19 Ocak 2013 Cumartesi

BİR ŞAİR ÜZERİNDEN KENDİ TOPLUMCULUĞUMUZU KEŞFETME ÖNERİSİ

Kenan Çağan'ın son şiir kitabı ‘Ölü Diller Arşivi’, iki bölümden oluşuyor. Birinci kısım 'Yolcunun Bela Kitabı', ikincisiyse 'Korku Sesiyle Kapanan Perdeler Kitabı.'
       Kitabın nitelik ve içeriğine girmeden söyleyeyim, şiirlerin tümünü temsil için seçilmiş 'Ölü Diller Arşivi' sıkı bir başlık değil, aksine okuyucuyu kitaptan uzaklaştıracak, okurun şiir okuma hevesini boğacak bir ad.
       Sanırım 60, 70 ve 80'leri hatırlatan bu tür kitap isimleri, taşrada şiir yazan biri için hâlâ çekici olabiliyor. Oysa çok hızlı değişiyoruz, şiir adına belki bu duruma tam katılmayız ama en azından yeni çıkan eserlere baktığımızda bir yapıta gerçekçi ya da ilginç diyebileceğimiz, yaşadığımız zamanın ipuçlarını veren isimler bulmada mahir olduğumuzu, edebiyat piyasasından biliyorum. İsim, bir eserin dikkat çekmesi açısından önemlidir hâlbuki.
       Diğer taraftan, Kenan Çağan'ın eser vermeye başladığı yıllarda, İsmet Özel ve Turgut Uyar'ın taşralılık rüzgarı, şiirimizde neredeyse fırtına gibi estiğinden, bu iki şair yüzünden kentleşme insanlık dışı bir macera olarak görülür ve taşra insanı,  şehir insanın karşısına bir tercih halinde yerleştirilir. Bu sebeple, kitap için uygun görülen Ölü Diller Arşivi tamlamasını, beklentiler dışında görmemek gerekir.
       Çünkü taşra dikkatinin şairde böylesi bir boşluğu oluşturması doğaldır, beklenen şeydir. Belki de hususen kentli ruhuyla mücadele etmek, şehir yaşantısının şiire hediye ettiği çok sesli senfonilere, notalara karşı şairi kör ediyor,  onu işlenmiş değerlere karşı peşin hükümlü kılıyor.
       Değil mi ki, taşra duyarlılığıyla şiire adım atmış doksan şiirinin çoğu şairi, kent yaşamını şiirde ikrah edilecek yerden başka bir noktaya konumlandıramadı ve bunun temeli de yine aynı şairlerin taşra seviciliğini inatla şiirde sürdürmelerinde yatmaktadır. Daha ötesi; şiirini, hayatını, dini yaşamını bir musikiye bindirmiş kentli Mevlana'nın aynı şairler tarafından yerli tarihte ilk olarak dışlanmasında yine aynı, taşralı nefret duygusu ve merkezden ziyade ücracılığı yüceltme vurgusu hakimdir.
       Buraya kadar anlatmaya çalıştıklarım, elbette hececiler ile 90 şiirini birçok yönüyle uyuşturmak ve bir noktada birleştirmek için değil. Ki doksanlarda,  çoğu şairin öncelikle hececiler dışındakilerin hece şiirine mesafeli durmaya çalışarak, benzeri boş yüceltmelerden kaçınarak şiire başladıklarını biliyoruz. Hatta hece'den neredeyse dalga geçercesine söz ettikleri hatırımızda. Buradaki amacım 'hece ve dörtlük' şiirini, aynı zarf içinde bulanan iki mazruf gibi 90 şiiri ile en azından bir yönüyle ama ikisinde de merkezilik teşkil edecek bir tarafla buluşturmaktır. Fakat ikisi arasında geçen çizgiyi şöyle de kalınlaştırabiliriz. Hece şiiri bizim taşramızın, 90 şiiri yine bizim taşramızın ama bunun yanında dünya taşrasının da şiiridir. Siz buna ezilmişlerin şeklinde de bir not düşebilirsiniz.
       Bizi böylesi bir akıl yürütmeye ikna eden şey, doksanlar şiirinin yerlilik iddiasını taşımasına rağmen, kentli müziği önceleyen beğeniyle barışamaması ama taşra çizgisinden hareket edip dünya taşrasının neredeyse ebedi sakinleri olarak niteleyebileceğimiz zencilerin edebi dikkatleriyle uzaktan yakından da olsa, onları taklit etme pahasına bir noktada birleşmesidir. Artı, Baudelaire'in müzikli, kafiyeli şehir hor görüsü bile onları kesmemiş; taşranın içinde bir iki notadan öte bir şey barındırmayan melodisiyle yetinip müzikte maharetli geri kalan şairleri de burjuva olarak yaftalamışlardır. Anladığım kadarıyla, sonraları, kendi deyimleri olan çirkinliğin (ki kafamızda taşra ile eşdeğerdedir) estetiğine, çirkinliğin kıvrak havasına ulaştılar ama nasıl ki iki değnekli trampet, zamanın harika çalan müzik aletlerine  yenik düştüyse 90 şiiri de bütün ögeleriyle birlik sonuçta karşı çıktığı estetiğe  mağlup oldu.
       Aslında sadece 90 şiirinin kendisi mağlup olmadı, temsil ettiği taşra, şehirlerdeki fabrika işçileri ve benzeri diğerleri de bir nedenden dolayı tarihi yenilgilerine kaldıkları yerden devam ettiler.  Ancak sırf adını saydığım sınıf ve unsurlar değil; geçen yüzyıllarda Amerika'ya akan zenci, Avrupa'daki siyahi işçi ve bunların konuştukları taşra ruhuna sahip olan tutuk ve küfi* dil de bir şeylere karşı yenildi. Nasıl oldu derseniz? Şöyle oldu. İşçiler ya seslerini duyuramayarak ya burjuvalaşarak gerçekleştirdiler mağlubiyetlerini, Afrikalılar da Amerikanlaşarak. Yahut birkaç notalık kişiliklerden sıyrılıp başlangıçta nefret ettikleri çok sesli (ahenk) karakterler haline geçiş yaparak.
       Yeni yüzyılda yerel taşralar, şiirini milliyetçiliğin ağzıyla söylerken küresel taşra ise dilini sosyalizmle ilişkiye girerek kurdu. Yani kısacası, dünyada nerede bir taşra ruhu varsa orada ya ırkçı bir söylem vardır yahut sosyalizmin terennüm ettiği dil aksanı görülmektedir. Zaten 90 kuşağından birçok şairin bu iki dili hibrit bir şekilde birleştirmesinin temelinde,  işte bahsettiğimiz bir taşra paylaşımcılığının ortak izlenimi yatmakta.
       Taşracılık, Kenan Çağan şiirinde ise o kadar uzun boylu değil. Onunki daha ziyade Türk markası bir taşracılık şeklinde tezahür eder ve o, milli taşra toplumculuğundan sıyrılıp diğer doksan şairlerinin,  küresel ama sosyalistçe toplumculuğunu yakalayamaz. Bu da bize gösteriyor ki özgün bir toplumculuğumuz en azından şiirde bile olsa şimdilik oluşmamıştır daha.  Toplumculuğumuz günlük hayat içinde; taşrada, köy meydanında edilen lakırdılar şeklinde yürüyor yahut şehirdeki sosyalizmin ruh ikizi hassasiyetleriyle.
       Ben,  toplumcu şair olmak isteyen kişiliğin, gerek yıllardır dillendirdiğimiz ve önümüzde içi boş bir kabuk gibi duran, sözde medeniyet algımızın gerekse derinliği yoklanamamış kültürümüzün doğal kabiliyetlerini kullanarak yol alacağı kanatinde değilim. Çünkü bir gün bizim kavuşacak olduğumuz kendi toplumculuğumuz söylemde kalmış, Tanzimat'tan beri hayati noktaları üzerinde boşluklar bırakılmış, işler kör topal yürütülmüş ve nihayet bu zamana kadar gelinmiş. Natıkamızda şu an bu eksikliğin bir adı yok ve aynı durum şiirde de net değil. Bildiğimiz şey, sadece,  İslam'da bireysellik yoktur, kişi ailesiyle, çevresiyle, içinde yaşadığı cemaatle haşredilir. Din başlı başına topluluk için gönderilmiştir. Şeriat kurallarının geçerli kılındığı yerde başka nevi akım olarak bir toplumculuğa ihtiyaç duyulmaz.  Öyle de bu düsturlar şiirin içine veya oraya buraya, nasıl akıtılacak, rengini sanata nasıl verecek. Önce bunun üzerinde düşünülmelidir.  Cumhuriyet sonrası tarihimizdeki toplumculuğun, şiirimizde öncesi de yoktur ya o ayrı mesele, ırkçılığın ya da komünizmin kanatları altında  görünür kılınması bize farklı bir şeyleri düşündürtüyor, aklımıza bir soru imi taşıyor. Bakınız,  şiirde, sosyal şeyler ve ilgiler Marx'ın müridi gibi söyleniyor, Tanrı kulu gibi dillendiril(e)miyor.
      Şairin, bizden olmayan farklı temayüller üzerinde ilerlemesinin edebiyatımızda hala bilincine varılmadığı gibi, Müslüman şairlerin, sanki halka değil de Allah'a öncelik vermelerinden dolayı küçük düşürülmesi de pek anlaşılmadı. Bu iş çıkar bir yola bağlanırsa Allah'ın hakkının halkın hakkı olduğu saptanabilirse, şiirde özellikle din içi etkilerden uzaklaşarak toplumculuk yapılmasının, halkçı şiirin mesela halk nezdinde önemli bir yere sahip bir değer olan Mevlana'yı neden dışladığı da açıklığa kavuşur. Mevlana'yı tüm kılcal damarlarına varıncaya kadar özümsemiş ve benimsemiş bir halkın halkçılığını Mevlanasız resmetmek ne demeye gelir, öğrenilir.
      Sonuçta, Kenan Çağan'ın da kendi döneminin diğer şairleri kadar kafasının karışık durduğu rahatlıkla gözlemlenebilir. Kenan Çağan, toplumcu mudur, hayır olamamıştır.  Bireysel de değildir. Çünkü Kenan Çağan, şiirde bize mecburiyetten yakışan bireysel durmaya, tabiatıyla yeşil ışık yakarken, diğer yandan yazdığı dönemin şiirinin merkezine birilerince dayatılan toplumcu durma modası gereği, belki de ortama çıkarken yüzünün kızarmasını istemediğinden olsa gerek, eh biraz da ondan dercesine bir parça toplumcu durmak zorunda kalmıştır. Şiirlerinde eskimiş bir taşracı olduğu ya da sosyalist olamadığı birçok bölümler mevcuttur. Çağını eleştirirken ya da izlerken dediğimiz iki boyaya da girip çıkmıştır. Açıkçası, bizim toplumcu terennümümüz daha neşet etmediğinden veya şiirimize yerleşmediğinden, şair, şiirinin doğal kabiliyetlerini, tekniğini ve kısaca yeteneğini bu tavrı ile dinamitlemiştir.
       Oysa kendisini özgür bırakıp potansiyelini iyi değerlendirdiği ve yukarıda saydığım bizim şiirimiz için neredeyse kuşatıcı birer zincir olan bağlardan kendini kurtararak kaleme aldığı şiirleri, günümüzü kalbinden yakalayan dizelerle dolu. Müslüman bir şairin asla bireysel davranamayacağının, böyleyken bile benliğini, iç içe yaşadığı insan topluluğundan kurtaramayacağının şahididir bu dizeler.  Şaire, bence kalmaz, ama kalacaksa buradan bir şeyler kalacaktır. Şairin üslubunun kaymağını, açıkçası doğal tekniğinden ötürü bu tür şiirler yemiş. Ve şair pamuk ipliğiyle bile olsa o şiirler sayesinde geleneğe bağlanabilmiş.

tanrı ki nimetiyle
ray charles'in gözlerini
bir piyanonun ruhuna serpiyor
tanrı ki gidebileceği yolu seçene insan diyor

*Kufi şeyler; köşeli ve ilkel  şeylerdir.

Yeprem Türk 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder