerce yıllık bir devletçilik fikri ruhumuzun genlerine işlemiş durumda, bunu değiştirmeden, halihazırdaki devleti değiştirmek mümkün değil.          
İlhan Berk, hazırladığı bir antolojiye Sait Faik’in “Semaver”ini şiir diye almıştı. O halde, çok güzel bir heykeli, iyi bir anayasayı, ödüllü bir filmi, çözülmüş zor bir matematiksel işlemi veya ahlaklı bir duruşu da yıllığa şiir diye alma hakkımız doğuyor. İlhan Berk’i eleştirdiğim sanılmasın, bilakis o, yaşıyor olsa ve onunla karşılaşma fırsatımız doğsaydı onu tebrik etmek isterdim. Gerçi, bu hoş poetik fikrin kaynağı yine Batı, yine diyorum, yine akşam, yine karanlık diyorum, çünkü İlhan Berk, şiirimizin genlerine Batı’yı enjekte eden bir çakma Abdullah Cevdet’tir. Bilindiği üzere Abdullah Cevdet, Türk’ün genlerini beğenmez, Avrupa’dan kadınlarımız için damızlık erkek getirilmesini ileri sürer ve bu, ciddi ciddi tartışma konusu olur. Abdullah Cevdet veya İlhan Berk hiç fark etmez ikisi de aynı anadan doğma, fakat ikisinin de babası bellisiz Batı.
Konunun bilinç-altına inmek istiyorum artık: Tayyip Erdoğan. Tayyip Erdoğan’ın şiirle olan münasebeti irdelenmedi şimdiye dek, çoktan irdelenmeliydi. Siyasi başarısını, sıradan bir bakışla boyuna posuna, konuşmasına, hazır cevaplılığına veya doğallığına bağlayanlar, onun maneviyatını, ruhunun besin kaynaklarını görmezden geliyorlar. Tayyip Erdoğan, başarısını, öncelikle İslamiyet’e, sonra ise Müslüman duyarlılığın ürünü şiire borçludur bence. Tayyip Erdoğan günümüz siyasetinin neredeyse tek retoriği; saflığın en öz hali diye bildiğimiz şiiri bile, yüzyıllardır kirle yıkanmakta olan siyasete yakıştırmayı bildi. Osmanlı medeniyetinden haberdar çünkü, şair baba ile oğullar arasındaki şiirsel yazışmalardan tutun da çok önemli fermanlara dek şiir hüküm sürmüştür Osmanlı devletinde, şiirsiz bir gün, bir toplantı geçmemiştir. Şiir, en keskin ve en sivri düşünme şeklidir onlarda. Şair, yönetimde söz sahibidir. Fatih Sultan Mehmet, nam-ı diğer Avni, İstanbul’u, şiirle, daha iyi anlamanız için tekrarlayayım, şiir zihniyle fethetti, Tayyip Erdoğan ise halkın kalbine aynı geleneksel usulle ulaştı, modernistler gibi geleneği küçümsemedi. Gemilerin yürütülmesi fikri, ancak büyük bir dünyaya sahip hayal gücünden doğabilir ve bu görüntü son derece imgeseldir, şiirseldir. İşte Tayyip Erdoğan, görüp yaşayarak öğrenenlerden, çekirdekten gelme. Müslüman teşkilatların içerisinde bulundu, doğal kültürlendi, ses tonu doğuştandı, kaderine inandı, sabretti, tevafuklarla beslendi, üstatlarla karşılaştı, Necip Fazıl’dan şiirle birlikte hitabet sanatını da kaptı, şiirin toplulukları nasıl coşturduğuna şahit oldu, çalışkandı, cesurdu, halkla bütünleşen her lider gibi hapis yattı, parti kurdu. Böylece Türkiye’nin kalbini fethetti, başbakan oldu, dünya Müslümanları da onu manevi lider olarak kabul etti. Bütün bunlar Tayyip Erdoğan’ın şiirleri değil de nedir. Biz, toplum olarak nesre yaklaşalı beri Batı karşısında kaybeden olduk. Tayyip Erdoğan bunu hissediyor olmalı.
            Pazar günü (30.09.2012), AK Parti 4. Olağan Kongresinde Tayyip Erdoğan, konuşmasının açılışını Sezai Karakoç’un “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” şiirinin son bendiyle yaptı. Tayyip Erdoğan’ın şiirle olan yakınlığını bilmeyen yok, konuşmasının şiirsel başlaması beklenen bir şey değilse de sürpriz de değildi. Şiirin elitliği, toplumu kazanmasına ve yönetmesine engel olduğunu düşünmüyorum. Şiir, illa ki okunmak zorunda değil, yaşanabilir bir şeydir de. Şeyh Galip’in şu mısraları nitelikli bir kişinin milyonlara dönüşebileceği imasını da taşıyor bence: “Sözden anlayan birinin beğendiği renkli bir beyit bin cihana bedeldir. Elimdeki kalem bana hep şunu söyler: Yığınların itibar etmesi benim için beladır.” ( Hüsn ü Aşk ) İşte buradaki” sözden anlayan biri”, Tayyip Erdoğan’dır. Necip Fazıl’dan tutun da diğer iyi şairlerin şiirlerini iktidara taşıdığına defalarca şahit olduk Tayyip Erdoğan’ın, o içselleştirilmiş okuyuşuyla milyonlarca kulaktan Sezai Karakoç’un mısraları da girdi, ama çıkmadı, kalplere yerleşti, orada yeşerecektir, çünkü mısra şiirin tohumudur. Ayrıca Tayyip Erdoğan, üstadı Necip Fazıl’dan kendini modern anlamda yenileyerek zamanımızın bilge şairi Sezai Karakoç’a geçebilmeyi başarmıştır, modern şiirin zaferidir bu aynı zamanda.     
Kongreden bir gün sonra, karşı basın kudurmuşçasına saldırıya geçti, ne imiş, Tayyip Erdoğan’ın konuşması neden coşkuluymuş, hamaset yüklüymüş, neden sakin ve silik değilmiş. Kürsüye çıkan bir adama neden iyi bir hatip gibi konuştun, demek, son derece komik ve safdillik olur. Yutmadık, yutmayız da. Edebiyat kürsülerinde de gerekirse böyle konuşacağız. Tayyip Erdoğan, meydana çıkmış, devleti yönetiyor, toplum öncüsü, eleştirilecek elbette; fakat onun üzerinden manevi değerlerimize hakaretlere tahammülümüz yok. Hürriyet gazetesinin karikatürcüsü, “sevgili/en sevgili/ey sevgili” nidasındaki muhatabın aynı zamanda Allah olduğunu bile bile, metafor bilgisinden habersiz olması mümkün değil, bu mısraları karikatürize etmiş, böylece Danimarka’da başlayan karikatür krizinin dolaylı da olsa bizdeki bir uzantısı olmuştur. Onlar ne şiirin, ne Sezai Karakoç’un, ne de Tayyip Erdoğan’ın düşmanıdır, onlar Batılı kardeşleri gibi İslam düşmanıdır. Hıristiyan biri bizi yönetse bu kadar rahatsız olmazlar, dünyayı tekelleştiren Yahudilerle barışıktırlar.   
            Öte yandan, iktidardan nemalanan, iktidara yakın basın-yayın organlarında bulunan nice Müslüman kalem, Tayyip Erdoğan, şedit saldırılara uğradığında canı gönülden ve cesur bir şekilde onu savunmuyorlar; çünkü bu yazarların ekseriyeti tarikatlara, cemaatlere bağlıdır. Onlara göre Tayyip Erdoğan, sadece bir siyasi liderdir. Onlar, İslam’ın Müslüman’a sevgi yönüyle beslenmekten çok, Allah’tan korku yönüyle beslenmişlerdir. Bu yüzden, onlarda korku, huy haline gelmiştir ve muhalefet karşısında tir tir titrerler. Başbakan Tayyip Erdoğan, kendisini bağımsız olarak nitelendiren Müslüman entelektüeller tarafından hâlâ anlaşılmış değil. Ne yazık ki, Müslüman entelektüel, Marksistlerin ortaya attığı hiçbir iktidarla, buna Tanrı da dâhildir, sanatkâr uylaşmamalı; fikrinin tuzağına düşmüş ya da korku nedeniyle arkasına saklanmıştır.
Tayyip Erdoğan’ın Sezai Karakoç’tan bu bendi okuması, onun, Sezai Karakoç’un ülkemizin sınırlarını tüm dünya Müslümanları olarak görmek gerektiği fikrine katıldığını gösterir, nerede olursa olsun her Müslüman bizim toprağımızdır, onu gücümüz oranında korumakla mükellefiz. Sezai Karakoç şiiri, kısmi de olsa iktidarda, toplumun içinde, gönlünde, gözünde, gözyaşında. Bu büyük şiir etkisini arttırdıkça, büyük bir devlet olmamamız için hiçbir neden yoktur. 
            Tayyip Erdoğan’ın şiirle irtibatı, bürokratları da şiire yaklaştırdı. Şiir denilince, akla Necip Fazıl geliyordu, şimdilerde onunla birlikte Sezai Karakoç da geliyor. Sezai Karakoç’un çağın yaralarına pansuman olacak pamuksu duyarlılığı ve şiirsel merhameti devlet yönetiminde söz sahibi artık. Tayyip Erdoğan’ın üç dönem partiyi hükümete taşıması,  Adnan Menderes’in ise II. dönemindeki hezimet, sanki onun şiire Erdoğan’a göre daha uzak olmasıyla ilgili. Adnan Menderes, Necip Fazıl’dan uzak durmuştur, belki de ona yaklaşsaydı, o keskin zekâ, Menderes’i ipten bile kurtarmayı başarırdı.    
            “Bütün sanatlar şiirden doğar” sözüme katılıyorum. Liderlik, sözün pratiğe dönüştürüldüğü bir sanattır dostlarım, görüyor ve biliyoruz ki Türkü, Kürdü, Arabıyla Müslüman milletimiz, Tayyip Erdoğan’ın şair liderliğini çoktan tescil etmiştir. Zaten Necip Fazıl’ın şiirinden doğmuştur o. Bize, bunu kabullenmek düşer.  
            Tekrar sormak istiyorum: Niçin başarılı oldu Tayyip Erdoğan? Çünkü doğru bir dil kullandı, dini kullanmadı; çünkü hissediyor ve biliyordu, yaratıcımız bile şiir diliyle seslenmişti bize. Şimdi soruyorum size, liderleri mi milletler yaratır; yoksa milletleri mi liderler? Şair liderler, savaşçı liderler, dini-siyasi liderler, milletleri yaratır.
             Tayyip Erdoğan, Kasımpaşa’nın o dik yokuşundan Taksim Meydanı’na, dilinde Necip Fazıl’ın şiirleriyle kim bilir iktidara tırmanır gibi kaç defa tırmandı.

            “Şiir ve İktidar” başlıklı yazıma bir ek not (05.08.2014): Umarız, Tayyip Erdoğan, iktidardan inerken iktidara çıktığı andaki kadar saf olur, iktidarın kaygan basamaklarından ayağı kayıp da tepe taklak düşerse altında bizimle birlikte canımızın içi İslam da kalır ve bunun vebalinden kurtulamaz. Son yıllarda, İslam’ı en çok iktidarla birlikte zenginleşen sonradan görme Müslümanların yozlaştırdığı bir gerçek. Nasıl ki Mekke’nin fethinden sonra münafıklar çoğaldıysa, ülkemizde de DİNİ makyaj gibi KULLANAN münafıklar, her zaman olduğu gibi müminlerden bile daha inançlı görünmeyi başardılar. Halkımızın oyuyla başa gelenlerin kalp gözü açık olmalıydı, olmadı: “Dindarların iktidarı, toplumdaki dindarlık görünürlüğünü ve yaşanırlığını göreceli olarak artırdı. Bürokratlar kısa zamanda namaz kılar, Cuma namazına gider oldular. Büyük çoğunluğu makamlarını korumak için eşlerinin başlarını örttü. Ankara’daki içkili mekânlar kısa zamanda mescitli mekânlara dönüştü… Başörtüsü anlamsızlaştı. Dindarlık artarken ilginç bir şekilde alkol tüketimi de artmaya devam etti. Bireyselleşen dindarlık seküler-pragmatist yeni tipler ve kimlikler üretti. Metalaşan gündelik hayat, dinin en temel tehdidi olmaya başladı.” (Üzeyir İlbak, Dil ve Edebiyat, 67) Anladık ki, devleti böyleleri yönetiyor.
Tayyip Erdoğan, gerçek bir şair olamadan şiir yazmayı bıraktı, adeta metamorfoza uğradı, ruhundan vaz geçip nefsinin peşine düştü, cumhurbaşkanlığını tehlikeli bir şehvetle arzulamamalı, tüm makamlara karşı tokum diyebilmeliydi; artık Sezai Karakoç’tan şiirler, hariçten gazeller okuyor, diyor ya Fethullah Gülen ve cemaati hakkında yanıldım, aynı şeyi ben de Tayyip Erdoğan için söyleyebilirim. 
Kimi zaman, oy için liderlere değil, sıradan bir insana bile yakışmayacak haller içerisine düşen Tayyip Erdoğan’a her şeye rağmen katlanmak, hüsn-i zanla yaklaşmak, inanmak istiyoruz, çünkü Müslüman, bundan şüphemiz yok; fakat birçok konuda vehmimiz var. Öyle şeyler oluyor ki, artık onu muhaliflerine karşı savunmakta zorlanıyoruz. Dedikodulara sağır kaldık, ama gördüklerimize kör kalamayız.
Birincisi, son aylarda bir defa daha gördük ki, iktidar çamurdur, insanın üzerine kesinlikle sıçrar; ikincisi, ak, en çabuk kirlenen renktir.
İlk yazı ile I. Tayyip Erdoğan dönemini anlatmıştım; bu ek notla da II. Tayyip Erdoğan dönemini işaret ediyorum, asla detay anlatmak istemiyorum.
İnanmak, biraz da kanmaktır.
Üzgün ve son derece öfkeliyiz kendimize.

Zafer Acar

2 Ağustos 2014 Cumartesi

EKSİLANSLARI GAZELİ


Hep eksideyim kör olası hesabım artıyı hiç görmedi
yaşam savaşında bankalar-kara listeye aldı beni

aklanabilmem için faizle zımPARAlamalıymışım
bir deri kemik kalan bu Afrikalı teni

işim yaş –balık olsaydım keşke- katil avukatlar var peşimde
pasaportuma el koymuşlar kaçıp sığınamam mezarıma bile

kaç kez çarpım tablosunu manga manga saldılar üstüme
ezmek için bekliyor beni masada tanka benzer hesap makinesi

kaybedecek neyim var niçin korkayım çarpışmaktan 
her türlü yener artıyı nam-ı diğer Herkül-eksi

yeni düzen kapitalist vampirleri şirin görünebilmek için çektirdi dişlerini
jiletten keskin kredi kartlarıyla kesti bileklerinden nicesini

direnmesem bu zalim düzen dilendirirdi beni
ayağımdan kolumdan kırar bir şekilde sakata getirirdi 

zayıfım hâlâ, bari ünleyeyim de adım dolaşsın dünyayı aşsın
ötelere gidip savaşsın insanlık için aşkı KANa KANa yaşasın

Tanrım, eksikliğimden kaynaklanır karşı çıkışım DEVrana
sevaplardan hayır gelmiyor ko günahlarımla beni baş başa

savaştayım cehennem ateşine ihtiyacım var
yalvarırım bencileyin bir eksilansı bağışlama

Zafer Acar

27 Temmuz 2014 Pazar

SANSASYONEL HABER GAZELİ


Yepyeni bir din gibi doğan bebekler
bizden iman etmemizi bekler

halimize bakıp ağlar o nurlu gözler
sanki çeşmesi açık unutulmuş Kevser

gülleşip güzelleşmemiz için
beden toprağına ekilen özümüz yeşerse yeter  

serçe yavrusu gibi kanatsız içimizi
havalandırsın hoş kokularıyla çiçekler 

gitsin hancı, sancı bize kalsın
doğum sarhoşu olsun her yer

al yanaktan bir makas alalım –alalım mı, alalım-
bayramdır elbet dağıtılır şeker

ezelden gelip ebede giden bebekler
verir bize gaybdan sansasyonel haber

gelsin yanımıza  
özgürlüğe esir düşüp de insan olmayı özleyenler

sesimizde Allahın sesi gizli
sesimizi frekanslarına ayırın hadi


Zafer Acar