24 Aralık 2012 Pazartesi

ECE AYHAN ŞAİR MİDİR!

Bu yazıya, Edip Cansever’den alıntıyla başlayalım mı, evet, bence çok iyi olur, başlayalım: “Ece Ayhan şiirinin kilit noktası dildir. Bu dil engelini aşmadan, satırların plastik oluşumunu değerlendirmeden, şairin özel terminolojisini ona bilincimizde bir dirim kazandırmadan hiçbir sonuca varamayız. Ne var ki, kaypak bir bilimdir sanki Ece Ayhan’ın şiiri.” (2009, 152) Onun 1957 tarihli şu sert ifadesini de alıntılayalım: “Ece Ayhan gibi şiirin ne olduğundan habersiz gençler (…) ” (2009, 324) Farkındayım, yoruma hatta tevile açık yaklaşımlarda bulunmuş Edip Cansever; ama Doğan Hızlan’dan çok daha tutarlı, Türk Dili dergisinin 1977’de yaptığı İkinci Yeni dosyası, Doğan Hızlan’ın insana yuh yani dedirtecek denli ölçüsüz cümleleriyle açılıyor: “İkinci Yeni olayının ya da akımının en özgün kişisi Ece Ayhan’dır. Biçimle özün ayrılmazlığını bilinçle uygulamıştır… İmgenin gerçekliği denilebilir ki İkinci Yeni şairlerinde yalnız onda belirginleşti.” (524) Doğan Hızlan’ın imgenin neliği konusunda pek fikir sahibi olmadığı ortada. Neyse, biz kendi cümlelerimize dönelim.
      Ece Ayhan, şiire başladığı yıllarda abartılı bir ilgi görmüş; ömrünün sonuna dek de buradan beslenmeye çalışmıştır. Gençlik yıllarında yazdığı şiirden hayatının sonuna dek kurtulamamış ya da kurtulmak istememiştir; II. Yeni’nin 50’li yıllara denk gelen avangart ve başarısız deneysel döneminde yerleşik kalmıştır bohem Ece Ayhan. Şiirini yenileyerek okura nitelikli, sürpriz eserler verememiş; buna rağmen, sol camia, onu gereğinden fazla kollamış, abartılı bir şekilde edebiyat çevrelerine sunmuştur. Bu zokayı, ne yazık ki daha ziyade sağ kesim yutmuştur; çünkü o yıllarda edebiyatta iktidar soldur. Ortama, ‘onlar, herhangi bir işarette bulunduysa, oraya dikkat kesilmek gereklidir düşüncesi’ hâkimdir. Oysaki Ece Ayhan, II. Yeni’nin diğer şairleri tarafından da, onların anılarından biliyoruz ki, küçümsenmiş, sosyal ilişki yönünden dışlanmıştır. İlhan Berk’in düzyazılarında bu bilgilere açıkça ulaşılabilir. Büyük şairler ve yazarlar, kendi içlerindeki yerleşiklikle, oturaklılıkla büyük eserler vermişlerdir. Ece Ayhan, yaratılıştan bu özelliklere sahip değil. O, Türk şiirinde II. Yeni’nin hastalıklı ve (işe) yaramaz çocuğu olarak anılacaktır. Sanırım, zamanla şiiri unutulacak, ismi, o da bir ihtimal, II. Yeni’yle anılmaya devam edecektir. Onu taklit eden azınlık şairler ise ismen bile var olamayacaktır. Ece Ayhan, cinsel tercihinde olduğu gibi, şiir tercihinde de yanlış, belki de bilinçli yanlış yapmıştır; sanki bir leke, bir kirdir, İslami camianın üstelik bohem şairlerinden Cahit Zarifoğlu’nun yaşantısını düşündüğümüzde aynı ülkenin iki şairi arasındaki uçurumu görmek üzdü beni.
       Ece Ayhan, II. Yeni’nin en şiirsiz şairidir; bu akımın yeni, yepyeni zannı uyandıran zayıf yanlarına saplantılı bir şekilde ömrünün sonuna dek bağlı kalmış, kolaya talip olmuştur. Dil bozmalarını haddinden fazla zorlamış, dilsiz bir metne ulaşmıştır. Bu dilsizlik, aklınıza Mallarmé’yi getirmesin. Mallarmé’nin yapmak istediği bambaşka bir şeydi; şiiri bembeyaz köpürtmekti. Mutlak anlamda Mallarmé’nin de başarılı olduğunu söylemek mümkün değil; çünkü nihayetinde okur veya seyirci, çağrışımsal da olsa bir anlama varmak ister. Ece Ayhan, saçmayı Türk şiirine büyük ve aykırı bir anlam gibi yutturmak istedi. Bu amaçla giriştiği dil bozmalarına ise estetik bir görünüm kazandıramamıştır: “Düzgün sürmüş güzeligeliş”, gelişigüzel’i tersten yazmış, o kadar. Cemal Süreya’nın “Üvercinka”sı üzerine ne çok yorum yapılmıştır mesela. Ece Ayhan bu yönden de zayıftır, çünkü dili bilmeden estetik bir şekilde deforme etmek mümkün değil. Ece Ayhan’ın dil hakimiyeti, ilköğretim düzeyinde bile değil, diyor bize şu örnekler: “Evet insanın (insan) olduğunu unutması, unutması ve unutması herhalde korkunç olumsuz bir şey. Hatta ürkünç…(Bunu ben 1977’den beri canımda ve iliklerimde yaşayarak biliyorum.)” (2008,7) Ece Ayhan, ilk cümlede derecelendirmede yanlış yapmış, üçüncü cümlede ise ilik, canın bir parçası olduğundan dolayı, onu gereksiz yere tekrar etmiştir. “Şimdi saçlar büyüdü.” (2012, 83) Saçları uzadı, demeliydi. Büyümek ile uzamak arasındaki nüansı bir şairin bilmemesi kabul edilemez. Dili bilmeyen bir adamın şiirde dili bozarak kendi açıklarını bir avantaja dönüştürmesi zekice değil, kesinlikle değil, hince.
      Ece Ayhan hele de ilk şiirlerinde mısracıdır, onun modern şiirin kalbi sayılacak anjambmandan habersiz olduğu apaçık ortada. Çoğunluğu akademisyen bazı şiir bilmez kişiler, bu şiiri anlıyormuş gibi yaparak belki de çevrelerinde karizma yaratmaya çalıştılar. İçlerinden geçirdikleri cümle şudur onların: “Hey gidi cahiller hey, bakın, sizin saçma diyip bir kenara attıklarınızı, ben bir çırpıda anlıyorum.” Gerçek şiirde tutturamayan genç şairler ise hınçlarını dilden alırcasına Ece Ayhan gibi grameri alt üst etmeye çalışmışlar ve kendi yıkıntılarının altında kalmışlardır. Bu bağlamda Ece Ayhan’ın Türkçe sevdalısı olduğunu söylemek saf dillilikten başka bir şey değildir; o, sanki Türkçe düşmanı bir misyonerdir. Geçmişte yaşadığı bir sendromun intikamını alırcasına ana diline tacizde hatta tecavüzde bulunan, kelimeleri kurşuna dizercesine toplu katliama uğratan bir şairin eleştirmenler tarafından yargısız infazı yapılsa yeridir. Deli divane değil elbet Ece Ayhan, ne yaptığının da farkında: “Türk şiirinin içine ediyor Ece diyorlar. Amacım zaten bu.” (2007, 41) Evet, burada ilan ediyorum, Ece Ayhan vatandan öte, daha kötüsü ve tehlikelisi dil hainidir; Müslüman mahallesinde ecnebi dili satmaya kalkmıştır. II. Yeni’nin şiir dilini bozma iştahını, ta en başından beri hiç mi hiç iyi niyetli bulmadım; onların bu vahşi iştahı, bana, dil kutsalına Marksist bir saldırı gibi gelmiştir. Özellikle de Sezai Karakoç’un dili bozmaya yanaşmaması bu hissiyatla alakalandırılabilir. Niçin dile saldıralım ki, dil, hele de konuşma dili hiçbir zaman iktidarın emrine girmemiştir, halkın yanındadır. Ancak aciz şairler, gerçek iktidarı bırakıp dilin yapısına saldırır; yansıtmaktan, psikolojik bakımdan rahatlamaktan başka bir şey değildir bu. Ece Ayhan, güya cesurmuş, neyin cesareti, anlaşılmaz bir dille, kuşdiliyle, hatta puşt-diliyle hükümete, devlete küfretmek, cesaret mi. Biz, bu cesaretin örneğini açık açık içinde bulunduğu devlete, Amerika’ya küfürler yağdıran Allen Ginsberg’te gördük. Şiirlerinde orospuların, gay-lezbiyenlerin, travestilerin, biseksüellerin ve türlü sokak ucubelerinin dünyalarını işleyen Beat özentisi Ece Ayhan, aynı zamanda, Osmanlı erkeği taklidi yapmaya çalışıyor, naralar atıyor: Yort Savul. Lakin biliyoruz ki yeniden dirilişe inanmayan, cesur olamaz. Yargılıyorum, evet, Ece Ayhan’ı, gözünün yaşına bakmadan yargılıyorum, bakın Hilmi Yavuz da bana katılıyor: “Gerçek tehlikeli şairler, yol gösteriyorum diye, onu izleyenleri bir labirentin içine sokanlardır. Bakınız, Ece Ayhan böyle bir şairdir. Çok yetenekli iki şairi Mustafa Irgat’la İzzet Yasar’ı, kendi şiirinin labirentlerinde tutsak etti ve oradan çıkmalarına izin vermedi. Ece Ayhan’ın şiiri, onu izleyenlere başka şiir yazma olanağı vermez.” (172) Hilmi Yavuz, bence yumuşak konuşmuş, Ece Ayhan hayranlarından –hayranlık geçici bir duygudur- çekinmiş olabilir. Bir de edebiyatın çokbilmiş diktaları yok mu, onlar Ece Ayhan için büyük şair demişlerse aksini söylemek kimin haddine. Önemli değil, biz Hilmi Yavuz’un gerçek meramını anladık, ama şu düzeltmeyi de yapalım: Yetenekli ve hele de kişilikliyse genç şair, ne yapar eder, gecikmeyle de olsa doğru şiiri bulur.
       Ece Ayhan, “Sarışınların yazdığı şiiri” yıkmak ister. Halbuki ne somut ne soyut anlamıyla Türk şiirine sarışınlar hakim olmuştur. Onun bu ifadesi, bir karşılık bulmamakta, havada kalmaktadır. Zaten, Ece Ayhan’ın şairler üzerine denemeleri, poetik açıdan oldukça zayıftır; daha çok dedikoduya kapı aralar, kulaktan duyma bilgilere dayanır. Ece Ayhan, küçük İskender gibi cinsel tercihi kendine yakın şairleri gereğinden fazla övmüştür, yani bu konuda duygusaldır. Şiir bilgisi, okumaktan çok ortamdan beslenmeye dayalıdır. Bir yerde şöyle der: “Şairler artık düşünür olmak zorunda. Ya bu deveyi güdersin, ya bu diyardan gidersin.” Ece Ayhan, hayatının sonlarına doğru kurduğu bu cümlenin hakkını verememiştir. Onun, Şerif Mardin ve İdris Küçükömer’den yüzeysel beslendiğini, denemelerinden biliyoruz, politik şiirleri de bu iki düşünür kaynaklıdır. Denemelerini okuduğumda ayrıca şu sonuca varmıştım: Ece Ayhan, İlhan Berk’e rahatsızlık verecek düzeyde onun peşini bırakmamıştır. Ve bu yanlış şiiri sanki İlhan Berk’ten öğrenmiştir. İlhan Berk, okurunu yanıltıyor: “çağdaşlarım içinde başka hiçbir şair beni bu denli ilgilendirmedi. Benim için büyük bir şairdir Ece Ayhan.” (2005, 143) Ece Ayhan’a duygusal yaklaşıyor, onu kolluyor İlhan Berk; yine 1986’daki bir söyleşisinde, onunla ilgili abartılı cümleler kurar: “Bugün II. Yeni’ye baktığımda, kendimi ondan bütün bütün kopmuş görmüyorum. Hiçbirimiz kopmuş değiliz de. Ama baştan beri hep değiştik, ona tek sadık kalan da Ece Ayhan’dır. O, çok ötelerden gelmesine, geç gelmesine karşın, II. Yeni’nin ağababasıdır.” (2005, 83) Şairin şiirde biçim yenilemelerine gitmesini şiddetle öneren İlhan Berk’in, Ece Ayhan’ı şiirini değiştirmemesinden ötürü övmesi, kafamda bir soru işareti belirmesine neden oluyor. İlhan Berk, kendi poetikasıyla çelişiyor.
      Şiirden şaire geçelim: İlginç bir soy ağacı var Ece Ayhan’ın: “Gelibolu’nun uğultulu uzun gecelerinde babaannem zaman zaman Gelibolu Müftülüğü yapan dedemizden söz ederdi… Gelibolu Müftülüğü yapan dedemiz, özellikle kandil geceleri ve kimi akşamlar arka ve yan duvarları epeyce yüksek arka bahçede yani, rakı içermiş… Elbette arka bahçedeki saklı içki sofrasının kurulduğu sırada kapı tokmağı vurulur. Müftü aranıyor. –Evde yok! Yukarı mahalleye lehimciye gitti, derlerdi. Ararlar. Ne çarşıda, ne mahallede yok! Müftü nereye gider? Ya da gitmiş olabilir. Evliya gibi az konuşan bir adam. Mekke’ye gittiği söylentisi çıkıyor… Ertesi sabah. ‘akşam aradık taradık seni bulamadık’ diyorlar. Cevap olarak hafif bir gülümseyişle ve sakalı sıvazlamakla geçiştiriliyor.” (2012, 46-7) Bu anekdot, Ece Ayhan’ın geldiği yer bakımından önemli olmakla beraber, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki memur tipolojisini de bize vermektedir.
       Turgut Uyar’ın “Bu karanlık böyle iyi aferin Tanrıya” ve Cemal Süreya’nın “Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah daha neler” mısralarında yaptığı gibi Ece Ayhan da şiir serüveninin başlarında hafif meşrep bir üslup kullanarak Tanrı’yla hesaplaşmıştır: “Üç masa ötede bafra içen bir Tanrı/bacak bacak üstüne atmış/penceresinde bir şehir/şehirde bir sokak/Sokakta bir beyaz rus kadın” (12) Ece Ayhan’ın tarih okumaları onda bir bilinç yaratmamış, yeni bir hırçınlık doğurmuştur: Argo. Ece Ayhan’ın tarihe ve dini mistisizme yönelik komploları da Osmanlı üzerinden Müslüman atalarımızı hedef alır. Ece Ayhan’ın yaptığı; yanlış yazılmış bir tarihi bozmak değil, gözü dönmüş bir cani gibi elinde taramalıyla Taksim Meydanı’nda rastgele ateş etmektir. Osmanlı tarihine bol keseden atıp tutarken cumhuriyete korkuyla yaklaşır, gıkını bile çıkarmaz. Bu yüzden, Ece Ayhan’ı göklere çıkaran yavan aklın sahiplerine; Ece Ayhan’a bu açıdan bakmalarını tavsiye ederim. Ece Ayhan’ın kurulu dile isyanı, ona yeni bir dil sunmamıştır; çünkü yeni bir dil yaratmak kudretinden yoksundur şair. Sezai Karakoç ve Cemal Süreya’da dil iktidarına karşı yeni bir dil buluruz; çünkü onlarda dil bilinci üst düzeydedir. Ece Ayhan’ın şiiri, kesikliklerle dolu bohem hayatının, konar-göçer ilişkilerinin karşılığıdır; o, bir mısraı bile kimi zaman nitelikli bir şekilde sonlandıramaz. Şiirleri, hep bir eksiklik telkin eder okura. Gerçek hayatta kendini tamamlayamayan şair, şiiri de hep öz kimliği gibi eksik bırakmıştır. Yalnızca şiiri mi, düzyazıları da öyledir. Hatta Ece Ayhan’ın, “Morötesi Requiem”deki gibi yaşantılarını anlatması, İlhan Berk’e özenmesinin sonucu gibi geliyor bana.
       “Artık onları ben bile tanımıyorum/Romanyalı pembe gözlü şeytan/-Yahudi soyundandır biraz-” (17) Bu mısralarıyla acaba Yahudi yayıncı ve tüccarların hışmından kurtulabildi mi Ece Ayhan. Bu soru, onun yoksulluğu bağlamında kurcalanmalı bence.
       II. Yeni’nin az okunurluğunu şu şekilde bir modern zekâyla yorumluyor Ece Ayhan: “İşte böylesi bir olumsuz yeri vardır şiirin toplumlarda. Sonuçlayarak diyebilirim ki, bir toplumda yeri olmayışı onun yeridir.” (2008, 155) Bence bu sözlerle kendini rahatlatmaya çalışıyor.
       Ece Ayhan, 1997’de Edip Cansever’e gecikmiş bir yanıt verir: “1957’nin başlarında Pazar Postası’nda benim için ‘şiirin ne olduğundan habersiz’ diye yazmasına çok geç de olsa teşekkür ediyorum. Yıllar önce söylediği sözler bugün doğru çıkıyor. İçtenlikle yazıyorum şunu: 66 yaşındayım ama şiirin ne olduğunu bilmiyorum daha.” (2008, 23)
       Ece Ayhan okur ve hayranlarına hatırlatmak isterim, siz okurları şöyle nitelendiriyor piriniz: “Orospu çocukları, leş kargaları.” Azınlık bir kesim tarafından okunan Ece Ayhan’a bu hususta hak vermemek mümkün değil.

       KAYNAKÇA:

       Ayhan, Ece; Aynalı Denemeler, YKY, İstanbul 2007.
       Ayhan, Ece; Bütün Yort Savul’lar, YKY., İstanbul 2008.
       Ayhan, Ece; Dipyazılar, YKY, İstanbul, 1996.
       Ayhan, Ece; Morötesi Requiem, YKY., İstanbul 2012.
       Ayhan, Ece; Sivil Denemeler Kara, YKY., İstanbul 2008.
       Berk, İlhan; El Yazılarına Vuruyor Güneş, YKY, İstanbul 2005.
       Berk, İlhan; Kanatlı At, YKY, İstanbul 2005.
       Cansever, Edip; Şiiri Şiirle Ölçmek, YKY, İstanbul 2009.
       Hızlan, Doğan; Kara Şiir, Türk Dili Drg., Sayı:309, Ankara 1977.
       Yavuz, Hilmi; Şairini Zihin Tarihi-Şiir Söyleşileri, Granada Yay., İstanbul 2012.

       Zafer Acar

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder