17 Kasım 2012 Cumartesi

           “EDEBİYAT ORTAMI”NDAKİ GENÇLERİN
            BİRAZ KULAĞINI ÇEKTİK

Gençleri merkezine alan, okul olmak isteyen dergilerde kusurlu metinlerle karşılaşmak elbette doğal, üstelik insana dergiyi daha sıcak ve sevimli gösteriyor. Gençlerin yazmadığı dergileri kim takip eder, takar ki. Diri ruhlara uzak durduğu için Varlık’ın üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi, Kitap-lık, kendine tabut çakmakta vs. Genç demek; çağın soluğu, güncelin nabzı demektir, hayatın dergi sayfalarında konuşması, yeniliğin kendisi demektir. Biz, yaşlı sanatkârlardan çağı yakalayacağımızı sanıyorsak yanılıyoruz. Yaşlılar, sadece gençmiş gibi görünürler, halbuki edebiyatın gerdeğine girmek için iş tek ayak üzerinde çorap giymeye gelince tökezlerler.      
       Gençler iyi, iyi de her şeye rağmen usta kontrolünde olmak zorundalar; yoksa akla gelmeyecek yanlışlar yapabilirler. Ustaların dikkatli olması lazım bu hususta. Birçok edebiyat dergisi takip ediyorum; oldu bitti genç arkadaşların metinlerini ciddiye almış, kanıksadığım, artık yazacak bir şeyi kalmadığına inandığım şair ve yazarlardan önce okumuşumdur. Kişi, yetenekli ise muhakkak sizi şaşırtacak, mutlu edecek mısra ya da düşünce ile karşınıza dikiliverir ve zihninize imzasını çakar. Yazmaya devam etmeyince ise yavaş yavaş unutulur, bu yüzden “sanat, sabırdır” diyorum.
      “Edebiyat Ortamı”nda yeni yeni tebarüz eden birkaç kalemin metnine düzeltilerde bulunmamın faydalı olacağını düşünüyorum. Firdevs Kupusızoğlu’nun öyküsü yazar ile öykü anlatıcısı arasında gidiş gelişler yaşıyor. Anlatıcı, öykünün başlarında Müslüman iken “Bir vav harfi gibi! Aciz, ama bir kul olduğunun farkında olarak… Azze ve Celle olan Rabbin önünde mecâlsizce eğilmenin şuurunu ifâde ediyordu!”. Sonlarına doğru adeta din değiştirerek panteist oluyor: “Bir zamanlar okuduğum Âmâk-ı Hayâl’i anımsadım. Ve hemen arkasından gökte oturan iyilik Tanrısı Hürmüz’le,  yer altı karanlıklarının kötülük Tanrısı Ehrimen’i… Hayat her zaman ve her yerde bir şeylerin savaşlarıyla meşgulken bizleri, nelere şahit kılıyordu. Hürmüz ve Ehrimen en çok da içimizde cenk ediyordu. Bunu anlayanlara neden hep deli deniyordu?” Şehbender-zâde Filibeli Ahmet Hilmi, biliyorum, o kitabı okudum, kahramanının dini üzerinden anlatıyor hikâyesini, arkadaşımız bu ayrıntıyı gözden kaçırmış olsa gerek. Müslümansak; kurgularımız, hayallerimiz bile İslami olmak zorunda. Fantastik, Yunan mitolojisi kaynaklı filmler genç neslin hayal dünyasını istila etmiş durumda. Yunan mitolojisi Hıristiyanlığı bile bozmayı başarmıştır, güçlü görüngüleriyle değiştirme yeteneğine sahiptir. İslami alt yapıdan yoksun yetişiyor gençler, İmam Hatiplerin kapatılmasının neticesi olsa gerek bu.
       Öteki eleştirim ise Emre Döğer’e yönelik, Emre Döğer, Cahit Zarifoğlu’nu okumaya çalışmış, fakat bu konunun referanslarından pek haberdar değil gibi, “Hikmetli Nehir: Zarifoğlu” başlıklı yazısında “her ne kadar Zarifoğlu’nun şehre ve şehir hayatına ilişkin birçok yazısı olsa da, onun sesini şehre ait ve şehirden hissetmedim, öyle algılayamadım. Çünkü onun sesi tabiatın sesiydi. Bu yüzden sanatında Batılı yan asla yoktur. Fakat modern şiirimiz içinde kendi açık ifadesiyle bir akım içerisinde olmamış ve kendine özgü oluşuyla seçkin yerini işaretlemiştir.” Nasıl bir bakıştır bu Emre, her şeyi bir yana bırakalım, hiç tartışmayalım, serbest şiir nerelidir Emre, Batılı değil midir? Susalım.

      Tetikçi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder