13 Ocak 2013 Pazar













ZAFER ACAR

KAHRAMAN YALIN’DAN AFET’E MEKTUPLAR

NOTSÖZ

Afet’e yazdığım bazı mektupları, roman karakterlerinden yazar Ahmet Peyami, yersiz bir tasarrufta bulunarak Zafer Acar’ın “Suçsuzluğumu Affet” adlı romanından çıkarmış,dolayısıyla bazı yaşadıklarım puslu kalmış, okurun kafası karışmıştı. Şeffaflık adına, sözünü ettiğim mektupları tetkikçi blog’da yayımlıyorum.


KAHRAMAN YALIN

13.01.13

KİM KAZANACAK KİM KAYBEDECEK
OYUN NE ZAMAN BİTECEK

29 Ekim

Vize sorularını hazırlamak için bilgisayarımın başına geçtim; ancak kafamdaki soruları cevaplamak daha çekici geldi bana, lakin konu sen olunca cevaplar bile birer soru kıymığına dönüşüyor, aklıma kirpiyi düşürüyor. Kirpi enteresan bir hayvan, bir pamuk bedende bunca ok nasıl barınır. Sen hayvanlardan en çok kirpiye benziyorsun, seni sevmek için elini uzatana bile zehirli oklarınıbatırıyorsun. Umarım bir daha karmaşa yaşamayız ve umarım sana yazmak zorunda kalmam. Kolay değil, derin duyuşlar içerisinden, bataklığa düşmüş kelimeleri gün yüzüne çıkarmak; enerji kalmıyor insanda Âfet.

Seninle yaşamayı umduğum fakat yaşayamadığım aşktan ve dolayısıyla içine itildiğim gerilimden, edebiyat tarihi için kayda değer bir şeyler çıkar diye düşünüyorum. Biriken ve biriktikçe bana zarar veren fazlalık enerjiyi en geleneksel yöntemle, yazarak üzerimden atmak, hatta yapabilirsem kalıcı metinler ortaya koymak istiyorum. Elbette artık şiirlerim ve yazılarımla kendi yetiştirdiğim, neredeyse yoktan var ettiğim kıymetli okurum, şairlerinin yaşadığı travmalarımerak edecektir; çünkü günümüz şiirinin aksine benim şiirimin izleğini büyük oranda yaşadıklarım belirliyor, hayal ve fikir donanmasıyla şiirime giren imgelerimin hemen hemen hepsi gerçeğin elinden çıkmaktadır, hem şiddetlidir hemşefkatlidir, aynı anda iki şey birden olabilmektedir. Benim gibi, hem minicik hem kocaman, hem sıradan hem olağanüstü, hem öğretim görevlisi hem şair. Seninle ve senin gibi birçok kişiyle oturup kalkan Kahraman Yalın, sosyalleşebilmek için hep bunlardan ilkini seçmiştir, rol yapmanın hayatın bir gereği olduğunu daha yirmili yaşlarının başlarında bilmiştir. Yoksa benden daha katı bir elitist veya daha büyük asosyal olamazdı, bu açıdan seni anlıyorum.Şimdi dışarıdan bakanlar benim için aşırı sosyal diyebiliyor, bu aldanmanın süreğinde bana çapkın vs. gibi yakıştırmalarda bulunabiliyor. Umurumda değil kimse, önemli olan ben, kendi gözümde kimim, kendime saygı duyabiliyor muyum. Benle ilgili bir benzetme yapacak olursam: Çarpma işleminin tam orta yerine sıfır değerinde doğmuşum, etkisizliğimle herkesi etkileyen bir şair olmuşum.İşte senin bütün değerlerin, artık şüphe ettiğim ruh güzelliğin, yaşlanmakta olan bedensel görüntün pek mühim değil, neden önemli olmasın önemli önemli, ve çirkinliğin, istisnasız her insanda bir parça bulunur bu, kabalığın benle karşılaştığında bana dönüşüyor, temize çekiliyorlar.

Bıkıp usanmadan yıllardır kendimi satır satır okumaktayım, her yeni şiirde, kitapta ve her yeni aşkta kendi gizimin izlerine rastlamaktayım. Hayatıma giren herkesi ve her nesneyi benim birer uzvum olarak görmekte, onları inceleyerek kendime daha çok yaklaşmaktayım. Ara söz: Senin elindeki beni, herkeste bir parça ben vardır, çekip alınca kısa bir zaman içerisinde hiçliğe karışacaksın, ama emin ol, seni konu alan şu yazdıklarım bile geleceğe kalacaktır. Bu durumu hemencecik minik aklınla megalomani olarak değerlendireceksin. 15 yıl evvel böylesi sözlerimden dolayı beni eleştirseydin, sonuçta haklı çıkmasan da çizgisellik gereği o an için haklı görünebilirdin. Artık bugün ölüp gitsem dahi, kendimi tamamlayamamış da olsam, şiir tarihimiz, Kahraman Yalın’dan bahsetmek zorunda kalacaktır. En azından T.S. Eliot’ın kuşaklar önerisine dayanan fikre göre kendi kuşağımın önemli bir şairi olarak anılacağım kesin, çünkü benden sonraki kuşağın şimdiden belirmeye başlayan yetenekli isimleri benim elimden geçmekte. Onlara bile kalsa artık varım; onlar, beni çok sevdiğim halkıma unutturmazlar. Bunlara megalomani ya da kibir değil, kendinin farkında olmak denir, bu ise kesinlikle bir nitelik belirtisidir. Nice dehalar, kendi farklılıklarından habersiz oldukları için bunalım dolu bir hayat yaşamış,geride hiçbir şey bırakamadan ölüp gitmişlerdir. Onları gördüm, onlardan olmamanın yollarını aradım, daha 13-14 yaşımdayken “insanlık için iyi şeyler yapacağım” şeklinde karar verdim ve bu yaşlarda derinlikli okumalar yapıp Malatya’daki kimi fikirsel hareketlerin içinde bulunarak siyasi ve edebi anlamda bugünler için kendimi yetiştirdim. 20-30 yıllık, tabii ömrüm yeterse, planlar yaptım ve programlı çalıştım. Tesadüf eseri var olmuş bir adam değilim, anne karnıma bile kendi kararımla düştüm, annem ile babam bir bahaneydi, kendimi kendi tırnaklarımla yarattım. Aynı zamanda sadece şair değilim, yazdıklarımın şiir denilip geçilecek nitelikte metinler olmadığınıedebiyatımızın kulağına fısıldamış bulunmaktayım. Evet, ben 40 yıldır çıkmakta olan bir derginin editörlerindenim, bu dergiden ne isimler çıkmıştır: Akademisyen, dekan, rektör, siyasetçi veya şair, öykücü, romancı, köşe yazarı…Camianın hem genç hem de benden önceki kuşağı, bunlar içerisinde 50’li 60’lıyaşlarda olanlar dahi bulunmakta, benle tanışmak için özel çaba harcamış hatta bunu yüzüme karşı da söylemişlerdir. Ama asla, iltifatlara kanıp da kibrin küçültücü tuzağına düşmedim. Bu edebiyatçıların birçoğu, etki alanımda bulunmaktadırlar; çünkü ben cesareti beline kuşanmış bir kahramanım, bir haklısavaş ile yeni bir yol açmaktayım; Rus kakmalı sosyalist edebiyata, bizim yerli-Müslüman bakışı oturtmak gayreti içerisindeyim; bu yola, zamanla sosyalistlerin gireceğini şimdiden müjdelemek isterim; çünkü Batı toplumlarında sosyalizm Hıristiyanlıktan kopamamıştır, halkını seven halkının dinini de sevmek zorundadır Âfet, senin de kafan karışık bu konularda; sosyalistler, inançlıinsanları kendilerine çekmeye çalıştılar, önce Tanrı’yı inkâr edecek, sonra sosyalist olacaksın. Sovyetler Birliği’nin dağılması ile yeryüzüne çiğ taneleri gibi savrulan sosyalistlerin, materyalist inançsızlık nedeniyle emperyalizmin eline düşmesi ne büyük acı paradokstur. İstanbul’da modern kılıklı ahlaksız kadınların eline düştün, bari tuzaklarına düşme. Bunun için beşeri fikirlerin ne menem şey olduğunu sana anlatmaya çalışıyorum. İnançlı bir kızsın, inancınıkaybetme, o yaltakçıların tatlı sözlerine kanma lütfen.

Rica ederim Âfet, olamaz böyle bir şey, aklına bile getirme: Senin ayağına gelmemi, uygun bir pabuç olmamı istiyorsun; bir şairin derisinden ayakkabı olamaz Âfet, bilirsin Nesimi’nin derisi de kimsenin işine yaramadı, belki savaş davulu olabilir, inletirdi meydanı. Küçüksem küçüğümdür, büyüksem büyüğümdür. Küçüklüğümü anlatmaya devam edeyim: Yine bu ben, edebiyat odaklı bir vakfın asıloğlanı durumundadır, vakıf benim auramla kendini restorize etmek arzusunda. Ben, ulusal bir gazetenin düşünce sayfasını okunur kılan önemli köşe-yazarıyım. Ben, şiire yeni bir dil getirdiği söylenen, edebiyat çetelerince kıskanılan ve yerli yersiz saldırılan şairim ve en merkezi dergilerde çoğu kapaktan olmak üzere onlarca etkili makale-deneme yayımlamış, daha 23-24’ünde, 70’ini aşmış, edebiyat içerisinde birçoklarınca üstat kabul edilen Halim Selçuk’la polemik yaşamış,aylar sürecek önemli bir tartışmayı başlatmış eleştirmenim. Bak, bu arada, unutulmaya yüz tutmuş mektup türünün yeniden yaratıcısıyım. Tam bir erkek yazarım, kalemim kime ve neye değse orada bir canlanma gerçekleşiyor. Elbette sen bunların bazılarını biliyorsun, ama birazcık detaya girmek istedim.

Maddi değerimi mi merak ediyorsun: Yüzüm kızararak anlatacağım bunları sana. Paha biçilmez bir sanatkârın eserlerine, ama yine de 2-3 dakikalık şiir okumam, 10 dakikalık konuşma yapmam ya da ufacık bir jürilik için bir maaş civarında telif ödemekteler bana. Kürsüde gayet iyiyim, gittikçe aranan hatip olmamam için hiçbir neden yok. Bu yönümü de yeni yeni keşfediyorum. Tanınmış birçok profesörün ve yazarın yer aldığı Ahmet Haşim Sempozyumunun en genç konuşmacısıydım ve konuşmamın çok beğenildiğinin de sonradan haberini aldım; evet, acemiliğimin bir getirisi olarak konuşmama çok iyi hazırlanmıştım, bana en yakın yaştaki arkadaşsa 40’ını aşmıştı. İnan ki, bu tarz teklifleri yıllarca reddettim ve hâlâ da her davete katılmamaktayım. Yıldız olma niyetim yok, bana gizli kahramanlık daha şık görünüyor. Bu katılımları yeniden daha da azaltmayıdüşünmekteyim. Sanırım şöhret ve parayı pek sevmiyor ya da umursamıyorum. Dünyadaki maddi ağırlığım şimdilik bu; fakat ahiretteki manevi ağırlığımıgözden kaçırdığımı da sanma, işte ben, paranın manevi ağırlığımıhafifletmesinden korkuyorum. İleriki yıllarda, pahamla birlikte korkularım da artacak. Ulusal dergi ve gazetelerin kültür sayfalarında sırf düşmanlarının inadına; ün umurumda değildir; boy boy fotoğraflarıyla söyleşileri yayımlanan, haber-kültür sitelerinde yaptığı ciddi işler ve yeni yaklaşımları ile çok defa gündeme gelen ve en fazla ziyaret edilen, ulusal tv’lere çıkan, birçok programıgeri çevirmiştim, çünkü birazcık da teknolojiden ürkmekteydim, bunu yıkmayıbaşardım sonunda, daha geçen hafta TRT1 için yaklaşık 40 dakikalık röportaj verdim , son şiir kitabı nedeniyle Cumhurbaşkanı tarafından tebrik edilen Kahraman Yalın kim mi oluyor. Birçok bakan tek telefon, başbakan ve cumhurbaşkanı iki telefon uzağımdadır. Bunlar çok da abartılacak şeyler değil benim dünyamda, hatta iktidarı temsil eder ve sanatkâr için tehlikeli demektir. Hem sınadım da makam mevki sahibi bazı siyasileri, gençlik için onlardan destek istedim, kıllarını kıpırdatmadılar. Laftadır onların bütün icraatları, peynir gemisi yürütme uzmanlarıdır onlar. Ama hayatlarını milletine vakfetmiş adamlar, iş yaparlar, işin adını bile anmazlar, toplumun içerisinden kimi görünmeden deniz altılar gibi, kimi ise ölüm anı sessizliğiyle gemiler gibi geçer giderler.

Onca sohbet ettik seninle, sana bunların hangisini anlattım; çünkü bu maddi göstergeler, bu geçici şeyler gerçekten tiksindiriyor beni, bu yazdıklarım da öyle. Kitaplarımı çöpe atarak benden kurtulduğunu mu sanıyorsun, senin hayranlıkla okuduğun birçok isim benim ahbabımdır, başka şair-yazarların kitaplarında da benden izler bulacaksın, etkim çok geniş Âfet, benden kopamayışın da benim etkimin büyüklüğünü sana ispatlamaya yetmez mi. Ve sen tüm bunları bilmene rağmen beni aşağılayarak sordun, beni hayatı boyunca yatmışsıradan insanların seviyesine indirgemek istercesine sordun: “Sen kimsin, kendini ne zannediyorsun?” Ben bazı mecburiyetler dışında hiçbir zaman zanla hareket etmedim. Annemden eminim, annemin beni doğurduğunu gören şahitler var, ama babam konusunda böylesi bir durum mümkün değil, zanla baba diyorum. Ben olmak için çok mücadele ettim. Birçokları gibi memur olduktan sonra keyif yapmadım. Eğlenmeye ve eğlenirken de kirlenmeye vakit bulamadım. Akademinin ve edebiyatın merkezine yerleşmiş kalın kafalı ve hantal ruhlu adamlardan kendime ve yetenekli gençlere azıcık yer açabilmek için ne çetin mücadeleler verdim. 19 yaşımdayken “Mai ve Siyah”ı okumuş, “asla Ahmet Cemil’in kaderini yaşamayacağım” demiştim. Sözümde durdum da. Hatan şu Âfet: Sen beni, daha evvel taşrada karşılaştığın, muhtemelen senin peşinden köpek gibi koşan küçük dünyaların adamlarıyla karıştırdın. Öte yandan, o süründürdüğün kişilerin de âhınıalmışsın. Birilerini geçmişte fena üzmüşsün. Ben sana hiçbir şey yapmamışken yoktan yere kendini, kendi ayaklarınla ezdin. Defalarca bana karşı duygu patlamaları yaşadın, anlayışla karşıladım hırçınlığını, “küçük kız” diye içimden sevdim seni. Hayatımda, hatta toplamda kimse senin bana ettiğin hakareti etmedi. Kaba söz ve argonun yüzlercesini bilirim, bu konuda back-groundum gayet kuvvetlidir. Biliyorsun bizim oraların mahalle kültürünü, yine de seni sözün en hafifiyle incittim.

İnişçıkışların hadsiz. Benimle arkadaş olmayı bile beceremedin; çünkü senin bana ilk andaki yaklaşımın, farkında olsan da olmasan da arkadaşlığın ötesindeydi. Yoksa, aynı şehirliydik, benim senden önce ne yaşadığım-yaşamadığım önemli olmayacaktı. Benle ilk tartışmanın ve ilişkiyi kesmenin nedeni benim senden evvel bir kadına şiir yazmamdı. Bu seni ilgilendirmemeliydi; ama bana aşktan kaynaklanan, akıl dışı şiddetli tepkiler gösterdin, hissettiğin duyguları,ahlakın ardına gizlemeye çalıştın. Bir sor bakalım kendine, şimdiye kadar hangi arkadaşını onların özel hayatlarını inceledikten sonra seçtin. Ha bu evli, bu boşanmış, bunla arkadaş olunur, onla olunmaz; bu, şu şehirli, oradan adam çıkmaz; bu inançlı, şu inançsız gibi prensiplerle hareket ettiğini hiç sanmıyorum. Bütün o sövüp saymaların, kırıp dökmelerinin ardında bana karşıhissettiklerini gizleme çaban var.

Ne oldu senin sanat ve sanatçı-severliğine, hastalık dönemindeki bir gay şaire bakmayı düşünen kıza ne oldu, niçin beni bu denli kırdı. Ki sen değil miydin,şiir kitabını okuyunca sana karşı saygım ve sevgim onlarca kat arttı diyen, kitabında her şey var, ama kitabın tertemiz, şiirlerinle birçok şairi gözümden düşürdün, diyen sen değil miydin. Bu sözlerle beni, şiirden anladığına inandıran ve sana ilgimi daha da arttıran sen değil miydin? Sonra tuttun kitaplarımı, gözlerimin önünde çöpe atmaya kalktın. Ne denli beni incittiğini anlatamam. Bunları unutmakta zorlanıyorum, unutacağımı da sanmıyorum. Şimdi diyorum, yoksa bu kız internet ortamında hakkımda yazılan övgüleri okudu da oradakileri mi bana aktardı. Bazı zamanlar saflık tutar beni. Bugünkü konuşmaların da yazık ki internet ortamındaki isimsiz düşmanlarımın söyledikleriyle örtüşmekteydi. Biliyor musun, internet üzerinden yapılan onca saldırıya rağmen, bir kişi dahi kendi ismiyle karşıma çıkamadı.

Dün ağladın, evet hüngür hüngür ağladın. Ben dahil herkes inandı annenin ameliyat olacağına. Keşke anneni bu yalana alet etmeseydin, başka bir yalan uydursaydın. Benim gözümde şu dünyanın en temiz insanları çocuklar ve annelerdir. Evet, ne yazık ki okuyamadım durumu. Geçmiş olsun demek istedim sana, kaçtın benden; safça mesaj attım, gerçekten hissederek: “Melekler çocukların, Allah annelerin yanındadır, üzülme.” Ben kim miyim, işte ben böyle bir mesaj atacak kadar duyarlı, saf inançlı biriyim. Belki inandığım gibi yaşayamıyorum, olsun, en azından elimden geleni yapıyorum. İşte sen benim bu yönlerimi bile görmekte zorlandın. Ağlamanın sebebinin benimle ilgili yaşadıkların olduğunu neden sonra hissettim ve anladım. Evet, benle görüşmeme kararı almıştın, malum sebeplerden dolayı, buna rağmen yanlış anlaşıldığımı ispatlamak için birkaç küçük girişimde bulundum, olmadı, her zamanki kaba üslubunla tehdit ettin beni. Madem öyle dedim ve mumdan kayığıma binip hüznüme geri çekildim. Ya sonra, ben senden uzaklaştıkça, tuhaf bir şekilde bana yeniden yakınlık göstermeye başladın. Kantinde bana gülümseyerek selam verdin, ben afalladım, senin sıcacık çay tadındaki selamını dahi alamadım; ama sevindim, derken biliyorsun, telefonla seni yokladım, döndün bana, telefonla görüştük, geçen 10 gün içerisinde kafanın karışık olduğunu, bana dargınlığının geçtiğini söyledin. Ben, içimdeki onarılması zor kırılmışlıkla ve oyun içerisinde oyun, sanki saklambaç oynar gibi yeniden sana döndüm. Dönüşümün adını bilmeden, sana bırakarak; çünkü bütün bunların sebebi sen değildin, bir başkasıydı. Artık bugünden sonra o ötekinin önemi kalmadı. Sen kendi aklınla hareket etmemeye yeminlisin gibi. En başından beri beni, en cahil insanların yapacağı bir şekilde çevrendekilerin hakkımda dediklerine kulak vererek değerlendirmektesin. Yok benim psikolojim bozukmuş;bu sözünden bıktım artık, açıklayayım sana, edebiyat çevresindeki en yakın dostlarımdan biri psikiyatrdır, doçent doktor, onunla her türlü sıkıntımıkonuşuyorum, bana gerektiğinde yol gösteriyor, bu hususta rahat ol, bence kendinle ilgili önlem al; yok öğrenciler benim hasta olduğumu düşünüyormuş,öğrencilerle hakkımda böyle şeyler konuşmuş olmana da inanamıyorum, dönemin başlarında dememiş miydin, “öğrencilerin en çok sevdiği iki hocadan birisin”.Arkadaş olarak beni sana önermişlerdi hani. Neyse, muhtemelen sözle haşladığım öğrencilere denk gelmişsindir. “Kahraman oğlum, bu paragraf son günlerde yaşadıkların kadar sıradan ve sıkıcı” demeden edemiyorum. Eeee telefon görüşmesinden sonra ne oldu: Hanfendi hıncını çıkaramamış benden, güya barıştığımız halde telefon numaram hâlâ meşgule düşüyor, engellenmiş. Yazık. Kendimi ne konuma düşmüş olarak düşünmem gerekiyor bu durumda: Telefon sapığı.Ya yaptıklarının anlamını algılamakta acizsin ya da düşünmeden hareket ediyorsun. Benle hem görüşeceksin hem görüşmeyeceksin. To be or not to be yani. Kendini değere bindirmek, bir erkeği peşinden koşturmak arzusunda olduğunu düşünmek bile istemiyorum. Bu arada mail adresin çok anlamlı: yağmur.nazlı:bence de nazlı büyütülmüşsün. Ben de öyle büyütüldüm. İşte gördüğün gibi çarpıştık da. Fazla naz usandırıyor insanı. Ağladın: Çünkü seninle oturup konuşmak, gezmek istediğim halde numaramı hâlâ engellenmiş konumunda tuttuğun için sana mesafe koydum. Evet, bunu bilerek yaptım. Dün canım sıkkın olduğu halde, sen geldiğinde inadına neşeliymiş gibi göründüm. O an aklından geçenleri görebiliyordum. Ağladın. Ben, emin ol sevinmedim, üzüldüm, üzüldüm, üzüldüm. Neden üzülmüşsem.

Üniversitenin ilk günleri neşeliydin, benimle deliler gibi gezdin gece yarılarına kadar, eğlendin, bana çattın, yer yer emirler verdin, yaşadığın nadir güzel günlerden birkaçını geçirdin benimle. Ben de mutlanmışım ki her şeye rağmen sana buncaşey yazıyorum. Geçen hafta Yeni Şafak’ta yakın arkadaşım Ahmet Peyami’nin bir söyleşisine rast geldim: “ ‘Retorik’ adlı kitabında Aristoteles, ‘Beden, otuzundan otuz beşine kadar, zihin yaklaşık otuz dokuzuna kadar en olgun çağındadır.’ şeklinde benim de önemsediğim bir saptamada bulunur. Şuan 33 yaşımdayım, zamanımı dolu dolu geçirmeye çalışıyorum. Yaş ilerledikçe enerjimin azalacağını bilmekteyim, bu yüzden çok gecikmeden geride dişe dokunur eserler bırakma gayesi ve çabası içerisindeyim.” Harfiyen arkadaşıma katılıyorum. Söyledim sana, tam iki kutsal ay senin yüzünden istediğim verimlilikte geçmedi. Neyse, kader diyip kendimi teskin etmekten başka yolum yok. Halbuki senle birlikte olmayı, edebiyat, şiir konuşmak adına arzulamıştım, yazdıklarımı güya ilk senle paylaşacaktım; naif sesin ve kibar konuşman beni ne çok kamçılamıştı.Şimdi o ses, durmaksızın bana hakaretler yağdırıyor, somut anlamda hiçbir kabahatim olmadığı halde. Sevgi ile nefret arasında gidiş gelişler yapan bir ses.

Sadece ortada, savaşım veren şiddetli duygular var bence. Bakalım, kim kazanacak, kim kaybedecek. Oyun ne zaman bitecek.

NE YAPABİLİR Kİ İNSAN BAŞKA
KALBİDOLU BAĞRI BOŞSA

31 Ekim

Altıyedi ay evvel yazdığım, üzerinde çalışmaya vakit bulamadığım soluklu, tek kitap boyutunda olmasını umduğum şiirimin birkaç mısraını, son günlerde yaşadığım aporiaya (açmaz) yakın durumumu veya durumumuzu anlatması hasebiyle hiçbir beklentiye girmeden senle paylaşmak istiyorum. Bana şimdiye dek inanmadın, bu yazdıklarıma inanır mısın bilemeyeceğim, fakat bahsini açtığım konunun bir mistik/manevi tarafı olduğunu hissetmekteyim. Aslında, aşağıya alıntılayacağım bu mısraları daha senle bu denli bozuşmamışken görmüş, meta-metafizik bir duyuşa şahit olmuş, samimiyetimizin gelişmesine göre ileriki bir zamanda sana okumayı düşünmüştüm. Bu mısraların karşılık bulduğu, anlam kazandığı ân geldi gibi; çünkü ne kadar reddedersen et, ikimiz de bir hiçliğin içine düşmüş,diplerinde gezinmekteyiz ve ölesiye yalnızız. Gördüğüm kadarıyla sen yalnızlığına aşıksın, yalnızlığının simgesi olan evinle evlisin. Ben şiire dahi bu denli bir şiddetle sarılamıyorum. Bu açıdan seni hem kınıyor hem kutluyorum.

Hayatımda ciddi maneviyatlar yaşadım, Allah’ın eli en zor ânlarımda üzerimde olmuş, fıtratım üzere kalabilmem için beni çoğu kez pislikten uzak tutmuştur, yaşadığım olağanüstülüklerden dolayı söylüyorum bunları. İlk başlarda senden gül kokusu aldığımı ve seni kendime yakın bulduğumu söyleyebilirim. Hayatımda ikinci defa bir kadından gül kokusu almıştım; artık o koku benden uzakta, biliyorum. Evet, bazen o ele rağmen bildiğimden şaşmadım, kader kılığında karşımıza çıkan Tanrı’ya karşı bile inat ettiğim olmuştur, o, beni küçüklüğüme verip affetmiştir. Günah ânlarımda insan olduğumu, zayıf ve kusurlu olmanın görkemiyle donandığımı görüyor, tövbenin tunç kapılarını zorluyor, Allah’ımla sohbet etme şerefine erişiyorum; ancak hayatım boyunca büyük yanılgılara, günahlara yüz vermedim. Gaylerin, lezbiyenlerin, oğlancıların vb. birçok cinsel sapkınlıkların başını alıp gittiği bir dünyada birbirini seven, cinsel tatmin için değil, kadın ile erkeğin belli sınırlar içersinde yakınlaşmaları, sağlık adına artık bir gereklilikmiş gibi geliyor bana. Haram, özellikle kul hakkıyemek, adam öldürmek gibi affedilemez suçlar ile bir tutamayız, aşkın o hırpalayıcı ve kutsal çekim gücüne yenik düşmeyi.

Meselâ edebiyatta şuan geldiğim noktayı 15 yıl önce rüya yoluyla görmüş ve muhabbetini çok sevdiğim ablama anlatmıştım o rüyayı, geçen gün telefonda bana ablam hatırlattı. Şiirlerimde de ilahi bir boyut olduğunu dikkatli okuyucu görmekte zorlanmayacaktır. Yazılması imkânsıza yakın ve benim boyumu kat be kat aşan mısralar var orada, onları bana ait göremiyorum, insanüstü şeyler gibi geliyor bana onlar. Babam bir defasında bana adeta beş dakika sonra ölecekmiş gibi bakmıştı, onun yakın zamanda öleceğini hissetmiş ve anneme söylemiştim. Üç ay sonra trafik kazasında hayatını kaybetti babacığım. Şimdi düşünüyorum da babam haklıymış, üç ay ile beş dakika arasında hiçbir fark yokmuş. Ve başka başkaşeyler. Ben kâhin filan değilim, tahminim sadece duyuşu yüksek biriyim, sarsıcıolayların etkileri beni önceden gelip buluyor. İnan ki bunlar övünülesi şeyler değil, beni yıllarca yıprattı, kendime son birkaç yıldır alıştım, desem yalan olmaz.

Aşağıdaki mısralar, başıma ilk defa gelmeyen ve biliyorum ki son da olmayacak bir ferasetin eskizidir.


“söyleyinşu masum beyit adına kafiye redif adına

rahmetli aruz hece adına

ben kendimi hangi marka çikolatayla sunayım şu güzel kadına


Aşk taşımaktayım içimde, sanırım bu duygu ölene kadar var olacak. “Edebiyata Dair”de pirimiz Yahya Kemal, boşuna dememiş: “Şiir aşktır.” diye. İlginç bir şey, hayatımda kimse yokken bile aşkşiiri yazabilmekteyim. Yukarıdaki mısralar da öyle. Dikkat edersen şair, suçsuzluğunu ispat edebilmek için, kendine en yakın bulduğu kişilerden: Beyit, kafiye, redif, aruz, hece yardım istiyor, çünkü ona yaratıcısından beklediği yardım gelmemiştir. Tatlı sözler ve davranışlarla kadına yaklaşmış, kadının kalbini yeniden kazanabilmek adına elinden gelen her şeyi yapmış, şiirin arka planındaki yaşantıya geçiyorum, fakat kadın klasik maşuk edası ve alışıldık sözlerle erkeği terslemiş; tek bir mantıklı, ikna edici ve açıklayıcı cümle kuramamıştır. Çünkü erkek, -kek yapım eki sadece erkek ile eşek göstergelerine gelir, erken bir doğumla ilan-ı aşkta bulunmak mecburiyetinde kalmış,reddedilmeyi hak edecek hata yapmamıştır ve üstelik bütünen büyüktür. Bu büyük aşkı fark eden, erkeği elde edememiş kıskanç kadın, bütün klasik aşk hikâyelerinde olduğu gibi araya girmiştir. Böylece anlatılardaki iskeletin ayniliği konusunda Rus Biçimbilimciler haklı çıkmıştır.

Hayatımızda iz bırakan kişilerle doğmadan evvelki yaşamımızda da birlikte olduğumuza ve birşeyler paylaştığımıza kuvvetle inanmaktayım. Nereden ve niçin geldik? sorunsalıüzerine çok düşünmüşümdür, belki 3-4 yaşımdan beri. Bu konuyla bağlantılıolarak zaman kavramını irdeledim ve bu konu üzerine yoğunlaşmış filozoflarıokudum. Vardığım sonuç, kimi yerde onlarla örtüşse de özde farklıydı: Evet, Bergson’un vurguladığı gibi zaman bir bütündü, fakat algılamamızı kolaylaştıran sözde adlandırmaları kullanacak olursak; geleceğin, şimdiyi ve geçmişi etkileyebileceği ve aynı zamanda şimdiki zamanda yaşayan bizlerin, geleceği ve az da olsa geçmişi etkileyebileceği fikrine ulaştım. Bunu, Musa ile Hızır’ın yolculuğundan yola çıkarak örneklerle anlatmaya çalıştım. Kitab-ı Mukaddes’te bizi gerçeğe ulaştıracak birçok gizin bulunduğunu düşünüyorum. Yunan felsefesi, savaşları efsaneleştirerek anlatan Homeros’a çok şey borçludur. Batılılar Tevrat’tan, İncil’den yola çıkarak felsefe üretmekteler. Bizler Kur’an’a kör kalmayı aydınlık sanmışız nedense.

Biz doğmadan evvel de bir şeyler yaşadık ve bu yüzden sen gelmeden ben yukarıdaki mısraları yazmış bulundum. İşte şimdi bana psikolojin bozuk, sen hastasın deme hakkın doğdu. Evet, psikolojim Sokrates’in, Goethe’nin, Kierkegaard’ın psikolojisi kadar bozuk, ama olsun seviyorum böylesine bozuk psikolojiyi; çünkü herkesin gözsüz olduğu bir yerde gözlerin varsa ve olayların-nesnelerin iç yüzünü görebiliyorsan asıl kör sensindir. Ama ben yığınlar karşısında yılıp da gözlerini çıkaracak ödleklerden değilim. Aksine gözlerimin artması için savaşmaktayım, daha güzel ve bilge gözleri olanların gözlerine el koymaktayım. Adım Kahraman, savaşmak benim kaderim. Söylemiştim bir yerlerde, ama nerede:“Kaderimi alıp bağrıma basıyorum.” Ne yapabilir ki insan başka, kalbi dolu bağrı boşsa.

AYLARDAN SONRA KENDİMDEN DÜNYAYA ÇIKTIM

07 Nisan

Bizi, pardon seni ve beni, "biz" bir dostluk ifadesidir çünkü, bu noktaya taşıyan Azra idi. Nermin ve diğer dedikoducular yaşadığımız trajedinin tuzu biberi oldu. Zaten şairdim, eleştirmen filandım, zaten yaşadıklarımı çoğu oranda yazıyordum: Dergilerde, kitaplarda vs. sayenizde Hanfendi, bir özel hayatım kalmadı, durumdan haberim yoktu, ama aylardan sonra kendimden dünyaya çıktım, baktım ki dedikodular başını alıp gitmiş. Eh ne yapalım, pek de özel olmayan Azra ile aramızdaki özel yazışmalarımı ayniyle sana göndermemin bir sakıncası kalmamış artık.

"Karmasarmaşık" adlı öykü, onun psikolojisini olduğu gibi ele veriyor. Hem sevgili melek-arkadaşının öykülerini de okumuş olursun. Sen fakülteye gelene dek onunla ilişkimizin boyutu buydu.

Bana karşı, Azra’nın sana anlattıklarını tekzip eden metinler bunlar, zannımca tabii.

KUCAĞIMİKİMİZE DE YETEBİLİRDİ

08 Nisan

Ben buradayım,
dosyam ekte, peki sen neredesin Âfet.
Nasıl da buram buram sen kokuyor mektubun, internet ortamından kokulu mektup gönderildiğini görmemiştim hiç. Allah sana ruh değil de duygu üflemiş sanki, anlam silikleşiyor mektubunda, kalpler kelebekler gibi uçuşuyor, onları içimin gözleriyle görebiliyorum, kelebek işte, senin gibi zikzaklar çizen kelebek işte, takip edilmesi zor kelebek işte. Böyle yazmaya saatlerce devam edebilirim, ama reel dünya buna pek uygun değil; gerçeklerin dalı budağı gözüme giriyor çünkü, hayalimin sırtından inmeliyim, ne yapabilirim, şiir gibiyim, dengim yok bu dünyada, ayaklarım yere basmalı, reel dünya.

Farkında değilsin belki ama beni sürekli gündeminde tutuyorsun, üzücü bir durum bu, üniversitenin başından beri travmatik davranmaktasın, psikolojinin pek iyi olmadığını bloğunda okuduğum ağlak metinlerinden yola çıkarak daha ilk görüştüğümüz gün sana söylemiştim. Metinleri psiko-analiz yöntemle okumayı da biliyorum, ama pek doğru bulmuyorum, imgesel ve kurgusal yaratılarda isabetli tahminlerde bulunmak öyle kolay değil, gerçi senin metinlerde imge kırıntılarıbile yoktu, bu yüzden rahatlıkla psikolojin konusunda tespitte bulundum. J. Derrida’nın yapısökümcü (deconstraction) tekniğini yazına uygulayıp seni rencide etmek istemedim, fena hırpalayıcı bir zekâm ve dilim var yoksa, yazdıklarının anlamsal ve duygusal izleği, yani altmetni, hiç mi hiç üstmetinle örtüşmüyor, paradoksun tanımısın adeta. Meselâ hayvan olduğumdan, ağzımdan salyaların aktığından, iğrençliğimden söz ediyorsun; güzel kız, bu göstergelerin hiçbirinin altı dolu değil, hiçbiri senden hissedilerek çıkmıyor, bu yüzden bu sözlerinden alınmıyorum, çünkü ilk gençlik yıllarında kızların diline pelesenk olan jargonlardan bunlar. Metninde senin kimliğine bürünmüşcümleler de var, işte o cümleler beni sarstı ve yazmaya itti. Niçin intihar etmeye kalkar ki bir kız, bir erkek yüzünden, hele de tertemizse bu kız. Âfet, bunun cevabı aşikâr. İşin pek zor Âfet, sözü uzatarak anlatayım sana: Cahiliye dönemi Araplarını okuyanlar bilir, senin okuduğuna ihtimal bile vermiyorum, o zamanların Arap yarımadasında kadın, sokaktaki köpekten farklı değilmiş,İslamiyet’le değer kazanmış, bir Arap erkeği, sokakta rastladığı herhangi bir kadını tenhada ayaküstü iğfal edip hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam edermiş, evlenirken de gelin adayında bakirelik (virjin) aranmazmış; bakirelik Hıristiyanlıkla daha bir kutsiyet arz eder olmuş ve diğer dinleri de bu açıdan etkilemiş. Türklerin de kadına önem verdiğini zaten biliyorsundur. İşte cahiliye dönemi Arap muhayyilesinin ürünü Leyla vü Mecnun hikâyesine de zamanlaİslami unsurlar sinmiştir. Türk edebiyatında onlarca örneğiyle karşılaştığımız bu hikâyenin İslamiyet’le birlikte Türkleştiği de bir gerçek. Mecnun’un Leyla’dan ilahi aşka ulaşmasını, bin yıllardır inanılageldiği üzere, onun Leyla’ya sahip olamaması ve bu nedenle türlü cefalar çekmesine bağlayamayacağım. Zihnim bu mantıksızlığı kabullenmekte zorlanıyor. Çünkü hikâyeye göre, Leyla ile Mecnun ilk gençlik yıllarına dek aynı mektebe gitmiş,gizli gizli buluşmuşlar, çöl iklimi kızlarının dokuz yaşında ergen olduğu ise biyolojik bir gerçek, eeee, cahiliye dönemi Arapları zaten bakireliği önemsemiyor, o halde Leyla ile Mecnun’un cinsel münasebette bulunmadığınısöylemek mantık dışıdır; ama unutturulamayacak bu hikâyeyi şairlerin eliyleİslam zihni temize çekmiş, yeniden üretmiştir; ahlaki bir tutum bu, fakat tarihi gerçekliği atlamamıza da neden olmamalı Âfet. Mecnun, Leyla ile birlikte oldu ve Leyla’da umduğunu bulamadı, gerçek aşk uğruna çöllere düştü. Yoksa hikâyede olduğu gibi, Leyla, Mecnun’u çölde bulacak ve onun olmak isteyecek, bizim, aşkından aklını kaçıran Mecnun da kızı elinin tersiyle itecek, yok öyle bir şey, yani Mecnun, üstelik deli (cünun), kızı yer yutardı vallahi. Kur’an’da bir insan gerçeği var: Yusuf, kendine arzuyla yaklaşan Züleyha’yı bir peygamber olduğu halde reddedememişti: “Andolsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin işaret ve ikazını görmeseydi o da kadına meyletmişti. İşte böylece biz, kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için delilimizi gösterdik. Şüphesiz o ihlâslıkullarımızdandı.” (Yusuf, 24) Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı hikayelerindeki aşıklar sevdikleri kızlardan ilahi aşka geçememiş, kavuşup da tadamadıklarısevgililerini gözlerinde büyütmüş, Tanrı için terk edememişlerdir. Mecnun öyle değil elbette. Giysiler içindeki kadın her zaman için idealize edilmeye daha müsaittir. Çıplaklık, beşeri aşkın düşmanı, gerçek (ilahi) aşkın dostudur. Ferhat boğulmuş, Kerem yanmıştır, Tanrı için mi, hayır, Şirin ve Aslı için. Mecnun, Leyla’dan dolayı değil, Tanrı aşkından aklını yitirmiştir. Biz, birbirimizin olmadan, atlatamayacağız bu aşkı Âfet.

Minicik de olsa ben, şöyle düşünüyorum: Bu kız, beni kendine aşık etmek istedi herhalde, kendisiyle ilgilenilmesinden hoşlanıyor, tamam aşık olabilirdim, belki de oldum, ama bunu sana söylemeyeceğim, belki benden önce yaşadığıyıpratıcı aşkların intikamını benden almaya çalışacak, beni süründürecek, halime bakıp gülecek, dans edip eğlenecek, özgüvenini yenileyecek... Hatırla. Sigara-çay içmek için Hazapolo’ya gitmeye karar vermiştik, Galatasaray Meydanındaki büfeden, beş altı çakmağı ışığa tutup incelemiş, özellikle pembe renkli olanınıseçmiş, bir de sigara almıştın. Ayrılırken de ısrarla, hâlâ çantamda taşıdığım çakmağı bana hediye etmiştin, arada bir sigara içtiğimde kullanıyorum. O çakmağın içinde meğer iki tane kalp varmış, ben neden sonra, iki ay evvel bunun farkına vardım. İşte ben bu kadar dikkatsizim. Yazdığım şiirleri bile nasıl yazdığımı bilmiyorum, dikkatsizim. Çakmak, beni çarptı, dikkatsizim. Sigara gibi yaktı, dikkatsizim. Şimdi boş boş tütüyorum, dünyanın kül tablasında, dikkatsizim. Eğer bu niyet okumalarım doğruysa, umarım yanılıyorumdur, bir kısmını başardın. Kutlarım seni.

Üniversitenin ilk haftası, cuma akşamı, telefonla yaklaşık bir buçuk saatlik konuşma yapmıştık, ben, son çare, seni sevdiğimi, ileriye dönük ciddi düşünebileceğimi, evlilik yoluna bile girebileceğimi söyledim. Olabilir ilk görüşte aşk diye birşey de var, Doğu kabalığı değil bu, yanlışsa düzelt, diğer gün geldin ve yine gece yarılarına dek gezdik. Bu, senin beni sevdiğin anlamına gelmez elbet, bunun farkındayım, lakin durup dururken Azra gibi bir kabus yüzünden beni terk ettin, bir hafta sonra bana döndün, peki neden, senden hoşlanan, senle evlenmek arzusu dahi taşıyan bir adama, alınma ama naif bir pişmanlıkla dönersin. Burası, bence üzerinde durulması gereken bir sorunsal. Kabul ettim seni, çünkü türlü hakaretine rağmen sana karşı hâlâ sevgi besliyordum, ya şimdi diye soracak olursan, bunun cevabını ben de merak ediyorum. Pişman değilim, sevmenin her ânı kutsal bir ayinden daha inanç kokuyor ve insana huzur veriyor. Kin adamı değilim, benim işim aşkla, bilirsin nefretle şiir yazılmaz, ama öfkeyle büyük şiirler yazmak mümkün. Şunu bil, o fakültede senin dışında kimse benim umurumda değil; çünkü geldin, benim kaderime girdin, eylül ayından beri benim dünyamdasın ve dünyamdan çıkmak istemiyorsun. Kalbinden ölesiye korkuyorsun, aklına sarılıyorsun, ama akıl, kalp kadar sağlıklı çalışmaz. Kalp ile Allah; akıl ile ise daha ziyade şeytan kardeştir. Seçimini gözden geçirmeni ümit ediyorum.

Ne yaptın, etrafına beni kötüledin, fakat benim anlattığın gibi biri olmadığımıbiliyorsun. Eee arkadaşlarına, Kahraman benden hoşlanıyor, beni telefonla rahatsız ediyor, çapkının teki, pis, iğrenç, bulduğu her kadınla birlikte oluyor gibi şeyler söyledin; ama benden kopamadın, aşk kaynaklı öfken yüzünden kopamayacaksın gibi de görünüyor, öfke ile aşkın kalbin aynı yerinden beslendiğine inanıyorum. Gel gör ki bu sözleri söyleyen bir kız, nasıl yeniden Kahraman’la arkadaş, sevgili olacak, hem o, resmiyette evli, nasıl onu sevebilir ki, kınarlar insanı değil mi. Sanırım sevmek, yalnızca benim gibi cahil cesurların işi. Aşkta dünyanın en cahiliyim Âfet. Bilsen ki, o arkadaşlarının hiç de umurunda değilsin, bilsen ki çok yakında onlar senin başına daha ne çoraplar örecekler. O zaman, âh, Kahraman demişti, diyeceksin. Hani Azra, melek gibi bir kızdı, dönemin başlarında onunla kol kola geziyordun, beni sana yerip duruyordu, sonra ne oldu da düşman oldunuz birbirinize. Ne yaptı,kocasının gözünde kendini temize çıkarmak için beni, güya ben onu tehdit ediyormuşum vs. şeklinde emniyete şikâyet etti. Fakültede peşimden ayrılmayan o kadın, karşıma cani gibi dikiliverdi.

Şunu iyi bil ki, ben “Âfet’le yattım” gibi bir ifade kullanmadım ve kullanmam da, benim kalbimden geçen kim olursa olsun benim için kutsaldır. Nermin’e niçin seni ilgilendirmeyen her şeye burnunu sokuyorsun, ilişkimizin arasına girmeniz doğru değil dedim. Seni kışkırtıyorlar cici kız. Ki söylemedim, söylemiş bile olsam böylesine çirkin bir lafı sana taşımamalıydılar, bunu aklı başında kime sorarsan sor, sana bu lafı getirenler art niyetli insanlardır, diyecektir. Sana tek bir ölçüt sunuyorum Âfet: Allah’a inanmayanlara inanma. Evet, biliyorum, modernite ile unutulmaya yüz tutmuş namus ve onur, bizim için hâlâ çok önemli. Bu konuda seni incittiysem, senden özür diliyorum. Ama ben ta en başında sana söylemiştim, korktuğumu sandın değil mi, hayır hayır korkmamıştım, seni düşünmüştüm ve bu yüzden sana kızmış, biraz da sert çıkışmıştım, “şikâyette bulunursan kendini rezil edersin” demiştim, hatırla. Sonuç ortada. Gittin, saf saf, hakikaten safsın, dilekçe verdin, hem dekanlığa hem de emniyete, güya ben seni rahatsız etmişim, cinsel tacizciymişim, ne yaptın kendini öyle, hiç yoktan reklam ettin, herkesin zihnine birer pornografik afiş yapıştırdın, hâlâ konuşuluyormuşuz, dava sürdükçe ve sonrasında da konuşulacağız. Kahraman Yalın’ın hayat hikâyesine de girdin, edebiyat tarihçileri atlamaz böylesi magazinel ayrıntıyı, nasıl anlatılacaksın bir düşün bakalım güzel kız. Umarım ben anlatırım da temize çıkarırım seni, bunu ben bile başarmakta zorlanırım gerçi. Bu iftiraları kabul edip köşeme mi çekilecektim, oradan, senin pencerenden miskin biri gibi mi görünüyorum, yanılıyorsun, pencerenin camlarınısil, öyle bak. Zihnim bıçak gibi keskindir, çocukluğumdan beri radikal işler. Bir de, açığa alınan, tartışmalar yaşayan benim, cinsel tacizcilikle yaftalanmaya çalışılan benim, sana ne oluyor da o kadar geriliyorsun, asıl istismar edilen, beş kişi tarafından tacize uğrayan benim. Özellikle de sen ile Azra’nın iftira kıskacında kaldım, hiçbiri dolu çıkmadı, çünkü haklı olan benim. İftirayı kolay kolay kimse ispat edemez güzel kız. Toplumsal ve sanatsal mücadele veren, düşünce üreten bir adama böylesine çirkin bir iftira atmaya kimsenin hakkıyoktur. Ben barlarda, internet ortamında kız tavlamaya vakit ayıracak kadar basit biri miyim, inan ki bu şairane konuşkanlığım ve entelektüel birikimim ile, bu baskın kişilik ve karizmam ile hiç zorlanmam bu işlerde. Ama ben bilinçli bir adamım, kendimi tüketecek işlere girişmem, zekâmı ve yeteneğimi sonuna dek milletim için kullanacağım. Mal mülk, makam mevki gündemimde olanşeyler değil, bu yüzden onlar da tıpış tıpış ayağıma gelecekler, biliyorum, kendimi germiyorum. Eğer ömrüm el verirse, 30 yıl sonramı bile planlayarak yaşıyorum. Kimse benim sicilimi kirletemeyecek, kendime bile izin vermiyorum bu konuda. Tertemiz şiirlerle dolu bir defter gibi ölüp gitmeye ahdetmişim.

Sana,şuanda Nermin ve muhtemelen bölüm başkanı psikolojik baskıda bulunuyor. Neymiş,biz senin için uğraştık, sen nasıl davandan vazgeçersin, arkadaşlığa sığar mı,her şey boşa çıkacak, Kahraman, haklılığını ispatlayarak fakülteye geri dönecek, biz senin yüzünden rezil olacağız. Aslında en fazla da bu yüzden davadan vazgeçmiyorsun. Bu bir sağlam kişilik ve irade göstergesi değil, kör bir inat. Herkes kendi çıkarı için uğraşıyor, kendi arzularını gerçekleştirmeye çalışıyor, Nermin bana karşı kininin esiri olmuş, bölüm başkanı ise otorite ile despotluğu karıştırır halde. Kimler karşı çıkıyor, onlara prim vermiyorsa, işte o kimleri bir bir fakülteden uzaklaştırmaya çalışıyorlar. 28 Şubat’ınşahitlerindenim, böylesi tipleri çok iyi bilirim. Nermin dııııııııııııııııtlığısayesinde ödüllendiriliyor, benimse fakülteye üç beş dakika geç kalmam yüzünden ifadem alınıyor. Asıl dert şuymuş: Ben, bölüm başkanını takmıyormuşum. Üstelik bunları, çıkardığım fakülte dergisi ulusal nitelik kazanarak İstanbul Üniversitesi tarafından doktora tezi yapıldığı yıl yaşıyorum, ne hoş taltif ama. Lütfen Âfet, biraz da düşünce ağırlıklı kitaplar oku, çağının insanınıtanımaya çalış, evinden çık ve yaşa, gözlemde bulun, fotoğrafçılık yapıyorsun, bir de insan ruhunun fotoğrafını çek. Modernistlere göre bir insanın sözünde durması, Ortaçağ dogmatikliğiyle eş değer görülüyor ve saflıkla yorumlanıyor. Onların gözünde kandırılmaya müsait birisin yalnızca. Evet, bir adamı haksız yere açığa aldırmak, sana ve onlara çok basit geliyor, sadece öğretim görevlisi maaşıyla geçinen biri olsam, düşün nasıl bir ekonomik ve psikolojik kriz yaşardım, lütfen düşün, insanoğlunun düşünmesini birçok defa Kur’an da yineler; en azından Kur’an’ın seslenişine kulak ver ve düşün. Ondan bundan duyduğun laflara kanarak; Azra’dan ve Nermin’den duyduğun sözlerin %90’ı yalan, 10’u ise abartılı; bana bunları yapmaya ne hakkın var. Seni Azra’nın lanetinden korumak için, ona niçin bu tertemiz kızla uğraşıyorsun, onun kafasını karıştırmaya hakkın yok demiştim. Seni kollamaya çalışmıştım, çünkü yaşını gerçekten 24-5 sanmıştım. Bizi, hem de iki hemşeriyi, iki şiir severi birbirine düşman etmeye kimsenin gücü yetmemeliydi. Bunu başaramadılar benden yana, ama sen bir kurban gibi onların önünde boynunu büktün. Karşında İbrahim yoktur Âfet, onların lanet bıçağı senin incecik boynunu tek seferde keser. Halbuki, “İstanbul zor şehir”,daha ilk günlerde “burada tek dostum sensin” demiştin bana, sığınmıştın, ama gemileri değil limanı yaktın, güzel kız. Tek başınasın, bunu biliyorum, her yönüyle biliyorum, çünkü bana birçok şey anlattın, anlatmadığın birçok şeyi de adamlarıma araştırtıp öğrendim, yine de bu bilgileri aleyhine kullanmadım.“Kullanmak” göstergesi dahi bana rahatsızlık veriyor. Seni gölgemden dahi sakındım. Seni, senden de korumaya çalışıyorum, ama başaramıyorum.

Benden, bana karşı yardım istiyorsun, bunu da yaparım sorun değil. Fakat niçin yapayım? Bunun cevabını sen biliyor ve hissediyorsun, ama ısrarla benden duymak, yazılıolarak görmek istiyorsun. Hayır, bunu ben, senin yaptığın gibi ancak hal diliyle anlatabilirim. Yazışmalardaki ahlakî ilişkilere çok fazla güvenmiyorum artık, her an yazanına karşı şahitlik yapabiliyor, ama hâl diline sonsuz imanım var. Bunu, sayende öğrendim hoca hanım, bana çok şey öğrettin bu arada. İşte senin kelimelerin ile (üst-metin), hal ve hareketlerin (alt ve en sahih metin) arasında bir uyumsuzluk söz konusu. Travmatik durumunu, bence burada somut olarak görebilirsin. Dilin, kalbin, aklın hâlinle uyum içerisinde olmalı. Yoksa sonuç, kişisel kaos ve bunalıma çıkıyor, sadece müsebbibine değil masumlara da zarar veriyor. İki kadın arasında kalan ben, paylaşılamayan erkek görüntüsü veriyor. Güzel kızsın, eğer evvel zaman içinde iki erkek arasında kalmışlığın olduysa durumu daha rahat anlarsın. Uzaktan, her erkeğin hoşuna gidebilecek bu demir kokulu mengene hali, bana materyalistleri hatırlatıyor ve beni çileden çıkarıyor.

Peki, ben sana ne yaptım; yolunu mu kestim senin, evine baskında mı bulundum, silah zoruyla mı benimle gezdin, yemek yedin, senden elektrik aldım dedin. Sana zaman ayırdım, ek iş aradım, bunu başa kakmıyorum, beni fakülteye şikâyet etmenden hemen bir gün sonra Nişantaşı’ndan etüt merkezinde çalışman için Sefa aradı,üniversitenin ilk haftası senin numaranı The Marmara’dan telefon açıp ona vermiştim, hatırlarsın, gerçi çabucak unutuyorsun ya her şeyi, seni yine önerdim ona ve rahatsız olmaman adına benden bahis açmamasını rica ettim. Bilinçaltının elektriklerini yak, buzdolabını aç bak, gardırobunu karıştır, kirli çamaşır sepetini dök ortaya, halılarının altına bak, yokla, o ilk haftalardaki bütün ağlamalarının sebebini ara. Seni, bana döndüğün halde, numaramı engelli bölümünden kaldırmadığın için aramayışım ve görmezden gelişim kahretti. İşte orada yanlış yaptım, taşma, kırılma noktasına geldiğini hissettim, fakat, senden özür diliyorum, kızgınlık kaynaklı muzipliğime engel olamadım, seni ağlatacak denli rahat davrandım, senin tabirinle azı dişlerimi göstererek salyalarımı akıttım. Peki, asıl soru şu: Neden ağladın? Bunun yanıtını kendine verebilsen hiçbir sorun kalmayacak. Israrcı davranıyormuşum güya, Âfet, nerdeyse iki ay oldu, beni açığa aldırdın, karşına çıkmadım, sana telefon açmadım, yüzümü bile unutturdum. Israrcı değilim ben Âfet, ısrarımla karşılaşsan benim olmaktan başka çaren kalmaz. Senin gibi ben de, insanlardan, daha da vahimi kadınlardan tiksinir oldum. Son yazdığım şiir kitabımda kıymetli okurlarım, göreceklerdir bunun ve hal-i hazırda yaşadıklarımın acıyankılanışını.

Söylemiştim, dikkatsiz biriyim, toplantı günü bardağını yanlışlıkla kullanmışım, bunu zannımca bilerek yaptığımı sandın, benden bardağı hınçla istedin ve masaya sert bir şekilde koydun, ben olsam nefret ettiğim adamın çay içtiği bardağı çöpe atardım, bir daha ağzıma vurmazdım, öyle yapmadın, öte yandan beni ziyarete gelen kardeşimle sohbet etmişsin, bu ne anlama geliyor, ben olsam nefret ettiğim bir adamın kardeşiyle sohbet etmezdim, benim gözümün önünde ve benim tanıştırdığım öğrencim Cihat’a benden daha samimi davrandın, önemli değil, Cihat da seni çok seviyor, ama buradan hangi mesajı almalıydım. Dönem boyunca elinde topu topu üç dört kitap, birkaç dergi gördüm, ne tesadüftür ki bunlar, milyonca kitap ve yüzlerce dergi arasından seçilmiş ve benim okuduklarımla örtüşmüştü. Sadece edebiyat entelektüellerinin takip ettiği o dergi, Türkiye çapında topu topu 300-400 satmakta. Hiçbir şey çıkarmadım bu durumdan, zevk ortaklığıdedim ve kolaylıkla sıyrıldım. Ama Nermin’in fakültede onca arkadaşımın içinde aileme ve bana ettiği hakaretleri engelleyemedim, orada değildim, iyi ki değilmişim. Üstelik, sana da söylemiştim, ayrı yaşadığım, fakat daha tam ayrılma kararı almadığım eşime bunları duyurmaya ne hakkınız vardı, onu hiçbirşekilde incitmek istemiyordum, ama sizin yüzünüzden çok incindi ve aramızdaki her şey hoş olmayan bir şekilde bitti. Tacize uğrayan, olayın içine ailesi çekilen kim Âfet, yalnızca senin ailen mi değerli Âfet. Dönem arasında kardeşimle konuşmuşsunuz, ona benle küs olduğunu, ilk iki ay benim yüzümden çok kötü günler geçirdiğini, hiçbir şey yiyemediğini, yediklerini ise kustuğunu; bunun bir zararı yok, hatta mide kasılır vücut titrer, bu titremeyle ruh azıcık da olsa kirden arınır; söylemişsin, üzüldüm, o ara, senle barışmayı arzuladım. Olmadı. Ortada ne bugünkü gibi iftiralar vardı, ne de mahkeme, soruşturma. Âfet, neden o iki ay bunları yaşadın, lütfen kendin için sor kendine. İnsan, birkaç e-mail ve birkaç karşılıklı mesajdan dolayı niçin olayı bu denli büyütür ve biriyle adının çıkmasına sebebiyet verir. Eğer, benim peşimden biri koşsa ki çok defa oldu, oluyor da, bunu övünç olarak görmüyorum, o kişiye beni sevdiği için sempati duyar, onu incitmeden ya kendimden uzaklaştırır ya da arkadaşım yaparım, niçin düşman edeyim ki kendime.

Senin yaptıklarını insan, ancak sevdiğine yapar, sonucuna varmak istemiyorum, Âfet.


Not: Aleyhime belge toplama huyun olduğu için, burada söylemediğim, barışırsak söyleyeceğim pek çokşey var. Barışmamamız ve bir araya gelip konuşmamamız için hiçbir neden yok aslında, her şeye rağmen karşılıklı oturup bu konuyu etraflıca konuşmak gerektiğine ve muhtemel yanlış anlaşılmaların önünü keseceğimize şiddetle inanıyorum. Daha evvel gönderdiğim dosyalardaki seni küçümser ifadelerimin sebebi, bana yazdığın hakaretlerdi; onun için bile özür diliyorum senden, seni yumuşatmak için değil bu özür. Sana çok kez kızdım, ama hiçbir zaman senden nefret etmedim Âfet, beni kendinden nefret ettirme lütfen. Bir de girişteki “Sevgili Âfet”ifadesinin tamlayanını I.T.Ş.İyelik eki ile söylemeyi arzulamıştım, fakat olmadı, çünkü sen Meryem analığa doğru gidiyorsun, karşı cinse yönelik aşkın bütün gramerini gözden çıkarmışsın gibi.

Not2:Yazışalım bence, hem karşılıklı rahatlarız, hem de edebi metinler çıkar böylelikle ortaya. Yazını sevdim, gerçekten, şaka değil, yazışalım. Belki bir gün, tabii müsaade edersen, kitaplaşır bu yazışmalar. Benden yana emin ol, yemeğini ye, gez, spor yap; yapmayı zaten düşünüyordun, hatırladığım kadarıyla; çok zaman oldu sanki, yüzünün ayrıntılarını hatırlamakta bile zorlanıyorum, biliyor musun, fakültede çok istediğim halde rahatsız olmaman için bakmıyordum sana, insan birinin gözünün içine bakmadığı zaman onu unutuyormuş meğer, zayıf düşme, zaten dal gibi inceciksin. Meselâ, anneni ara sürekli, çok hoş bir kadın olduğunu duydum, maneviyata ihtiyacın var gibi, sen de annene benziyormuşsun.

Not3:Benimle oturmadan, gözlerimin tam içine bakmadan asıl duygularımı öğrenemeyeceksin.Şuan yazdıklarım, belki de bir şairin kalem hileleri. Bir şaire asla tam inanma. O halde bu sözüme de tam inanmaman gerekiyor. Sen aylarca benim sesimden bile kaçtın, haklısın, bir şairin sesi bile hilelidir, bana yönelik telefon engeli bu yüzdendi, bir daha karşılaşamayacağın kocaman bir ruhsal macerayı, inadın ve yersiz gururun yüzünden elinin tersiyle ittin ve itiyorsun. Kucağım, ikimize de yetebilirdi.

Not4:Âfet, yoksa seni birileri davadan vazgeçmemen için tehdit mi ediyor, korkma, ben senin yanındayım, kimse senin kılına dokunamaz.

Not5: Ayrıca, mektubunu bugün gördüm, çünkü pek kullanmadığım bir e-mail adresi bu.

SEN AŞKIN ANA RAHMİME DÜŞMEMİŞSİN DAHA

11 Nisan

Sevgili(m) [bir gün bu ‘m’ harfi sana ait olabilir.] Âfet,

Sanıyorsun ki sadece sen sıkıntılar yaşadın, oysa benim çektiklerimi bilmiyorsun. Anlatarak da seni yormayacağım.

Ben de senin gibi Azra’nın bir kocası var sanıyordum, Azra, bence bir kadınla evli. Onun mini mini etekli kocası beni telefonla aradı, korkudan titreyen sesini kontrol altına alamadı, Azra’nın yazdığı metni okudu bana, konuşmakta zorlandı;beni dinlememe emri almıştı, karısından doğduğu her kelimesinden belli bu dişil metni okuduktan sonra, soluk soluğa telefonu kapattı. Aradım, o herif telefonunu açmadı. Sonra, Azra, kocasıyla gidip beni, sanki ben onu tehdit ediyormuşum gibi emniyete şikâyet etti. O kadar yürekliler yani. Gerçi, barda tanıştığı bir kadınla evlenen bir erkek, ne anlar kadından, namustan. İstesem, adamın karısına el koyabilirdim; adam bana teşekkür etmek yerine titrek sesle tehditler savuruyor. Gerçekten, iyilik yaramıyor bu devirde kimseye, derler ya, bence doğru. Bak iki sene evvel, çok sevdiğim ve dikkatle takip ettiğim şair arkadaşım ne yazmıştı:


“korkacağımısanıyorsalar aldanıyorlar

ben Allahtan bile korkmam

sevgi vardır yalnız bende

aşkla saldırırım düşmanıma bile” (Koçaklama)


Ama onları düşmanım olarak görmüyorum, birer zavallı çünkü onlar. Bir de reklamcılardan bahsetmişsin, yanlış görmüşsün, o basın bildirisi değil; gördüğün fotoğraf uluslararası bir şiir festivaline aittir. O, bu konuyla ilgili bir bildiri değil, sadece bir yazarın konuyu görüp gündeme taşımasıdır. Sanırım sen, beni çekemeyen çevrelerin zayıf şairlerine ait yorumlarından yola çıkarak bunlarıyazdın. Diğer yandan, bunu yapan reklamcı benden özür diledi. Fakat, çalıntılar artarak devam ediyor, mühim değil, halk böylelikle sözlerimi daha sık işitmişoluyor. Hâlâ beni küçültmeye çalışıyorsun, eline ne geçecek bilmiyorum, ama ben büyütmüyorum kendimi, gündeme taşıma gibi bir derdim de yok, öyle olsa daha farklı davranırım, dışarıda fanatik olmayı bekleyen yığınla okur var. İlgimi gerçek okur çekiyor. İnternet ortamında yayılan hakkımdaki olumlu veya olumsuz imzasız yorumları da dikkate alıyorum sanma.

Senin hakkında Azra’dan duyduklarımısana yazmadım, bunun dedikodusunu yapmadım, anlatsam birkaç ay daha kusarsın. Çok rahatsız olmayacağın bir örnek vereyim sana: 2 Eylül, sen, ben, Azra, kızıve eşi, kocası demiyorum, birlikte Sofra’da yemek yedik, çıkışta biz ikimiz kaldık, güya ben sana “mağazaları beraber gezelim, hadi gel çay içelim” diyerekısrarda bulunmuşum. Nedir bu Allah aşkına? İnanmadım tabii Azra’nın bu sözlerine, sen olsan hiç düşünmeden inanırdın, değil mi? Çünkü ben, duyduklarıyla hareket eden biri değilim. Üniversite açılana dek, beni sorup durduğunu, araştırdığını söyledi Azra, inanmadım bunlara, senin hasta olduğunu, beni saplantı yaptığını söyledi, inanmadım, yaşadığımız malûm sorunların ardından beni senden kurtardığını, asıl bunun için ona teşekkür etmem gerektiğini söyledi, tersledim onu. Şüphe oluşmadı mı kafamda, sonrasında hızla benle tanışıp-gezip sonra bana karşı hırçınlaşman doğal olarak kafamda türlüşüpheler oluşturdu, ama onları da umursamadım ve ve veee. Duyuyorum, çevremdeki arkadaşlarıma facebook’tan ileti atıyorsun, daha ilk haftalar benimle Azra arasında bir ilişki olup olmadığını soruyor ve araya giren kadın durumuna düşmemek istediğini söylüyorsun, ona buna beni kötülüyorsun. İnanacak olursam bunlara: “Çünkü beni iliklerine kadar hissetmiştin, çünkü bana aşık olmuştun, çünkü beni öylesine yemiştin ki, senden öncemi bile kimseye bırakmak istemedin.Şimdi kusuyorsun, ama ne kadar kusarsan kus, beni çıkaramayacaksın içinden.”derim ve eklerim: “aşk kelimesinin yerine imgesel olarak namus kelimesini kullanıyorsun, evet sen, aşk için yaşıyorsun.” Bir de benim yemek yediğimi sanıyormuşsun, hayır, sen orada yalnız başına otururken ben, o kadının karşısında yemek değil kendimi yiyip tüketiyordum, senin tabağında da ben vardım, fark etmedin mi? Zor bir yoldayım, yanımda senin gibi biri, bana güç katabilirdi. Güya Beyoğlu’na, şairlerin semtine gelmişsin Âfet, boş ver minikşairleri, sen Beyoğlu’nda şiirin merkeziyle oturup kalktığının farkında bile olmamışsın. Son iki üç yıldır, Beyoğlu ve şiir dendiğinde ben ve benim yanımdakiler akla geliyor. Ki senin hayalini kurduğun Attila İlhan ve yeni yetme diğerleri, tarih oldu. Şiirin yeni merkezi benim. Bilsen kimler gelip tanışmak istiyor benimle, şiirin büyük bir çekiciliği, cazibesi ve kutsallaştırıcıtarafı varmış meğer. Ama biliyorum ki bunlar, gelecekteki anılarımın yanında hiçbir şey.

Okulun ilk haftası cuma günü telefon konuşması yaptık ve ben sana “seni seviyorum”dedim, evlenme konusunu da hemen ardından açtım, bu son şansımdı benim, Azra çirkefi öylesine kafana girmişti ki, kalbinde benim olmam, bir anlam ifade etmiyordu. Ertesi gün, sana telefon açtığımda benden akşama dek telefon beklediğini söyledin ve saat 18:39’da Taksim’e geldin. O gün, dershane için değil, internet kafeyi işletmen için görüşme yaptık. Bahsi geçen çantayı da sana o gün hediye etmiştim, üstelik bana, seninle evlenemem de dememiş,tersine, bana ileriye dönük sorular yöneltmiştin: “Mini etek giymeme karışır mısın, kıskanç mısın, tekrar evlendiğinde çocuk ister misin”, sonra, dürüstçe yüzündeki güneş lekelerini göstermiştin, başka birçok kadın makyajla o lekeleri kapatır. Benimle güzel güzel gezip şakalaşmıştın. Hatta, “internette kesinlikle çalışmam, senin için geldim, internet bahane,” demiştin. Seni zorlayarak internet kafeye götürdüm, işi beğenmedin ve çıkışta senden ayrılmak istedim, ama “bırak ya Kahraman” dedin, “bir şeyler yiyelim.” Leb-i Derya’ya uğradık, yemekleri pahalı bulduğun için başka mekâna gittik. Evet, soruyorum: Sen ne yapmaya çalışıyorsun? Seni kötü niyetli, içi nefretle dolu biri olarak görmeye başlamak üzereyim. Diyorum, seni seven birinden kendini nefret ettirmek için bu kadar uğraşma, bu şekilde eline ne geçecek. Hiçbir şey. Sana bir sırrımıvereyim: Çocukluğumdan beri yaşadığım her şeyi, tarihi ve saatine dek, üstelik kelimesi kelimesine, görüntüsü görüntüsüne hatırlarım, beynim bu işi kendiliğinden yapıyor. Milim şaşmam, yanılmam. Sense her şeyi unutmuş, kuş beyinli gibi davranmaktasın. İşe bak ki, Nermin de benden yana kendine pay çıkarmaya çalışıyor, zavallı şey, hem ben onlar gibi boynuzlu muyum ki, sen beni öyle zannediyorsun, yalaktan ot yiyeyim, ben barlardan sırf bu yüzden uzak kaçıyorum, bu yüzden genelevler, bana kasap gibi görünüyor. Karıştırdığın ve kafanda evirip çevirdiğin bir şey var Âfet, benim sana karşı kötü niyetim olsaydı, sana evlilik teklif etmezdim. Bizim fakülteye, İstanbul merkezli bir fakülteden gelseydin, seninle hiçbir şekilde duygu ilişkisine girmez, ileriye dönük ciddi düşünmezdim. Ki zaten, sen de yavaş yavaş fakültedeki kirli ortama ayak uydurmakta, dolayısıyla masumiyetini kaybetmektesin. Bu gidişle birkaç yıla kalmayacak, tamamen onlardan biri olacaksın. Ortamlarda erkek arkadaşedineceksin, burası Beyoğlu, orası Ortaköy, ikisinin arası Beşiktaş. Bulduğun her kişi; er kişi demiyorum, dikkat et; yalnızca seninle yatmayı planlayacak ve sabah olmadan senden kaçacak. Evlenmek mi, diyecekler, “kızım senden geçmişartık.” Otuzunu aştın ya, işin bitmiş demektir; onlara göre artık çerezliksin.İşte gözünün önünde sevgili arkadaşların, tam da öyle yaşıyorlar. Zamanla sana da normal gelecek bu şeyler. Bu şehir, bünyesinde kimleri eritmemiştir ki. Aklını başına al lütfen, Nermin’in cebi deliktir, maazallah aklın ortalığa düşebilir. Azra konusunda da seni uyarmıştım, ama dinlemedin beni. Farkında değilsin, bana karşı büzüşük kadınlığını kullanıyorsun, ne farkın kaldı güzel kadını kullanan kapitalist düzenden, o çok dillendirdiğin namusunu ve saflığınıböylece kirletiyorsun; bence narinliğin değil, zayıflığın yaptırıyor bütün bunları sana. Bizi mahkemelik eden bu konunun hem ülkemizde hem de pisliğin merkezi olan Amerika’da bile milyonca örneği varmış, yeni öğrendim, polisler söyledi bana, benzeri problemler polislerin de başına gelmiş, “seni çok iyi anlıyoruz kardeş”, dediler. Emniyet müdürü, çok kibar bir adam, kibar olmak zorunda tabii, bağlantılarımın farkında, özel ağırladı beni, haberin olsun, duruma ironiyle yaklaştı ve güldü sadece, “buradan bir şey çıkmaz” dedi ve ekledi, “başarılı adamsın, bunlar normaldir, kadınlar senin daha çok canınıyakacak, dikkat et.” Ama ben seni nedense o sınıfa koymuyorum. Sen de kendini o sınıfa koyma lütfen.

Sana bir garezim, bir düşmanlığım olsaydı, derdim, “davadan vazgeçme,” o kadar çok açığın var ki, üstelik kimsesizsin ve bir şahidin bile yok, ifaden çelişkilerle dolu. Manevi tazminat davasıyla sana zarar verebilirim. Eğer niyetin davayı sürdürmekse ve buna ciddi ciddi karar verdiysen, karşına çıkacak ve görmeyi hiç arzulamayacağın sürpriz şahitler olacaktır, yok yere üzüleceksin. Biraz kendine gelsen ve biraz da Nermin değil de ailenin sözünü dinlesen hiç mi hiç yıpranmayacak ve belki de çok mutlu olacaksın. Bana akıl zekatı vermeye çalışıyorsun, zekâ zenginisin ya, ahlaki açıdan da beni terbiye etmeye yelteniyorsun, en son karım bunu denemişti, sonra, sonrasını azıcık da olsa biliyorsun. Davayı kaybettim diyelim, idam mı edecekler beni, kafamı altın tepside sana mı sunacaklar, âh Âfet Sultan. Bu zaferi, ancak ben tattırabilirim sana. Beni mahvetmen için hayatıma girmeni istiyorum, barışalım, diyorum. Lanet bir kadınsın. Önemli olan atacağın adım, bu da gelip davada kilitleniyor. Bir adım at zafere doğru. Bir de polis molis diyip duruyorsun, gidip beni onlara şikâyet ediyorsun, onlara adres madres ve kimi özel bilgilerini veriyor, kimsesiz-zayıf olduğunu gösteriyorsun, senin abin değil onlar, karıştırıyorsun, emniyet teşkilatı öyle sandığın kadar emniyetli bir yer değil. Polislerin içerisinde de sakıncalı tipler bulunabiliyor, her yıl, muhtelif suçlardan ceza alan yüzlerce polis memuru oluyor.

Annen seni bana vermek istiyormuş, biliyor musun? Ama ben seni almak istemiyorum, çünkü sen güven vermiyorsun bana. Diyelim ki evlenmeye karar verdik, gelinliğini giydiğin gibi kaçarsın, senin peşinden Richard Gere gibi koşarım sanma; bu arada umarım Julia’yı beğeniyorsundur, kızmazsın bana, seni ona benzettiğim için. Kız kardeşlerim gayet kibar bir şekilde anneni ziyaret etmiş,hoş sohbetten sonra memnuniyet içerisinde sizden ayrılmışlar. Annen farklı bir nedenden acillik olmuştur. Kızım ne yapıyor, böyle iyi bir talip reddedilir mi, diyip de senin yüzünden rahatsızlanmış olmasın. Annen, kardeşlerime senin zor bir kız olduğunu söylemiş, çok doğru. Zavallı kadın senden ne çekiyor kim bilir, hem kız başına İstanbul’a ne diye geldin, bu bile Malatyalı bir aile için üzücü bir durum, etrafındaki herkesi kırmaya alışmışsın. Evden çıktığın yokmuş, cuma günleri hafta sonu için ekmek alıyormuşsun, buna tembellik desene. Her şey namus oldu sende, çünkü bu konuyu saplantı haline getirdin. Çok namuslusun da ne işin vardı Azra ve Nermin’le. Git Tülay’la, Pelin’le dost ol ne bileyim işte, az da olsa fakültede aklı başında kadın var. Beni toplantıda rezil edecekmişsin güya, ha hay, çok utandım, kimi kime rezil ediyorsun, şöyle derler, dediler duydum da, “Kahraman çapkın çocuk” değil, çapkın olan kadınlar, gerçekten de bunu dediler ve gülümsediler. Onlar kaçın kurası biliyor musun? Beyoğlu’nda çalışıyor, Ortaköy’de yaşıyor, ama hâlâ Malatya’dan bakıyorsun dünyaya. Namussa annen onun ne olduğunu çok iyi bilir, ben de biliyorum Âfet, annen de benimle aynı fikirdeymiş, “benim kızım çok saf” diyormuş. Sana rağmen, senin bütün salaklıklarına rağmen anneciğinin söz konusu teklifini değerlendirebilirim Âfet. Anneciğine bu konuları açıp da kızma lütfen, acillik olmasın kadıncağız, şeker hastasıymış, tehlikeli, hem üzülürüm, hem belki benim de anneciğim olabilir bir gün kim bilir. Her konuda ve bu konuda da son derece cesurum, her şey sana bağlı, ben kendimi ispatlamaya hazırım. Bana karşı kin kusmayı bırak lütfen, bilsen ne kadar ak bir geçmişim var; şimdimi ve geleceğimi seninle teminat altına almak istemiştim. İstanbul, erkek için bile tehlikeli şehir. Bu şehrin içi çirkinliklerle, dışı ise güzel kadınlarla dolu. Âfet, evet, yalnızım, annenden öğrendiğimize göre senin de telefonunu çaldıran yokmuş, belki sık sık ben çaldıracaktım, kapıdan alacaktım seni, İstanbul’un bilmediğin yerlerini gezdirecektim, beni gezdirecektim sana, diyecektin,İstanbul ne ki, senin dünyan cennetten bir şehir. Anlamak çok mu zor Âfet. Hani, sana evlenme teklifi yapmıştım ya telefondan, demiştin, benim kararım önemli değil mi, ben de sana, elbette seni ikna etmek için gayret edeceğim demiştim, bak hâlâ bunun için uğraşıyorum.

Bir garibanın hayallerini paylaşayım seninle: “Sevgili olacak, İstanbul’u el ele dolaşacaktık, başını sağ omzuma koyacaktın, ne de olsa meleğimdin, saçlarınıokşayacaktım, bana ilham olacaktın, uluslararası festivallere gidecektik, ben yalnızca senin gözlerine bakarak şiir okuyacaktım, çünkü senden sonra sadece seni yazacaktım, bir kadın ancak bu kadar çok sevilebilir dedirtecektim edebiyat tarihine, dünyayı senle gezecektim, dünya kendinin farkına varacaktısayende, sen dünyanın elinden bunları neden alırsın, kendini neden Tanrısanırsın, sen bir tek benim Tanrımsın, geldin beni bana sormadan yarattın, sonra yasak meyve yemediğim halde beni dünyaya fırlattın, ne kabahat işledim, hangi elmayı dişledim, ben yalnızca sana iman edenlerdenim.” İşte bu şaka. Farkındayım Âfet, sen aşkın ana rahmine düşmemişsin daha.


GEL
ACILARIMIZIN ACISINI ÇIKARALIM

20 Nisan

Mikroplar mikroplar mikroplar… yaralıyız ya, bütün mikroplar bizi buluyor; bizdeki bu yara kıskançlık ve nefret uyandırıyor. Nermin, Deniz veya Perihan hayatlarında hiç sevilmemiş gibiler, sevgiden nasiplenmemişler. Karacaoğlan’ı oku, öylelerinden hayvan diye bahseder. Sevgi, iç güzelliğin dışa vurmasıdır en nihayetinde; bu, onların hiçbirinde yok. Sen onların içinde bu zayıflamış ve güzelliğini kaybetmiş halinle bile ay gibi parlıyorsun. Ne işin var demeyeceğim onların arasında, evet ay da karanlıklar içerisinde var olabiliyor. Ben, etrafındaki karanlıkları yok edip seni güneş yapmak istiyorum, zaten dünya gibi yüzyıllardır seni tavaf etmekteyim.

Âfet, hiçbir gelişmeden haberdar değilmişsin meğer. Şuan hem dekanlıkta hem de adliyede sadece seninle karşı karşıyayım. Ne dekan ne de bölüm başkanı benden davacı; kolay değil, birini açığa aldırmak ve olayın faili olmak. Bir de onların vazgeçemeyecekleri yumaşak ve dönek koltukları var, elbet daha temkinli davranacaklar. Bölüm başkanını çok mu delikanlı sanıyorsun, pehhh, hepsi acınacak haldeler, gördüm hakaretler karşısında onun nasıl da af dilendiğini, ödlekçe aramızdan çekildiğini, profesyonel bir şekilde seni kullandığınıgördüm, kalbimle, ciğerlerimle gördüm. Canım fena halde sıkkın, seni silah gibi çekip beni on ikiden vurdular. Canım fena halde sıkkın, medd halindeyim, sana bunları yapanlara karşı öfkem kabarıyor, beni sana karşı suç işlediğime ikna etsen, gerçekten kendimden bile intikamını alırım; ama yok, senin için senden vazgeçmeye karar verdim, ama yok, bile isteye ya da bilmeye istemeye mahkemelik ettin beni. Senden uzaklaştım, ama yok, bu da yetmedi, seni terk etmemiştim, sadece kenara çekilmiştim, ama yok, bana Çingene işi yarım adım bile atmadın ve atmıyorsun. Çünkü ellerini biri, ayaklarını biri, aklını biri, kalbini başka biri bağlamış. O birilerinin kim olduğu yukarıda yazıyor.

Canım fena halde sıkkın, sana sekiz kilo verdirerek seni de kendileri gibi çirkinleştirmişler, benim gözümde hâlâ güzelsin tabii, nerede o ilk gördüğüm Âfet. Canım iki defa fena halde sıkkın, sanırım bu gece iki defa uyuyamayacağım. Keşke bütün bunların müsebbibi ben olsaydım, benden başka seni seven ve sana zarar veren kimse olmasaydı. Bu isteğimin ikincisini bile başaramadım. Bölüm başkanı dediğin uyduruktan bir herif, Nermin dediğin dünyada yaşayan bir cehennem fragmanı. Onlar yalan söylemez mi Âfet, yalanın ta kendisi yalan söylemez mi. Hani ilk tanıştığımızda demiştin, “fakülteye abimle gelmiştik, bölüm başkanını gördük ve şaşırdık, bu kaba saba adamın ne işi var Boğaz manzaralı odada.” Senin peşini bırakmamıştı Nermin, ben sana demiştim,“ilk günler niçin o kadınla oturup kalktın, çirkeftir o kadın”, sen de “hayır, onlar bana yapıştı demiştin”, benden ve Azra’dan sonra Perihan ile gezmeyi bırakmıştın, onlar senin ayarında değillerdi, bunu söylemiştin, senin albeni yaratan güzelliğini, doyumsuz gözleriyle yedi bitirdiler. Onların ve Azra’nın, Azrail gibi gelip aşkımızın canını almasına izin verme. Anla, ayrılığın sende gözü var Âfet. Gel, yıllardır biriken acılarımızın acısını çıkaralım birlikte.

Seni koluma takamayınca, gittim senin teninin renginde bir saat aldım. Yaptığım şeye ben de inanamadım. Gülme halime, bütün saçma şeyler ayrılık acısından doğmuştur: Onca zift kaplı yol, bunca araba; havaalanları, uçaklar; limanlar, gemiler; demir yolları, trenler; uzay mekiği, uydu, hepten mesafeleri aşıp birine kavuşmak amacıyla insanoğlunun karışık kafasından doğmuştur. Mesafe olmasa, hareketsiz kalacaktı her şey ve hiçbir şey ölümü bile tadamayacaktı. İnsanın minicik dışı varken içi Tanrı kadar büyük bir mesafeden yaratılmış, boşluksuz düşünemez insan, kelimeler, cümleler arasındaki mesafe bu yüzden. Yankılanmayan ses, anlama kavuşamaz. Nesnelerin içi olmadığı için… içi var mı yoksa. Bu konuya bari sen kafa yor, yeni bakış açıları kazandıran sonuçlara varırsan, bana lütfen yaz Âfet. Senle ben bir araya geldiğimizde yok olacağından korkuyorsun, halbuki bu dünyada ikimizden biri fazla, aşk-şirkine giriyoruz Âfet; dünya güneşe yaklaşsa güneş olur; ay dünyaya yaklaşıp yapışsa dünya olur; yeryüzü denizlerce bölünmese kıtalar ortaya çıkamazdı, fena mı olurdu bu ayrılık gayrılık olmasa. En mühimi işte en mühimi ise bizim kör olasıca varlık nedenimiz, bu kadar basit bir yazgıya bağlanmamalıydı: Havva ile Âdem, ayrılık acısını dindirmek için yatmıştı. Öyle bir duruma geldim ki, ayrılıktan öylesine nefret ettim ki, artık, “de” bağlacını bile ayrı yazmamak geliyor içimden. Bir defa olsun sende yazma Âfet.

Nihayet, sana zarar vermeyeceğimi anlamışsın, bu anlamda bir cümleyi senden duymak beni sevindirdi. Ama aramıza giren çalı çırpıları da kesmek konusunda hiçbir taviz vermeyeceğim. Âfet, gittiğim her karakolda, dekanlıkta o küçük adamların beni tacizci gözüyle süzmeleri ne kadar kanıma dokundu, anlatamam. Ben ki bu konularda Kayseri’deki araştırma görevliliği yıllarımda mücadele vermiş, ne pislik adamları karşıma almıştım. tcz, bu harflerle çekimlenen bütün Arapça kelimeleri şiirimde de lanetlediğimi biliyorsun. Bu adi sıfatı neden ismimin önüne yapıştırmaya çalışıyorsun.

En parasız döneminde bile, oturduğu her masada elini cebine ilk atan biri olarak ben, çocukluğumdan beri geride ödenmemiş hiçbir hesap bırakmadım; şuan borcunuzun ne kadar tutacağını hesaplayamam, şimdilik benimle ilgili dekanlıktan ve mahkemeden ne sonuç çıkacak, onu beklemekteyim. Senin borcunu ben ödüyorum, bakalım, onlarınkini kim ödeyecek. Fatura, birer birer adreslere teslim edilecektir. Sen benim gözümde hâlâ masumsun, ne olur bana bu inancımıkaybettirme. Seni seviyorum ve her şeye rağmen seni seviyorum. Aşk, bir taciz değildir Âfet; aşk, bir âfettir. Benim dünyamda aşk, büyük bir toplu katliam yaptı;senin dışındaki bütün kadınları öldürüp mezarlığın uzay boşluğuna savurdu.

MEZAR KAZAR GİBİ MEKTUP YAZIYORUM
EVET EVET TAM DA ÖYLE:
SENİUNUTMAHAPI KULLANIYORUM

23 Nisan

Hiçbir kadın bu kağıt kadar temiz olamaz Âfet, bu el değmemiş sayfanın mahcup tadınıveremez insana. Ne ak sayfalarla birlikte oldum bilsen, onlar, içimin evrenini boşaltmam için hiç tereddüt etmeden açtılar bağırlarını bana, karşılık olarak evlatlar verdiler; sen de şiirlerimi yazabileceğim ak kağıtlar gibi gelmiştin. Sanırım yanılmışım. Anlatacağım ve rahatlayacağım, benimle birlikte seni de ağlatacağım. Sanat yapmayacağım yazarken, her şey şeffaf olsun istiyorum. Yoruldum Âfet; Âfet, Âfet demekten yoruldum Âfet. Kimsenin peşinden koşamıyorum, şiir mi yazacağım, çok az defasında gitmişimdir ilhama, ekseriyet ilham gelip beni buluyor. İnsanlara inanıyor, kanıyorum; kimse, kanamamıdurduracak tentürdiyot bile vermiyor bana. Bu yüzden maddi anlamda kaybedenlerdenim. Kızların nazını anlayamıyor, belki de çekemiyorum. Üniversite yıllarımda beni her gördüğünde heyecanlanan bir kıza, arkadaşlık teklif ettiğimde yüzü kızararak “bilmiyorum” dediği için ikinci kez gitmedim, onun daha sonraki içli bakışları bile beni yeniden ona döndüremedi. Halbuki“bilmiyorum”, aslında “seni kabul edebilirim” anlamına geliyormuş. Cehaletim yüzünden, gerçekleşme ihtimali yüksek kaç aşk ilişkisi harcadım bir bilsen. Kızların cilve ile bile olsa beni reddediyormuş gibi davranmasına katlanamıyor kalbim, beni çok yoruyor. Düşün, bir adam, aşık değilken bile aşk duygusu taşıyor içinde, aşık olduğunda ne olur, o duygunun şiddetini tahmin et, işte sana 8 kilo verdirir, beni ise öldüresiye hırpalar. Yıllar içerisinde şunu fark ettim: Bendeki enerji, çekicilik, cinsel değil tinsel, bu ise az kişide karşılık buluyor. Âfet, iki yıl önce fena halde hastalandım, ruhum ile bedenimin birbirinden ayrıldığı ânı gördüm, ölümün ne keyifli bir şey olduğunu fark ettim, dedim, ölüm yaşamaktan daha kolay, ama en kötüsü bu dünyadan giderken insanın gözünün arkada kalmasıdır. Hastalanmadan önce zaten zayıftım, hastalık sürecinde de tam 10 kilo verdim, bunun sebebini ben, aşksızlığa bağladım. Kemikten bir adamdım, aynen senin şu an kemikten bir kadın olman gibi. Evet, etin şeytana, kemiğinse Allah’a yakın olduğunu düşünüyorum. Geleneksel çileyi kendiliğinden doldurmuş,zayıflayarak etin şehvetinden kurtulmuştum. Sevgili Tanrı’ya kavuşmak için ermişler, ilk başta oruçla bedenlerini zayıflatıp ruhlarını güçlendiriyorlar, paradokssuz bir vuslat imkânsız. Birbirimize kavuşursak ortaya mutlak bir hakikat çıkacak, böylesi bir hakikati kimse yıkamaz Âfet. Manda Batmaz’da çay içerken hastalığımdan ufaktan bahsetmiştim sana. Hastalık zamanlarımda aklıma küçük kızım ve şiirimden başka hiçbir şey gelmedi. O zamanlar sen yoktun çünkü. Dua ettim: “Allahım, bana kızımı büyütmem, sanatımı tamamlamam için zaman tanı,en azından 40’ımı bulayım, bana yaşama gücü ver.” diye. Gerçekten 40’ımdan sonrasının pek önemi yok, çünkü o yaşa geldiğimde kızım büyümüş, külliyatım ise büyük oranda tamamlanmış olacak. Şimdilik duamın kabul edildiğini görüyorum. Hastayken yeni kararlar almıştım; değişecek, daha sosyal olacaktım, konferans, sempozyumlara katılacak, festivallerden uzak durmayacaktım. İnternet ortamında hakkımda gördüğün bütün o doğru veya yanlış haberler hep son iki yıla aittir. Fırtınayla dost olmaya karar vermiştim, çünkü hastalık dönemimde ömrümün ne kadar kısa olduğunu hissetmiştim Âfet.

Niçin hayata, Hayat, Allah’ın bir adıdır, bağlanmam için beni kendimden geçirecek, içimdeki çocuğu salıncağa bindirecek, kızakta kaydıracak bir kadını sevmeyeyim, niçin Âfet. Seninle çarşamba günü görüştük, senle kavga ederken bile muzipleşiyorum, bu, bendeki sevinç ve seni görmemin şımarıklığıyla ilgili. Fakültedeki ilk haftam ile sonrasını kıyaslayabilirsin; şen geçen ilk haftam sendim, sonrası ben. Memleketimden gelen sen, bir şiirin ilk iki mısraı gibi içime doğdun, bu iki mısraı şiir yapmak için uğraştım sadece, ama yabancı eller araya girdi, ayrılığa alkış tuttu, şeytan tohumu gibi her geçen gün çoğaldı,Allah’tan gelen duygularımı bozguna uğrattı; herkes çifte düğün yaşarken biz ikimiz çifte ölüm yaşıyoruz; gurbetteyiz, seni toprağım bilmiş, Malatya’yısende yaşamayı dilemiştim. Olmadı, çünkü şiir gibi aşk da dıştan müdahale kabul etmez. İşte sen, görüyorum, fakültenin bahçesinde bağbozumu gibi dolaşıyorsun. Eve, o kadınların ayakları altında ezilmiş, karanlıklarında bekletilmiş yorgun bir şarap gibi dönüyorsun. Görüyorum, çünkü ben, basiret sahibiyim. Sense modernizmin penceresinden bakıyor, bakmaya çalışıyorsun dünyaya, bu özenti sende daha da bunalım yaratacak, çünkü Batılı düşünceler için ne mücadeleler vermiş 50’li yaşlarda bayan arkadaşlar var, “Batı zihniyetine bürünmüş kafalar, kadını kullanır ve sonra ortalığa paçavra gibi atar,” diyorlar; onlar da senin gibi güzel kadınlar, gençliklerinde daha bir güzeldirler elbet. Sen onlardan olmadan, dinden imandan ayrılmadan, onlar seni kabul etmeyecekler, dini olmayanın namusu da olmuyor Âfet. Belki evvel zaman içinde başını bile örtmüşolabilirsin, namaz kılmamış olma ihtimalin yok, bense, Âfet, 11 ila 23 yaşarası beş vakit namaz kıldım, lakin, zamanla beni lanet olasıca dünyaya yabancılaştıran Müslümanca hayattan bir korkak gibi kaçtım; çünkü dünya yalan dolanla dönüyordu, çünkü gerçek dünyaya ulaşabilmek için yalancı dünyayla hesaplaşmalıydım, günah işleme pahasına hesaplaştım da; fakat, her şeye rağmen, girdiğim bütün ortamlara rağmen şiirimin maneviyatı, beni tövbenin bile çıkaramayacağı cinste kirlerden uzak tuttu, Müslümanlığımdan vazgeçmemi engelledi; kaçtım, kaçtım derken yeniden kendime vardım, “Galileo kesinlikle haklıymış” dedim. Dini bilgin gayet iyi ve yer yer derin, Âfet, boşuna kendini yorma, bu hassasiyetle onlardan olamayacaksın, o hacı kadından süt emmişsin, olamayacaksın. Modernistlerin yumuşak ve kibar entelektüel görüntüsünün arkasında, materyalist zihniyetin üç unsuru vardır: Para, içki ve sex. Ötesi, diye bir şey yok Âfet. Diyorum, olsun da, insanda o kaba, sözde cahil Anadolu insanının yüreği olsun. Muhtemelen İlhan Berk okumuşsun, Beyoğlu’nun şiir kokan, şair çağrışımlı sokak aralarından bahsediyorsun, hayal dünyasında yaşıyorsun; Beyoğlu’nun sidik kokan, ucuz bira çağrışımlı sokaklarından bahsedebiliriz ancak. Beyoğlu’nun ara sokaklarında, yalnız başına gezmeyesin Âfet. Bizim fakültedeki gibi her tür yaratık var orada, isminin anlamına uğramayasın.

Neler yok ki, duygusal travestiler; gerçekten Beyoğlu’nun kadınlarından daha duygusal bakıyorlar erkeklere, son yüzyılın en duygusal varlıkları bence onlar, bir de sokak köpekleri; tinerci, balici, eroinman, esrarkeş; bizim hocalardan da var, sen biriyle şuan arkadaşsın, dikkat et, bir fırt derler devamı gelir. Azra çirkefi yok mu, senin başına ne çoraplar örmeyi planladı. Önüne gelenle birlikte olan, benim de bu yönünü bilmeksizin arkadaşlık kurduğum, seninse “ne beyefendi bir adam, benimle konuşurken yere bakıyor” şeklinde bahsettiğin, loşbarların kişiliksiz ruhunu taşıyan o deist adama seni meze etmek amacındaydı.Bunun tek nedeni, seni benden uzaklaştırmaktı. Öyle ya da böyle, bunu başardıda. Ama seni muhtemel o durumdan kurtaran, Azra’yla yaptığım sert konuşmalardı.Konuşmalarımın içeriğini, Azra çirkefi, sana yalanlarla aktarmış.

Biliyor musun Âfet, senden önce de Âfet adında bir kız arkadaşım oldu. Bir dedikodu üzerine terk ettim onu, nedenini anlatacağım, belki inanmayacaksın bunlara, kurgu diyeceksin: Araştırma görevliliğimin ilk yılıydı. Âfet adındaki bu kız arkadaşla aramızda yakınlaşma başlamıştı, fakültede bekâr bayanlar çoğunluktaydı, Âfet’in en yakın arkadaşı ve hiçbir şekilde ilgilenmediğim Buse, geldi bana Âfet’in İzmir’de okuduğu yıllarda bir erkek ile iki yıl aynı evde kaldığını söyledi, o an içim dışıma çıktı sanki, toyum, kadından pek anlamam, Âfet adlı o kızdan, o ısrarcı bir şekilde bana yakınlık gösterdiği halde, art niyetlice aktarılan bilgiden sonra hızla uzaklaştım. Zavallı kız, benim uzaklaşmamla bana daha çok aşık oldu. Olan bitenden hiç mi hiç haberdar değildi; o günler aklıma geldiğinde ona haksızlık ettiğimi düşünür, cidden üzülürüm. Şimdi düşünüyorum da, acaba Buse, yalan mı söylemişti? Doğru bile olsa ona inanmamalı, o kızı kendim tanımaya çalışmalıydım. Şimdi tam tersi bir durum vuku buldu. İki kadın ve bir ben, buraya kadar tarih tekerrür ediyor. Fakat kötülenen sen olmadın, ben oldum. İnanmamalıydın ona Âfet, bunlar hikâye değil; bir şair, kuramaz, yalnızca yaşadıklarını yazabilir. Fark ettiysen yazdıkça rahatlıyorum, ilk paragrafta neredeyse ağlayacaktım, şuan sakinim, ak kâğıtlar, böyle vefakârdır işte, ilk karalamalarımı da sayarsak, düşün ki, kağıt soyundan nice kağıdı karaladım, buruşturup attım, ona rağmen, 13-14 yıldır yazıyorum ve beni hiç terk etmediler.

Beni fakülteye şikâyet etmenden sonra, araştırdım seni Âfet, çünkü aklıma türlü türlü ihtimaller geldi, yoksa kimsenin özel hayatı önemli değildir ve hakkında konuşmak da doğru gelmez bana. Nermin’in fakültenin ilk haftası bana yaptığıkabalığı hatırla, eğer dedikodudan hoşlanan biri olsam, sana onunla ilgili birçok detay anlatırdım, hakeza Azra hakkında da. Beni, senle ilgili bir konudan dolayı kıran Nermin’e karşı da o gün savunamamıştın. Bugün olduğu gibi, o gün de yem etmiştin beni ona, sorabilirsin biraz kılçıklıyımdır, kolay kolay çiğnenip yutulmam. İstanbul’a adım attığının daha ilk günleri beni harcamışolmuştun. Evet, seni araştırmıştım: Kocaeli’de dıııııııııııııııııııııııııt diye biriyle yakınlığın olmuş. Tahminim İstanbul’u da onla gezdin, sana “İstanbul’u bu kadar çabuk nasıl öğrendin.” diye sorduğumda manalı mânâlı gülümsemiştin, bu durumdan İstanbul’u bir erkekle gezdiğin anlamı çıkarmıştım, yanılma payım var tabii. Çocuk, askere gittiğinde onu terk etmiş, senden daha genç biriyle görüşmeye başlamışsın. “Olmadı Âfet olmadı, askerdeki biri terk edilmez”demeyeceğim, bana ne, senin de nedenlerin vardır elbet. Çocuk, askerden gelmişve seni fakülte içerisinde tartaklamış; işte bu beni sinirlendirdi, istersen o pisliği ayağına kadar getirtip ayaklarına kapatabilirim, ama bana ne değil mi; karakolluk olmuşsunuz. Şimdi buradan nereye varacağım: Sen zaten benden çok daha fazla hayat tecrübesine sahipmişsin, anlayamamıştım, çok ürkek ve tedbirli davranıyordun, mesajlarımı kaydediyor ve beni polisle tehdit ediyordun, beni açığa aldırmaktan bahsediyordun, ben ne anlarım böylesi ilişkilerden Âfet. Hem iki gencin canını yaktın hem de bu bahaneyle aileni ikna ederek hayalini kurduğun İstanbul’a kavuştun. Bir taşla üç kuş birden vurdun, tamam da benden ne istedin, beni istediysen, sana kendimi sundum, almadın, peki edebiyatın sürükleyici bir ismi olan, her geçen gün yıldızı biraz daha parlayan benim aklıma senin hakkında türlü şeylerin gelmesi normal değil mi? Zaten, camiada canını yaktığım bazı sanatkâr bürokratların başıma bir iş açma ihtimali hep vardı, çünkü pek çok defa tehdit edilmiştim. Bu tür nedenlerden seni çok yanlış okuyabilirdim, bu senin için hiç iyi olmazdı, okudum, okuma biçimimi bu işlerden anlayan birkaç kişiye sordum, bu yaklaşımımın aşırı yorum olduğunu söylediler, bana Umberto Eco’yu okumamıönerdiler, ikimiz adına bir derin soluk aldım. 2000’de üniversitede okurken senden 20 yaş büyük hocanla evlenmiş, kocanın kıskançlık kaynaklı baskılarına dayanamamış ve 2005’te ondan boşanmışsın, feleğin çemberinden geçmişsin yani. Kendinden bu kadar büyük biriyle evlenmeni anlamakta zorlanmıyorum, çünkü sen sevgili değil sığınacak iskele-babası, liman aramışsın ve arıyorsun, sevgili ya da denk eş sorumluluk gerektirir, naz kaldırmaz, değil mi. Hâlbuki gerçek seven aynı anda baba-kardeş-eş gibi olabilir. Aradığın kişi benim, bu ortada, gücü seviyor ve korunmaya ihtiyaç duyuyorsun çünkü. Eve kapanmaktan başka gücün yoktur, gibi geliyor bana, sarılabilir, beni kuşanabilirsin dünyaya karşı.Neyse, geriye dönüş tekniğini (flash-back) uygulayalım: Kocaeli’deki fakülteden bahsediyorum. Oradaki güçlü hocalarla konuşmuş; isimler defterde, ama kim çıkaracak şimdi defteri; onlara yalnız olduğunu, annenin geleneksel alışkanlıkla ağabeyini çok sevdiğini, seni dışladığını, ailenle bağının koptuğunu söylemişsin. Âfet, yoksa ağabeyinden dolayı erkeklerden nefret ediyor da ele geçirdiklerinden intikam mı alıyorsun? Bu da akla gelebilecek diğer bir soru. Hocalarsa “bu kızı Kocaeli’de rahat bırakmazlar” diyerek sana yardımcıolmuş. Ne güzel bak, erkeklerden de iyiler çıkıyor Âfet.

Şimdi olayların en başından beri dikkatimi çeken konuya gelelim: Yanımda en az üç kişiye, Azra, Cihat ve ve, babanın sen daha iki yaşındayken öldüğünü, babanıhiç görmediğini filan anlattın, Âfet, yanlış hatırlıyorsun gülüm, baban, sen 9 yaşındayken ölmüş, 21.07.1987. Nedir bu, neden insanların sana acımasınıistiyorsun, neden bu kadar zayıfsın, neden kendine güvenin yok. Ben, bu baskın karakterle ağır geldim değil mi sana. Şimdi, aylardır bunları bildiği halde kimseyle paylaşmayan ben hasta mıyım sahi, peki bu durumda sen ne oluyorsun Âfet. Benim de babam 12 yıl evvel trafik kazasında öldü, kanlar içerisindeki babamı ben yıkayıp kefenledim ve mezara indirdim, kardeşim Besra da yetim büyüdü, ondan böylesi şeyler duymadım. Yazık etmişler sana Âfet. Öngörüde bulunmuştum, demiştim, seni Kocaeli’de fena hırpalamışlar, bu yüzden bana güvenemiyorsun, bütün erkekler kötü değildir Âfet. Aşksız yaşayan insan, gerçek anlamda insan değildir Âfet, ilk defa benle kendini bulacaktın belki de. İstiklâl’de bana demiştin: “hayalini kurduğum hayatı yaşıyorsun”. Hayatımı sana adayacaktım, bunun için çok mücadele verdim-veriyorum da Âfet, yoruldum ama, zaten yorgun bir adamdım, daha bir yoruldum. Açık söylüyorum, ben kıyından çekileceğim, ama benim maviliklerimi atlatamayacaksın Âfet, bir baksana aşağıdan bize, mezar kazar gibi mektup yazıyorum; seniunutmahapı kullanıyorum.

Cuma günü sana bir demet çiçek gönderdim, kapıyı açmamışsın, üzülmüştür çiçekler, bir kadını koklayamazsa neye yarar, çiçeklerin rüyasını bir tek senin gibi güzeller süsler, bilmez misin Âfet. Şimdi onlar, yaşlı çiçekçiye bakıp somurtuyorlardır, çok geçmez üzüntüden benizleri atar, ilkbahar olmasına rağmen solarlar da. Halbuki ben, not yazmış, küçücük bir ümitle seni Ortaköy Camiinin karşısındaki Boğaza Karşı Aile Çayevi’nde yaklaşık iki saat beklemiş, baş başa konuşmak için, işte ilk defa bir kadının ayağına çiçeklerle gelmiştim. Mahşere mi kalacak baş başa konuşmamız Âfet, orada ise eminim Tanrı araya girecek. Sen Perihan salağına, bense şiire sarıldım; burada anlatım bozukluğu var, hadi bul, edebiyat bilimcisi hocam, cancağızım. Ortaköy’de seni beklemek, soğuk denize bakarak, dangalak gibi dalarak beklemek ne hoştu. Gelen ince uzun güzel kadınları hepten sana benzettim, sık sık İstiklâl’de de bu geliyor başıma. Bilinçaltımın gözleri senin güzelliğine, kulakları sesine, burnu ise kokuna kurulmuş vaziyette. Seni birine benzetmek bile beni üzüyor, sen benzersizken. Özür diliyorum bunun için senden Âfet. Sonra kitap okuyormuş gibi yaptım, sandım ki yazar seni anlatıyor, silahı çektim, yazarı tam vuracaktım ki anladım, senin hayalin girmiş gösteren ile gösterilen arasına. Şuan, Tanzimat dönemi romanlarının kahramanları gibi hissediyorum kendimi, romantikleştim,İstanbul’un sokak aralarında seni arıyor olmam da bunun ispatı elbette. Farkında değilim, fakat eve gece yarısı gidişlerimin altında da sokakta sana rastlama ihtimali var. Servet-i Fünûn realizmine geçmenin vakti gelmekte gibi, ne dersin Âfet.

BukowskiŞiir Evinde; o gün yaşadıklarımızdan dolayı, mekân çalışanlarından senin için özür diledim; nasıl da titredin, annenin elinden tutar gibi nasıl da Perihan’ın elinden tuttun, Âfet, o tuttuğun el benim elim olmalıydı, nedir ki Perihan, çelimsiz, küçük bir kadın, sana bu denli zayıflık yakışmıyor. Boş ver etrafındaki sonbahar yaprağı kadınları, evet Âfet, evvela kendine tutunmayıöğrenmelisin. Benzerliklerimiz ve birbirimizin eksiklerini tamamlayan yanlarımız vardı. Sana muhtemel planlarımı anlatmıştım, siyasi girişimlerimle ilgili bilgiler vermiştim, yanımda bana destek olabilecek biri olmalı idi, bunu sende görmüş, hissetmiştim; şimdi yanıldığımı görüyorum. Evet, seçiciyim, herkesle oturup kalkmam, birazcık da olsa kibirlenmeyi hak ettiğimi düşünüyor, bana yakıştığı kadarıyla kullanıyorum, böylece niteliksiz birçok kişi ile arama mesafe koyuyorum. Seni böyle hastalandırıp titreten biraz da sana karşıkoyduğum o gereksiz ve çok çok pişman olduğum o soğuk mesafeydi. Lanet olasıca mesafeyi aylardır yürüyor, bitiremiyorum, yoruldum; kendi mesafeme düşeceğimi nerden bilebilirdim. Bu arada yol boyu seni yazdım, bundan haberin yok. Eleştirmenlere göre kült bir kitap koymuşum ortaya. Şiiri kendi ağzımdan sana okumak isterdim, sanırım bütün şairler gibi bahtsızım Âfet. Kontrol edemediğim zamanlarda ironik zekâm alt üst ediyor her şeyi. Son yıllarda bana her yaklaşan, kara bahtımdan hastalık kapıyor, üzgünüm, üzgünüm, sekiz kiloyu sana nasıl geri verebilirim, yolunu söyle.

Bütün bu bildiklerime rağmen niçin isteyeyim seni, derin bir cevap bekliyor, yüzme bilmiyorsan yaklaşma cevaba Âfet, ama ben Hüsn ü Aşk’tan doğdum, sana ateşler içerisinde bile yüzmeyi öğretebilirim. Ben bu bunak dünyaya rağmen hâlâ genceciğim Âfet.

Uyan Sunam Uyan

Anneciğin, Suna, diye hitap ediyor ya sana, gerçekten ince, uzun boynun ve ak teninle, kalçalarını sallayarak yürüyüşünle, kilo vermeden önceki halini söylüyorum, sunaya çok benziyorsun.


Şafak söktü yine sunam uyanmaz
Hasret çeken gönül derde dayanmaz
Çağırırım sunam sesim duyulmaz
Uyan sunam uyan derin uykudan

Çektiğim senin elinden
Usandım gurbet elinden
Hiç kimse bilmez halimden
Uyan sunam uyan derin uykudan


Bunca diyar gezdim gözlerin için
Niye küstün bana el sözü için
Dilerim Allah’tan sızlasın için
Uyan sunam uyan derin uykudan


[Malatyalı Fahri Kayahan-ama şuan benim]

Not: Mektuplar, kitap olma yolunda, haberin olsun Âfet, telifin yarısını sana yollayacağım, kimsenin hakkını yemem.

SENSİZ İKİ DÜNYA İÇİN TEHLİKEYİM

26 Nisan

İroniyi atacağım bir kenara, bütün ciddiyetimle yazacağım. Israr etmiyorum, yazdıklarımı ısrar olarak görmeni istemem. Başıma gelenler senin iradenin ürünü olsaydı, aylar öncesinden hatta daha ilk haftadan senle görüşmeyi keser, bana dönüşünü de kabul etmezdim. Hiçbir şey bizim irademizle gerçekleşmedi. Bizim ne yaparsak yapalım değişmez bir kaderimiz var, bir de kader gibi hayatımıza müdahale eden birileri çıkarsa, kendi hayatımız diyebileceğimiz bir şey kalmaz ortada. Bunları sana hatırlatıyor, her şeyin hayırlısı olsun diyorum, son kez yazıyorum. Dalgalı denizlerde dolanmış, senin koy(n)una sığınmak istemiştim, kendi gözyaşlarımın girdabıyla kendime çekilmekten başka çarem kalmadı, son beşaltı ayda edebiyat içerisinde de defalarca kumpasa getirildim. Şiir yolu da aşk yolu kadar çetrefilli. Öte yandan sana yazıyor olmamın sebebi sensin, çünkü ne yapıp edip beni küçük olayların içine çektin, kendine çekmeliydin, neden zor olanı seçtin. Benden vazgeçemeyeceksin, yanlış anlama, bu, benim büyüklüğümle ilgili bir durum değil. Bir ağaç, bir dağ kadar doğal biriyim, dalı bütün kuşlara açık bir kol, dağdan bedeni kuzuya kurda yurt, dünyayı değiştirmek için kendi eksenim etrafında dönüyorum, masumiyet ve merhametimle; işte bu sende yok gibi, bu dünyada az bulunan bir özellik; bir defacık tenime dokunsan anlayacaksın, toprak kadar yerliyim, iste senin için çiçek açayım, istediğin meyveye durayım, bütün dallarımla eğileyim önünde, börtü böcek saygı duruşunda bulunsun. Beni terk edemeyeceksin, dünyada en zor ikinci şeydir seven birini terk etmek; birincisi ise: Seviyorken birini terk etmektir. Bence şuan her iki zor durumla da karşı karşıyasın. Allah’ın hiçbir kulu, senin beni sevmediğine inandıramaz, duyduklarımla değil, gördüklerimle hareket ediyorum; görmek, duymaktan daha geçerlidir Allah katında. “Dilin kemiği yoktur”, her yana, yalana meyyaldir; bu yüzden içimizin lisanı mimikler ve jestlerdir. Gördüm, o sendeki Allah, seni bana verdi bir defa, kelimelerin, cümlelerin hükmü kalmadı son defa.

Benden uzak duruyorsun: Biliyorum, çevrendeki o cüce, vatan haini, Müslüman düşmanıkadınlar sana diyorlar: “Sen şuan sağlıklı düşünemiyorsun, biz senin yerine kararlar alırız, sen rahat ol. Kahraman’dan uzak dur. Sen şu aptal kalbini geçirmişsin ruh geminin dümenine.” Hani o gün senle konuşmak istediğimde Perihan demişti ya: “Şimdi Âfet seni dinler, sonra saplantı yapar.” Onlara göre aşk diye bir şey yok, çünkü aşk ruhsal bir durum bile değil, biyolojik bir hastalık, onların dedesi Materyalizmdir. Zarar gelmez sana benim sularımda, senin boynuna dizilmek için bekleşen inci-gevherlerim var; insan ömrü ne ki, zaman çok dar.

Sanırım, senin de kafanda şüpheler var: Benimle görüşürsen, fakültedekiler ne der gibi. Hiçbir şey diyemezler, fakülteye gelip konuşurum, ne konuşacağımı biliyorum, benle daha değerli olacaksın, aramıza girenler ezilecekler, onları koruduğun yeter, senin için Nermin’le olan davamdan vazgeçerim. Problem buysa tabii. Benimle savaşmayı bırak, kendine zarar veriyorsun, çünkü ben senin safındayım, yanındayım, miyop bakma etrafına, Allah gibi gözlerini açarak bak. Âfet, yaptığın her şeyi öyle somut okuyorum ki, artık ben, hareketin tasvircisiyim; salak bir romancı gibi, görünen şeyleri tasvir etmeye ne lüzum var. Yalnızca sevgi arıyorum dünya kayaçları arasında, sen sevgisin bana, kendine bile acımıyorsun. Bir erkek için, bir kadını sevmek, bir kadın tarafından sevilmek, bir kadını arzulamaktan daha doğal ne olabilir. İsterim sevdiğim kadın, beni sevsin, bunlardan biri eksik olursa durmam zaten orada, değer vermesin, sadece değerimi bilsin, annemin sütü gibi besleyici gelsin bana, annemin bıraktığıyerden beni büyütmek için devralsın, yeni dünyaya ayarlasın. Senle büyük bir lider olabilir, dünyayı aşkla fethedebilirim Âfet. Şans ver insanlığa. Lütfen, ya hayatıma gir, içime düş ya da hayatımdan çık kendi içinin dehlizlerine düş,Âfet, bir düşün, bir kabusun içinde yaşamaka ne kadar dayanabilir insan. Çizgi film kahramanı değilim, ölümlüyüm, başım senin dizindeyken ölmek istiyorum, bunu tüm içimle istiyorum, seni, kuru kaysıya döndüğün yaşlılığında bile seveceğimden eminim. Seni sevmek yanlışsa bile, ben içinde sen olan bu yanlışıseviyorum Âfet; öte dünyada seni kim diriltti diye sorulsa bana ve şıklarda çeldirici olarak sen bulunsan, seni nasıl işaretlemem Âfet.

Beni benden al ve kurtar, sensiz iki dünya için tehlikeyim.

BAŞINA GELECEKLERİ YAŞAMADAN ÖNCE BAŞINA GELECEKLERİN KORKUSUNU YAŞAMANI İSTİYORUM: SIRF ONUN İÇİN YAZIYORUM

14 Mayıs

Merhaba Âfet,

Ben Âfet, senden sana mektup var, tanıdın değil mi beni, insan kendini tanımakta zorlanır çoğu kez.
İki dosya var ekte.

Sevgilim kendine iyi bak, üç beyazdan uzak dur, bol meyve ye, vitamin al,
havalar hâlâ soğuk, dışarıda havhavlar var, pencereyi kapatmayı unutma.
Eylül ayından beri neler ettin bana: Bir geldin, bir gittin hesapsız kitapsız. En yakın arkadaşım Azra ile oynadın, onun bana duygularını hissettin ve bunu kullandın, Azra’nın dostluğunu elimden alıp Nermin kahpesini üzerime saldın; namusunu fakültenin en namussuzuna teslim ettin, türlü yalanlarla benden davacıoldun. Güya benle dışarıda hiç görüşmemişsin, sonra bunu itiraf ettin. Yalan, senin müstearın olmuş. Yalancılıkta mahirsin. Nermin’i silah gibi doldurdun, zaten o doldurulmaya ve boşaltılmaya son derece müsait, ailemin üzerine yolladın. Dıııııııııııııııt çocuğu bölüm başkanı ve diğer dııııııııııııııııııtlarla anlaştınız, öğrencilerimden beni kopardınız, sonra onların dersine girip onlara zulmettiniz; benim derslerime girdin, oradan ücret aldın, o para boğazından nasıl geçti; sen kullandın onların hepsini, oyuncu kişiliğinle kandırdın onların hepsini. Şimdi bunların tümünün bir bedeli olmalıdeğil mi? Fena tongaya bastın kızım, bence fena. Benim gibi bir sevgili düşmanın oldu, Allah bile yardım etmeyecek sana, o benim yanımda, sen yatıp kalktığın şeytanlarına dua et, şeytandan çocuklar yap, büyüt karşıma çıkar, başka kimse senin yanında olamayacak. Deniz, Perihan, Nermin, zamanı gelecek, seni pul parasına satacaklar. Ölmeni hiç mi hiç istemiyorum; seni çok seviyorum, uzun süre varlığımın korkusuyla yaşamanı istiyorum. Beni sevmeyi beceremedin, bari benden korkmayı becer.

Olumlu veya olumsuz, bana karşı bir tanecik cümle kuramadın, benimle iki dakika başbaşa oturmaktan bile tırstın. Peki hangi yürekle bana kafa tutuyorsun, aykünün 60’tan yukarı olmadığından eminim. Senin gibilerini 13-4 yaşımdan beri tanımaktayım, derinlikli hiçbir sözü, adamı anlayamaz, anlamış gibi yaparsınız. Ben bir ara şaşırıp kalmıştım, onca samimi mektuplarıma rağmen bu şerefsiz kız, neden bana hakaretler etmeye devam ediyor. Meğer mektuplarım, kapasitenin çok üzerindeymiş. Seni seviyorum, desem yeterliymiş, en klişesinden laflar etsem, facebook’tan kes yapıştır yapsam yeterliymiş. Facebook dedim de aklıma geldi, seni namuslu rahibe, o fotoğraflar neydi öyle, tersten önden yatmalar, dekolte çekimler. Zaten fakültenin ilk haftaları, göğüslerin iki küçük yosma gibi ortalıkta dolanıyordu, mini etek vs. Sonra küsmüştün güya bana, yakın oturuyor, biçimli bacaklarını teşhir ediyordun; uzun boyluydun, aktın, ne fark eder; köylerde kavakların dibine, karın ise üstüne işerler, bir üstünlük değil bu.

Meğer Azra, beni karşılıksız seviyormuş, ona o kadar zulmetmeme, duygularına karşılık vermememe rağmen, aç bak, facebook’ta hâlâ benle fotoğrafları var, dikkat et orada kocası yok. Azra’ya gel desem, birçokları gibi o, bana koşarak gelir. Seni gözümle büyütmüş, sevmişim. Azra, “bu kız hasta, dengesiz” diye uyarmıştıhalbuki beni. Senin yüzünden kadınlardan soğumayacağım, onları yine seveceğim; en güzelini, ayrıldığın eşini kendime örnek alacak, benden 15-20 yaş küçüğünü koynuma alacağım. Hak Hamit gibi yapacağım, Allah ömür verirse 80’imde bile yanımda genç kızlar olacak. Evlenmek mi, hayır hayır; bunlar yeni kararlarım. Bu zamanda temiz kalmaya çalışmak, adamı, adımı daha da kirletiyor. Senle bu durum somutluk kazandı. Aylarca uyuyamadım, içten içe kanadım, eşsiz şiirler yazdım sana, yaranamadım, yine her zamanki gibi yanılmışım, kadından Tanrısal birşefkat beklemişim. Anladım, ben, dâhiyane bir beyinsizim, korkma zekâmdan, kafamda bir tek sen dolaşıyorsun, sakın ha korkma. Kafama hapsettim seni, kafatasımı nasıl kırıp da çıkacaksın, ateşten düşüncelerimin içinde yanacaksın.İnsanın kalbinden çıkmak çok kolay, et parçasıdır ne de olsa kalp, kaburga kemikleri incedir, çabucak kırılabilir. Senin tek dayanağın bendim, sana olan sevgimdi. O, bir canavara dönüştü, ne yapacaksın şimdi. Senin adına korkuyorum kendimden.

Şehbender-zâde Filibeli Ahmet Hilmi’nin “Amak-ı Hayal”inde geçen Nirvana hikâyesindeki kadınlar kadar çirkin ve dıııııııııııt ruhlusun, babasını inkar eden, kendine bir ayyaş şairden baba yaratmaya çalışan adi, sen kimsin ki sana ayyaş bile olsa, bir şair babalık yapsın. Öte dünyadakileri kandıramazsın, onlar, o dehalar senin içini görürler, oyarlar. Ben kandırılabilirim, daha öteli olamadım. Senin için yazdığım yüzlerce mısraın birine bile değmezmişsin, yayımlandı hepsi, yoksa o kitabı yırtar, öfkemin ateşine atardım, bir mısraınıbile yayımlamazdım. Kitap olarak da bastırmayacağım o şiiri, reddedeceğim, sebebini kimseye söylemeden, senin kötü bir karakter olarak bile ölümsüz olmana müsaade etmeyeceğim. Ne olacak sanki, daha nicelerini yazarım, sorun değil. Sana benim şiir bütünlüğüm içerisinde kendini görme zevkini tattırmayacağım. Yaşıyorken ölüsün zaten. Öfkem, İstanbul’a bile sığmayacak kadar büyük. Senişeytan, beni görsen Allah’ı görmüşçesine korkarsın. O akşam karşındaki kişi seni seven biriydi, ona rağmen çığlıklar attın, ya şimdi rastlasan bana ha. Öfkemi kontrol etmekte zorlanıyorum, kontrol edeceğim, ondan büyük bir enerji biriktireceğim, onu komple senin uğruna kullanacağım, sevin, bu enerji senin gibi boşa gitmeyecek, aşk uğruna kullanılacak. Bu şehirde, sevgili tutunamayacaksın, onları elinden alacağım, karşı koyana zor kullanacağım. Huzurun kalmayacak. En az 10 yılını ipotek altına aldım, psikopat tarafımısonuna dek ortaya çıkardın. Çevrem geniş, tanıdığım imamlar da var, pezevenkler de var, genç yakışıklı çocuklarla kadınları tuzağa düşüren pezevenklere; emniyet müdürü arkadaşımdan öğrendim onları; senin adını vermemek için kendimi zor tutuyorum. İstanbul’da kimsesizsin zaten, kolay lokmasın. Aşık olduğunu zannederken dıııııııııııııııııt olup çıkacaksın. Ruhun ile bedenin çatışmalardan kurtulacak, tam bir bütünlüğe kavuşacak. O aşama en son olacak. Taciz demiştin ya, ben böyle tacizde bulunurum. Seni, istediğim zaman, bölüm başkanını ayağıma getirttiğim gibi getirteceğim. Şimdiye dek kılına dokunulmasına müsaade etmemiştim. Gücün ne olduğunu görmeni arzuluyorum. Güce inanıyorum. Kimle karşıkarşıya olduğunun daha tam fehminde değilsin. Sittin sene anlayamayacaksın da. Senin başında hiç erkek bulunmamış: Baban yokmuş, abin naif bir adam, ayrıldığın kişi kılıbık olsa gerek. “Kızını dövmeyen dizini döver” sözüne artık seni örnek veriyorum. Abin, “Âfet’le ilişkimizi kesmiş durumdayız” diyor, “sevdiği çocuk Âfet’e sahip çıksın” diyor. Sana sahip çıkacağım Âfet, erkeğin nasıl birşey olduğunu göreceksin, bana hayranlığın daha da artacak.

(!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!)

15 Mayıs

Ördek, kuş beyinli seni, şimdi sıra bende, sana bir adamla nasıl uğraşılırmış onu öğreteceğim, hâkezâ öğretim görevlisiyim ne de olsa. Herhalde sen beni duygusal bir şair sandın, hayır kızım, öyle bir şey yok; duygu derinliği olan ve durumları kolay kavrayan biriyim yalnızca. Ölümle dalga geçecek kadar cesur ve özgürüm. Kaç öğretim görevlisi; bölüm başkanını, dekanı tartaklayabilir. Geri zekâlı,sen kimsin karşıma çıkıyorsun, dııııııııt gerek, bölüm başkanında yoktu, sende var mı ha. Zekâmın boyutlarını görsen dilini yutarsın, kaç adamı bitirdi bu zeka, 30 yılını edebiyata veren kaç kişinin üstünü 30 dakikada çizdi. Benim back-groundımı, nereden geldiğimi ve nereye gittiğimi bilseydin hiç mi hiç böylesi ahmakça işlere girişmezdin. Zehirli bir zekâm var kızım, tam beni de zehirlemek üzereydi ki kendimi İstanbul’a attım, şiir bile yetmiyor bana. Siyasete taşacağa benziyorum, zaten çekiyorlar da beni. Elimin nerelere dek uzandığını inan ben bile bilmiyorum, örümcek ağı gibi bir şey bu. Acele işeşeytan karışır cancağızım. Kısık ateşte pişen yemekleri daha çok severim cancağızım. Ceza gününü beklemek insanı daha da çıldırtıyor, değil mi cancağızım. Malatya’da Anadolu lisesi okudum, istersen ara sor beni, zor değil, abin ulaşabilir onlara, hâlâ beni tanıyanlar vardır, daha o yıllarda ne vukuatlarda bulunmuşum bir öğren, okuldaki öğrencilerin yarısı benim emrimdeydi, bir fikrin savunucusuydum, savunucusuyum ben. Ya sen, kendini bile savunamıyor, arla dolandıramıyorsun. Çekirdekten gelen bir adam, hiçbir zorluk karşısında yılmaz kızım. Tırnaklarıyla dünyalar yaratan adam yılmaz. Bak, yazmaktan yılmadığımı görüyorsun. Sadece “ol” demem yeter, birilerine “hadi”, demem yeter.

Güya evden dışarı çıkmıyordun, saat 23 sularında İstiklâl’de ne dolaşıyordun peki, çok namusluydun ya hani, seni zilli. Çın çın çın çın çııııııııııııııııııııııııııııııın. Seni mahkemelerde de süründüreceğim; manevi tazminat davası açacağım, öğretim görevliliğinin yanı sıra, kitapları olan birşair-eleştirmen-genel yayın yönetmeni olan birinin adını kirletmeye çalışman nedeniyle alacağın ceza daha fazla olacak. 10 yılına ipotek koydum zaten, şöyle 50-60 bin lirana da el koyayım da gör. Bunlar sana yapacaklarımın yanında devede kulak olacak.

Ha, işlemediğim günahı çekmeyeceğim: Cinsel taciz neymiş, onu da sana öğreteceğim. Kavramları karıştırıyorsunuz hanfendi. Bana hakaretler ediyordun, sana sus dedim, bende küfrün ve argonun her türlüsü var, azıcığını gördün de. Beni yumuşatmak mı istiyorsun: Telefon numaram var sende, arayacaksın beni, benden özürler dileyeceksin ve The Marmara’daki yemeğin karşılığı olarak söz verdiğin üzere Ortaköy’de bana yemek ısmarlayacaksın. Hiçbir hesabım geride kalmayacak. O gün tam 273 lira ödemiştim. Sen ne 272 ne 274 lira harcayacaksın. Tam 273 lira ve benimle üç saat; çünkü ben sana üç kıymetli saatimi ayırmıştım. Sana üç saat katlanmak benim için zor olacak ama katlanacağım. Yine benim vaktim boşa gidecek ama gitsin.

Kendini affettirmek için çok uğraşman gerekecek. Çile çekeceksin, yolu yok. Çile ile o dııııııııt ruhtan kurtulacaksın. Anneciğin bana dua edecek. Sanırım, cennete terbiye ettiğim kadınlar sayesinde gideceğim.

EK:

Kalkmadan yazayım dedim: Âfet, ben ne de olsa bir sanatkarım, tesadüflerle değil, planlarla hareket edeceğim, bütün ayrıntıları düşüneceğim, fazlalıklara yer vermeyeceğim, asla kabalaşmayacağım, her şey estetik olacak, bir elitist gibi davranacağım. Yaşayacağın acılardan çok tat alacaksın. Senden yeni bir eser yaratacağım. Aynaya baktığında kendini tanıyamayacaksın. Seni çok seviyorum hâlâ; ama sevgilin seni biraz hırpalayacak,
sonra koynuna alacak, mışıl mışıl uyutacak.


ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI İKİMİZ ARASINDA ÇIKABİLİR

17 Mayıs

Geç kaldın tatlım, geç kaldın, bir karar verdim, ölümüne, ben aşkı için adam vurmuş, yıllarca hapis yatmış bir dedenin tohumuyum, böyle bir gen taşıyorum. Hayır, Âfet, sen benden başkasının olamayacaksın, benim olmaktan başka çıkar yolun kalmadı, ama ben de artık seni kabul etmeyeceğim. Dengim değilmişsin, bu her yanıyla aşikâr. Konumuma rağmen hiçbir şekilde kibirli davranmadım sana.İstesem milletvekili, bir yerlere genel müdür vs. olabilirdim, olmadım, öğretim görevliliğime ve kitaplarımı yazmaya devam ettim, kendimi öğrenci, yazar, şair yetiştirmeye adadım. Artık naiplerim var, öğretim görevliliğimden çekileceğim zaman da geldi gibi; belki de sandın, sıradan, çevresi olmayan, cebi delik birşairim. Yanıldın tatlım, fena yanıldın. İçimdeki öfke dinmeyecek, elinden gelen ne varsa yap, ama artık benden bana karşı yardım isteme. Denedim, sen hiçbirşekilde kibarlıktan anlamıyorsun, denedim. Kadınları iyi tanırım, beş kız kardeşim, on üç kız yeğenim var, ben, yeri geliyor onlara da babalık yapıyorum; hayatı sonuna dek yüklenmiş ve hayatın kazanında pişmişim. Yalnızca aşk aradım, kadından korktuğum için aşk aradım, büyük hedeflerim vardı ve hâlâ var. Yanımda güzel ve akıllı bir kadın olursa, beni kadınla kandıramayacaklardı, sen konusunda yanıldım ve kendime bunu itiraf etmekte ne yazık ki geciktim. Arayacağım, dengim birini bulurum elbet, zor anlarımda bana yol gösterecek, beni koruyup kollayacak bir kadına ihtiyacım vardı, dışarıdaki kapışmalarımda ruhumun alacağı yaraları, çizikleri tedavi edecek bir kadına-anaya-kardeşe ihtiyacım vardı. Kadına bu denli kıymet veriyorum, sana da kıymet vermiştim, hayaller kurmuştum, ne komik, değil mi. Aradığım kişinin sen olmadığını geç anladığım için senden özür dilerim. Sen, ancak benim kızım olabilirmişsin.

Çılgın bir ruhum var, Allah bana iktidar vermesin, üçüncü dünya savaşı benim elimden çıkabilir, gerçekten kendimden bu açıdan korkuyorum. Çılgınlıklarımdan çevremdekiler de korkuyor, o zayıf bedeninle neden benim karşıma çıktın. Sakinliğim, pasif olduğum izlenimi mi yarattı. Gerçek ben, dışarıda tezahür etmekteydi. Azra kadar bile beni anlayamadın.

Mektubundaşahitlerinden bahsetmişsin, yok öyle bir şey, Âfet, yok. Daha bu akşam, tekrar o dııııııııt bölüm başkanıyla konuşuldu, o, olayların dışındayım diye yemin etti. Mahkemeye gelirse, onun dıııııııtını kesip ağzına verdiririm, varsa tabii, çünkü kancığın teki. Seninle birlikte üç dört kadını aldı yanına, sizinle benim üzerime fiskoslar yapıp kumpaslar kurdu. Gittim, bugün dekanlığa, o bön adamlar bana tebliğde bulundular, şaka gibi, ben seninle bu yaşadıklarıma kadar, mecbur kalmadığım sürece dekanlığa adım atmıyordum, çünkü biliyorum, orası camianın en cahil ve yalaka adamlarıyla dolu. Sayende, dekanlıktaki üçüncü sınıf memurlarla bile ahbap olduk. İstesem rektörlüğe geçer, iş yapmadan yatardım; benim elimden geçmiş-birazcık yazmayı öğrenen arkadaşlarım var orada. Neyse, görülen şu, olaya müdahale etmediğim takdirde ceza alacağım. Ama hayır, bu çirkin olayı, anlatmaktan bile huylandığım bu çirkefliği gerekli mevkilere ulaştırdım, bir telefon sadece, talimat verdim, konuyla ilgilenin, onlar gelecekteki kimliğimin farkındalar. Şair deyip geçme Âfet, Osmanlı’nın bütün büyük padişahları şairdi: Şimdiki devlet liderlerinin popüler cahilliklerine bakma. Ömrüm yeterse, bir şairden büyük bir lider olabileceğini ispatlayacağım bu ülkeye. Bu çılgınlıkla çok yaşayacağımı zannetmiyorum, fakat bu çılgınlık fırtınaları beni zirvelere taşıyacak. Yakın çevremden gizliyordum bu yaşadıklarımı, anlattım: İki kadın arasında kaldığımı, büyük şeytanın askerleri tarafından tezgâha getirildiğimi anlattım, olan bu, biten ikimiz, seni salak, arka planda neler olduğunu bilmeden saldırdın bana, sana elimi uzattım, ısırdın köpek gibi. Sen, Allah’a inanmıyorsun, atasını tanımayan Allah’ını tanımaz Âfet. Babalar, çocuğun gözünde Allah imgesidir. Seni o kadar seven adama, nasıl böyle zalimlik yaptın, ne duygu sarsıntıları yaşadım, attığın her çirkin SMS’te, emailde, telefon görüşmesinde. Tek yanlışım, seni beğenmem, zamansız, seviyorum dememdi. Yoksa bu adiliklerin hiçbirine cüret edemezdin. Şimdi diyorum, dııııııııııt senle yaşadığım aşkın. Ha, tek başıma, yalın-yağız yaşamışım bu aşkı, ama platonik değil, bu arada bir yandan Homeros Homeros deyip diğer yandan şairleri kıskanan ve hiç gerçekleşemeyecek o hayali devletinden kovan, sanki onun o uyduruk komün devletine çok meraklıyız ya, Platon’dan pek hoşlanmam. Hep yalın yaşadım, seni de yalın yaşadım, geleceğe hazırlandım, arkada hiç kirli bir iş bırakmadım, tek kirli işim sen oldun, seni nasıl böyle geride bırakırım. Ben bıraksam bile bıraktırmazlar Âfet, birileri bana yatırım yapıyor Âfet. Artık meydana çıkmış durumdayım, beni engelleyebilene aşk olsun. Öğretim görevliliği mi, kravatımı o dekanın dııııııııııt, sonra dıııııııııııt. Zaten dekan, bundan sonra, daha yüksek bir makam göremeyecek. Onun arkasında duran kişiyi de öğrendim, arkasındaymış ne de olsa, daha kolay olacak, onunla onu dıııııııııııııt, gerekli kurumlara, onunşeytanın askerleriyle işbirliği yaptığı bilgisi gitmiş; bölüm başkanıyla iyi geçinmesinin sebebi de bu. Camianın bir dedikodu mafyası var ki, adamın ayağınıgöz ile kaş arasında kaydırır, o, mafyanın eline düşmüş durumda. Aklı sıra, benden yediği hakaretin acısını çıkaracak.

Allah’tan, şeytana uyup da senle yatmamışım, kesinlikle beni tecavüzle suçlardın. Bir gece bende kalsan, beni rehin aldıderdin. Ne biçim şeytansın sen Âfet, bundan 150-200 yıl öncesine dek kadının hayvan mı yoksa şeytan mı olduğunu tartışıyorlarmış Batılılar, haklılarmışgerçekten. Melek sanmıştım seni, naif, içli. Öyle değilsin Âfet, çirkinsin, için dışına vurmaya başladı. Namuslu kızsan, beni elde etmeye çalışman lazım, sen ancak benim koynuma girerek temize çıkabilirsin. Benden bir çocuk doğurursan, anne olursun, olgunlaşır, güzelleşirsin, belki bir meleğe dönüşürsün. Sana bu fırsatı tanımak istemiştim, tanısam mı? Hayır. Sen, ilişkimizin tohumunu, tuttun öylesi dıııııııtların ve köpeklerin sidiğiyle yeşertmeye çalıştın. Sen nasıl bir adisin Âfet, nasıl bir cahilsin. Artık rahatım, rahat rahat konuşabiliyorum, kas sandığım aşk yağlarımı erittim, yapım gereği yıkmadan kuramıyorum hiçbir şeyi. Seni o yüzden yıkacağım ve senin yerine doğru kişiyi kuracağım. Gerçekten seni fena sevmiştim. Evet, seni seviyorum hâlâ; insan sevdiğini dııııııııt edermiş. Senden öğrendim bunu.

Bana ilk günlerimizin sıcaklığıyla mektubunda “Kahraman” diye hitap etmişsin, etme, ben Kahraman mahraman değilim, bana yaptıklarının diyetiyim. Borcunu ödeyeceksin. Evet, elinden geleni yap, davadan vazgeçme, davanın da dııııııııııt. Gelip sana yalancı şahitlik yapacakların, sonra konuşamama ihtimali var, dillerini ellerinden aldırmazsam dıııııııııııt. Telefonunu bekleyeceğim, korkma, ara, yoksa kork. Yemek teklifim çok uzun sürmeyecek, ama hâlâ geçerli. Cesursan bu teklifimi kabul edersin. Cesur olmadığından eminim, lütfen bir defacık olsun beni yanılt. Âfet, hâlâ kendini kandırıyorsun, nasıl bu kadar çabuk kanıyorsun kendine, bu denli geri zekâlı olmamalısın. Gerçi, demiştim ya, aykün altmışın üzerinde değil diye, bak nasıl da beni haklıçıkarıyorsun. Öte yandan, bu yaptıkların ve söylediklerinle benim zekâma da hakaret ediyorsun, “Baba” filminden bir esinlenme. Nermin’i durduk yere aileme saldırttın, kendi adını benimle çıkarttın. Terk edilmenin acısını çıkarmaya çalıştın sadece, yanlış yaptın, oysa ben seni terk etmemiştim, hâlâ terk etmişdeğilim. Üniversite ile adliye şahidimiz olacak, bölüm başkanı nikâhımızıkıyacak. Aynı yastıkta kocayacağız. Üç talak hakkı birden bana ait olacak.

BU ŞİİR BİR DIIIT ÇOCUĞU
ÇÜNKÜ SENDEN DOĞDU

19 Mayıs

Sana bir emrim var: O üç dıııııııt’la, hele hele de Nermin’le ortalıkta dolanmayı,gizli gizli buluşmayı bırak. Kimin ne yaptığını harfiyen biliyorum, herkesin bütün ritüelleri elimin altında. Onların ve senin çöp konteynırına attığınız çöpleri bile adamlarıma karıştırttım. Yiyip içtiğiniz şeylerin bile notlarını aldırttım, hangi markette hangi saatlerde alışveriş yaptığınızı,hangi marka kıyafet giydiğinizi, Nermin’in hangi aralıklarla seviştiğini, atılan prezervatiflerden tek tek çıkarmış durumdayız, Nermin çok azgın kadınmışama. Bu taktiği bir Amerikan filminden öğrenmiştim. Nermin’in tercihi, bu hayat ve dııııııııt adamlarla birlikte olmak. Sen kimin tercihisin peki. Benim olamadığın ortada. Fakültede şöyle bir laf dolaşıyor: Beyoğlu’nda Nermin’in üstünden geçmeyen kalmamış, bunun benzerini emniyette polislerden de duymuştum. Peki senin hakkında ne düşünüldüğünü merak ediyor musun, sanırım pek umurunda değil. Perihan bir deist, güya deist diye nişanlından ayrılmıştın, yeni bir nişan kıyımı mı bu. Deniz, ateist. Senin durumun onlarınkinden beter, ne olduğun belli değil.

Akılsızlığınla benim kalbimi dıııııııııt’tın, onu da Nerminler hard-porno kaseti diye satıp para kazandılar. Öğrencilerimiz bizi izlemiş, çok beğenmiş. Ne de olsa ben yakışıklıyım, sense çok güzelsin. O dıııııııııııt’ların da seks kaseti var, fakat ilgi görmemiş; bizim sayemizde kendilerini pazarlamaktan vazgeçtiler. Kötü yoldan kurtarmış olduk onları.

Şimdi yayınevinden çektiğim şiiri sana gönderiyorum. Dosya ektedir. Bu şiir bir dııııııııııııt çocuğu, çünkü senden doğdu. Büyütürsen sevinirim.

Kendine karşınamusunu kolla.

Selam ile
Ben Âfet.


15O GRAM ÂFET YUTSAM İYİLEŞİR MİYİM

22 Mayıs

Ne o Âfet, öğretim görevliliğinden psikiyatrlığa mı terfi ettin, mistir git Âfet. Kafa mı buluyorsun benle, hayatımda şizofren görmemiş olsam, belki yutacağım, belki “Âfet hastalığı”na tutulmuşolabilirim, ne dersin ha, 150 mg Âfet yutsam iyileşir miyim, ne dersin ha. Bak kızım, benle doğru konuş, pis-mis, fare vs. karşında o eski seni seven kişi yok, ileriye ket vuruyorsun gibi geliyor bana.

Gönderdiğim o şiirin bir dıııııııııııııt olduğunu söylemiştim sana, bir dıııııııııııt doğdu diye senden teşekkür mü beklediğimi sanıyorsun. Sadece bil istedim, bu duyguların değiştiğini, tam zıddının hangi boyutlarda, boyutsuzluklarda olabileceğini bil istedim. Başka bir derdim yok, senden bir beklentim yok, sen gerçek bir kadın olsaydın, yazdığım o tertemiz içli mektupları anlar, en azından, beni hiç sevmediysen bile “aaaaaa bu adam beni karşılıksız seviyor”diyip başını önüne eğerdin. Yanındaki o satılık kadınlar yok mu, böylesine sevilmek için arlarını hatta canlarını verirler sevgili Âfet. Aşk ile leşi birbirine karıştırdın. Taciz, leş kargalarının işidir; ben hâlâ kartalım ve bir kartal olarak öleceğim. Birilerini kurtarmaya mı çalışıyorsun o kuş kadar canınla. Onları boş ver bence, sen kendine dikkat et. Duygusuz partnerleri vardır onların; başlarına bir iş gelse bedenleri iyileşsin diye onlarla ilgilenirler. Seninle, benden başka kim ilgilenecek, abiciğin seni başından atıyor, anneciğin bizden yardım istiyor, sen benden yardım istiyorsun, ben başkalarından; ne olacak şimdi. Her şey birbirine girmiş durumda. Peki, biz neden böyle ayrı gayrıyız. Orada öylece beni bekliyorsun, biliyorum, Meryem ana gibi, ama arada ben olmadan İsa doğuramazsın. Bana bir oğul doğurabilirdin, sağlıklı görünüyordun, değilmişsin meğer. Ruhen zaten dııııııııııtı yemiştin, bedenen ise şu an topu topu 44 kilosun. Seni 52 kilodan şehrimizin plakasına indirmişim, fena mı. Azra beni unutamıyormuş, sen benim yüzümden kilo veriyorsun, ben neymişim böyle. Diyorum ki gelin üçümüz evlenelim. Sen zaten aşıktın ya Azra’ya. Hem herkes muradına ermiş olur.

Biliyor musun, aramıza o çalı çırpılar girmeseydi, biz şimdi başka boyutlardaydık, insan eli değmemiş, manevi alemlerde dolaşmaktaydık, onun kokusunu almıştım, o koku aylarca burnumda tüttü. Âfet, insan ilişkilerinden hiç mi hiç anlamıyorsun, insan bir görüşte de aşık olabilir, ben seni ilk gördüğümde gözüme kestirmiştim, bunu, sonra senden de gizlemedim, sen Malatya’ya ramazan bayramıtatiline gittiğinde dört gözle geleceğin günü beklemiştim. Sense benden telefon numaramı almadığın için hayıflanmıştın. Facebook’umda o iletin hâlâ kayıtlı.Anneciğine de benden bahsetmişsin. Benim için çok iyi ve hoş biri demişsin. Sevilmeyecek kız mısın ki seni sevmemiş olayım, sevdim, bunu da açık yüreklilikle söyledim. İnsan, beş saatlik bir yolculukta bile yanındakiyle iyi arkadaş olabilir. Bazıları internet üzerinde tanışıp evleniyor; ben günlerce gezip tozduğum kızı beğenip sevince basitlik mi oluyor. O arkadaşların gibiler, karşılıklı birkaç kadehten sonra geceyi birlikte geçiriyorlar. Ben kirliyim de onlar temiz mi, yüzlerce günah ilişkilerine rağmen onlar gayet mutluyken ben seni sevdiğim için mahkemelere düşüyorum, adalet mi bu Âfet. Matematiğin pek iyi değil bence, yanlış hesap yapmışsın, şuan aramızda 8 aylık bir ilişki var. Çok yakında çocuğumuz doğacak. Senden kolay kolay kopacağımı mı sanıyorsun, herşeyin, benim bu çektiklerimin bir ödülü var. Bil, sence benim ödülüm nedir, kimdir.

Bugün veya yarın, bir şekilde seninle el ele o pisliklerin yanından burnumu tutarak geçeceğim. Bunu birlikte başaracağız Âfet. Ben korkakmışım güya. Olabilir, insanlık hali. Sapına dek erkeğim, bunu biliyorsun zaten, yine de Beyoğlu’ndayız, durumu etrafımızdakilere de duyurarak söyleyelim de hakkımızda dedikodu çıkarmasınlar. Kadından korkmam gerektiğini herhangi bir düşünürden değil, bilakis senden öğrendim. Ne yani, kendi adresimden e-mailler atacağım, sen de zıplayarak, hoplayarak elimde belgeler var diye ortalığa düşeceksin, bunları yaptın Âfet, sende “özel” diye bir kavram yok, niçin özel adresimden sana e-mail atayım ki. Savunmamı yeni verdim dekanlığa, sana zarar verme ihtimali olan belgeleri sunmadım, sen benim elimle kirlenmeyeceksin, anneciğine bu hususta da söz verdik ve sözümde duruyorum, Senin içinse olsun, ceza almaya ta ilk günden hazırım. Son bir kez saflık yapayım. Senin için değil, o temiz anneciğin için, o ucubelerden uzak durmanı sana salık veriyorum. Şakam yok bu konuda, hiç mi hiç şakam yok. Gözümün önünde seni kirletmelerine izin vermeyeceğim. Bir de yukarıda Allah var, yanlış anlama, yerde yok demek istemiyorum, yukarıdan kastım, bu metnin yukarısı, ben senin için o çirkin sözü kullanmadım, yanında Kur’an getir el basayım, inançlıysan. Senin rahat etmen için değil, senin rahatsız olman için, beni boş yere şikayet ettiğini anlaman için Kur’an’a el basarım.

Benimle baş başa oturup iki kelam edecek yürek yoktur sende; bana cesaretten bahisler açma. Medeni insanlar meseleleri konuşarak halleder kızım. Senle konuşmak istedim, ta en başından beri. Azra, sen ve ben yüz yüze konuşacaktık, kaçtın. Sebebini biliyorum; ama boş ver. Bu korkak ve özgüvensiz yapınla beni psikiyatra götüreceksin, öyle mi. Tamam ben varım, teklifini kabul ediyorum, buluşalım, beni psikiyatra göster. Hem senin için, hem benim içim rahat eder. Söz ağızdan bir defa çıkar. Kişilikliysen kişiliğini görmek istiyorum, beni şaşırt. Telefon numaramıbiliyorsun zaten. Bir alo.


SENSİZLİK SENDEN DAHA GÜZEL
OLEEEEEEEEEEEEEEEEY

23 Mayıs

Aylardan sonra facebook’umu ilk defa açtım. Şöyle bir bakarken geçmiş günlerime, günlerimin çatı katında sandığa saklanmış tuhaf bir kitap buldum. Kitabın arasında sararmış bir mektup vardı, seninle ilk yazışmamız, lehime olan bu mektubu bile dekanlığa sunmadım. Tanışmaktaki hızına ve olaylara dalışına bir baksana Âfet. Senle bir defacık oturmuştuk oysaki, şizofrensem senden sonra oldum. Hastasın, beni de hasta ettin sanırım. Akıl hastalığı grip gibi bulaşıcıdır Âfet. Yok yok yine de ben gayet iyiyim, spor yapıyor, beslenmeme dikkat ediyor, kitap okuyor, böyle işte ara sıra yazıyor, kendi halimde Beyoğlu’nda dolanıyor, temiz hava soluklanıyorum kıyılarda romantik martılarla, balıkların bir kısmı denizde bir kısmı ızgarada cız bız, ben neredeyim bilmiyorum, giderek daha iyi oluyorum. Sensizlik senden daha güzel, oleeeeeeeeey, biliyor musun? Çünkü benim hayallerim sensizliğe makyaj yapmakta. Bütün sensizliklere.

Bir defacık (20 Eylül) oturduğun bu adama minicik soğuk davransan, bir gram bile yaklaşmazdı sana, bu adamın hiç de umurunda olmazdın. Her şeyi sen kendi elinle bile isteye yaptın ve hâlâ bile isteye benden kopmamak için bahaneler bulmaya devam ediyorsun. Beni 3 Kasım’da fakülteye şikâyet ettikten sonra da yakamıöfkeyle yırttığım halde yakamdan düşmedin, senin gibi bir düğmeyi yakama aşk ipiyle diktikleri belli. Bunu sen çok iyi biliyorsun. Seni anlamak üniversite camiasını da aşacağa benziyor, post-modern kadın.


Âfet sana bir mesaj gönderdi.

20 Eylül, 09:00

Ynt: merhaba Kahraman Yalın ben

Merhaba.dun döndum evet.ben de,neden telefonunu almadim Kahraman in diyodum..bi blogum var.önce,oradaki altinda Âfet yazanlara bi göz atar misin benim icin?sonra da,siirlerime bakarsin ve bana ek

bi is bulmam da yardm edersin:) belki.


BEN OLSAM MAZLUMUN ZULMÜNDEN KORKARDIM


24 Mayıs

Ne oldu Âfet, sanırım korkudan dilini yuttun, cesaretin yetmedi değil mi karşıma çıkmaya, beni psikiyatra götürmeye, yaptıklarından sonra korkmakta haklısın cancağızım. Yine her zamanki gibi yalancı çıktın. Şerefim üzerine yemin ederim ki, hiçbir şey kimsenin yanına kâr kalmayacak. Söyle onlara: Ben olsam mazlumun zulmünden korkardım. Bundan böyle beni sadece bir defa göreceksin, bir öpücük ve elveda.

Sadece işaret parmağımı yollayacağım senin ve ötekilerin üzerine, o kadar. Bütün kalbimle sevmiştim seni, aslan gibi kahramanca; şimdi değişen pek bir şey yok, hâlâ bütün öfkemle seni her yanından seviyorum. Benle görüşerek bir şeyleri yoluna koyabilir, öfkemi dindirebilirdin belki. Sen, benden korkularındanşeytana sığınan o kokonalara da düşmansın anlaşılan. Kimleri ne duruma soktuğunu göreceksin. Şimdiden her şeyin müsebbibi sensin.


AFETE GÖNDERİLMEMİŞ MEKTUPLAR


A Ş K ÖLMEDİ YAŞIYOR HÂLÂ DAMARLARIMDA

A ş k olsun, dediğini yaptın Âfet, veda içerikli mektubumun ardından intihar ettin, saymışsın o mektuptaki kelimeleri, tam kelime sayısınca hap yutmuşsun. Sana ebedi veda edebileceğimi mi sandın, hayır hayır, e-mailin gönder tuşuna bastığım ân pişman olmuştum; fakat diğer yandan bunun seni rahatlatacağını, sana vitamin hapı gibi geleceğini sanmıştım, sanmıştım ki gerçekten ben senin gözünde çocuk tecavüzcüleri kadar rezil ve masumiyet canisi biriyim, en son bana öyle baktın, biri tetiğe bastı ki ağzını kocaman açtın, altın sandığın saçmalamalarınıortalığa saçtın. Stalin’in, Hitler’in emriyle kurşuna dizilmiş gibi hissettim kendimi; halbuki ölsen de sana veda edemezdim, bunları, evet şuan yazdıklarımıbu dünyadan geçsen de yine sana yazardım, bir şekilde, bir meleği tavlayıp ona birkaç mısra rüşveti verip sana yollardım, bunları inan yapardım, “aşk engel tanımaz” sözüne inananlardanım. Şu yazılan, yazıldıkça var olan duygularıküçümseme, onların da kaderi var Âfet, sen şuanda cümlelerimin Meryem anasısın, seninle besleniyor şuan bunlar, senin ruhunun memelerini emiyorlar Âfet, bizim, ikimizin çocuklarıdır onlar. Güç kattın bana, ikimizi yeniden diriltebilecek kadar som sanatkârız Âfet, bir de bu ölü benden kaçmasan, fakültenin ilk günlerinde yarattığımız beden, ruhuna kavuşacak. İstesem, avcıların bilindik yöntemleriyle avlayabilirdim seni, üstelik yeni yepyeni tuzaklar da kurabilirdim, ama canın lazım bana etin değil Âfet.

A ş k olsun, dediğini yaptın Âfet, kanının son damlasına kadar sözünün erisin, doğrucusun, bunu biliyordum en başından beri, sadece bu yönün için bile sana aşık olabilirdim, oldum da, elden bir şey gelmez, biz aşkı seçmeyiz, o gelir bulur bizi en dar anımızda, ara sokaklarda, aklımızın ceplerini boşaltır, çırılçıplak bırakır bizi, bu yüzden utanırız, oramızı buramızı örtmek için birbirimizi giyinmek zorunda kalırız. Âdem ile Havva hikâyesindeki incir yaprağı meselesi yalan, onlar da birbirinin ayıbını örttü. Sevgililer, eşler birbirinin ayıbını örtmek için vardır; ama bu çağın eşleri değil, benim zihnimde belirenler bambaşka; bunun örneği olabilirdik, niye olamayalım, hâlâ genciz ve zamanımız var, çok olmasa da yeter bence, birbirimizin ömrünü uzatabiliriz, bilimsel bir yaklaşımdan yola çıkarak söylüyorum bunu. Âfet, intiharıküçümsemiyorum, ama büyümsemiyorum da. Ben de intiharla kardeş kardeş yaşayan biriyim. Bir gün onunla aramız açılabilir, kendimden vazgeçmemeye yemin ettim, benle yaşamaktan bıkarsa, gitsin, eğer çok hoş bir şeyse intiharın kendisi intihar etsin. Âfet, canına kıymaya hakkın yoktur senin, bu can bize ait değil, bu beden emanettir. Vakt-i saati gelince canımızın sahibi gelir, elimizden biz istemesek de bizi alır gider.

Cihat’tan duyduğum en kötü haber senin intiharındı. İntihar kelimesi, bir anlık yanılsamayla öldüğün doğrultusundaşişlerle, kırık bira şişeleriyle dolu bir hisse salıverdi beni, “dünya evine giremesek de aynı dünyada yaşayalım, şimdilik bu da yeter bana” diye avunmuştum aylarca. Ölmek, nasıl bir şey artık ölmeki anlatabilirim, ayrılığınla bilgeleştirdin beni, senin intihar haberini aldığımda ölümü iliklerimin iliğine dek duydum Âfet, bütün duyu organlarının kulağını tıka sen duyma, kıyamam sana Âfet. Bu haberi aldığım ân içinde, binlerce ömür kabir azabı çektim. Zaten farkında olmadan içten içe ağlamış, kanamışım, Nuh tufanını anımsatan bu durum karşısında ruhum boğulmak üzereydi ki göz pınarlarımla içimi boşalttım, rahatlattım, utanmadım öğrencilerimin yanında ağladım. Eve gittim, duvarlar soğuk soluk baktı, annem sarıldı bana, dua etti sana, annemin karnına sığamadım. Babamı soracak olursam, babam ölmüştü çoktan, kendi ellerimle gömmüştüm. Niçin, kanlar içinde dipdiri görünen onu bırakıp çıkmıştım mezardan bile daha ölüydüm daha o zamanlardan ben. Şimdi diyorum, sifon takmayı unutmuşTanrı bana, o denli kendimden tiksinmişim. “Âfet niye istesin ki, niye ak pak bağrına bassın ki beni” dedim, ama bu sözüme inanmak istemedim, ne olur sen de inanma; çünkü tertemizdim, yoksa unutur muydu ekber Tanrı sifon takmayı bana. Âfet, bak çevrene, birçok insan ince ve kalın bağırsak gibi dolaşmakta. Huylanma, demeyeceğim, huylan ve uzaklaş onlardan. Vardığın yerde ben olacağım, atalarım gibi seni Tanrı’m diye kucaklayacağım, senin toprağının taşlarınıayıklayıp peygamberden aldığım gül tohumlarımı ekeceğim sana, benle karışık sen kokacaksın, benim kokumu alınca; gerçekten kendime has hoş bir kokum vardır ya da varmış desem, daha doğru olur; oh be diyeceksin, ruhumuz göklerde uçacak bir deniz dibi huzuruna erecek.

Benim şiddetli aşk sancılarım, hastaneye gelmiş yeniden doğurtmuş seni, evet benim yüzümden günlerce yatağı anne karnısanmışsın, bebek pozisyonunda yatmışsın, onlar anlayamaz, damgalarlar seni psikolojik sorunları var diye, bebeğim, kimseyle konuşmamışsın, normal, yeni doğdun çünkü, nedir bu benzetmeler deme Âfet, hüsn-i talilden yardım alıyorum, yoksa bunları duymaya dayanamaz kalbim, ben kalbimle dinliyorum seninle ilgili her haberi. Sana doğum günün kutlu olsun diyorum. Artık senin doğum günün on üç temmuz değildir, bil. Araştırdım, Şişli Etfal’den, bilgiler gizleniyormuş,senin aşığın olduğumu öğrenince bana durumu anlattılar. Kaç ayda toparlanacağını öğrendim. Konunun bir başka uzmanıyla senin durumunu görüştüm.İyileşmen, toparlanman üç ay civarı sürermiş, altı ayda ise tam anlamıyla kendine gelirmişsin. İşte, dayanılmaz bir sabırla, karşına çıkmadım, sana yazmadım, sustum ve iyileşmeni bekledim. Bu beklemek denen meret var ya, hayatımın en uzun dönemi oldu. Üç ay. M.Ö. üç bin yıldan bu yana hazır olda, elinde silah ile adeta nöbet tutmak. Delirmek korkusuyla beklemek; ama karşıma delirmek çıksa, onu bir kurşunla yere serebilirdim, kurşun namluda, hazır olda. Nasılsın, diye soruyorum, cevabınıbeklemeye beklemeye. Olsun, filozofça bir durum bu, sorularımı da cevaplarımıda kendim pişirir yerim. Olsun. Sen incinme. Fena değilim Kahraman, iyiyim.

Şöyle düşünmelisin sevgili Âfet, sevgilim Âfet: Belki çok yakın bir zamanda nice mutlu günler yaşayacaksın, bunu ben sana vaat etmiştim, senin etrafında dönen bir dünya gibi yaşamayı aht etmiştim, o yaşanacak günlerin de bir canı, hayat hakkı var bence, zaman, biz olmasak hiçtir, piçtir; beni kabul etmedin, bana güvenmedin, tamam, ama sana güven verecek, seni sevecek; kesinlikle benim kadar sevemez, kesinlikle, kesinlikle, kesinlikle; biri çıkacaktı, senle mutlu olacaktı, belki seni mutlu edecekti, bu Tanrı’nın hoşuna gidecekti, Tanrı’yı bunlardan mahrum etmeye hakkın yoktur senin, o biri kesinlikle benim; yeniden evlenecektin, çocukların olacaktı,onlar dallanıp budaklanacak yeni meyvelere duracaktı, anneanne, babaanne diyeceklerdi sana, o içten seslenişlerin sesini kesemezsin, senden bir soy yürüyecek dünyaya, intihar denilen toplu katliamla o soyu yok edemezsin Âfet. Öğretim görevlisisin, feyz alıyor senden öğrenciler, adam gibi kaç hoca var, bir ananın kızı, bir ablanın-abinin kardeşisin, birinin yeğeni, birinin arkadaşı-dostusun, onları intihara zorlayamazsın Âfet, çünkü onların sen olan yanları yüzün üzerinde hapı yutmuşoluyor Âfet. Birinin sevgilisisin Âfet, onu katledemezsin, ondan kaçıp da kendini toprağa yem edemezsin, kurtlara, solucanlara değişemezsin onun göksel aşkını. Ne olurdu sanki senin olsam; gözlerin bana baksa, ağzın beni konuşsa, tatsa, ne olurdu sanki, tenlerimiz birbirine kavuşsa ruhlarımızın buluğçağında; ruhlar otuzlu yaşlarda ergenliğe girer bence; seslerimiz aynı evin duvarlarında yankılansa, bu sesten çocuklarımız doğsa, 23 kromozom senden 23 kromozom benden alsa, bizim karışımımız olarak karşımıza çıksa sa sa sa.Şurasında haklısın: Daha bir hayvandır çağımızda imansız insanlar. Ne yazık ki beni onlardan biri sandın, kurt ile çoban köpeğini birbirine karıştırdın. Sen bir koyundun, ben seni korudum yalnızca. Sen sana tehlikeydin, bunu ta ilk günden sezdim, seni senden, sudan, havadan, ateşten korudum topraktan. Sense beni, yem ettin aşk acısına. Biliyor musun Âfet, ne iri dişleri var şu aşk acısının. Biliyorum, biliyorsun Âfet. Sen benden değil, intiharınla aşktan kaçmaya çalıştın. Ben koca bir bahaneyim, senin için koca bir aptal.İnanıyorsun, benden daha Müslümansın, ama neden, neden ve neden kendini ebedi cehenneme atmak için uğraştın. İntiharlılar, sorgusuz sualsiz ebedi cehenneme atılırlar, biliyorsun Âfet. Ben, o kadar mı kötü, cani, yılan, çayan, ateş,irin biriyim. Sen evet sen tek başına sen, ikimizin de kurtuluşu olabilecekken, niçin üstüme gelmeyerek beni ezmeye çalışıyorsun. Biliyorsun, bana verebileceğin en büyük ceza, sana zarar vermendir. Keşfettin bunu, ne olur bir daha yapma. Ben diyordum içten içe, Âfet’le aynı şehirde yaşıyoruz, arada bir karşılaşırız iki yabancı turist gibi, ben senin o güzel yüzünün mistik peyzajından Allah yüklü bir oksijen çekerim içime, ama bilemedim seni gün be gün eriten, öldürücü bir karbondioksit olduğumu, göremedim. Affet benden nefret eden sevgilim. Nefretini bile sevdiğim sevgilim. Affet beni Âfet. Bir tek senin gözlerinde gördüm, fakülte panosundaki fotoğrafın da öyle, orada dikkatimi çekti bakışlarımız benziyor birbirine: Hüzün ile karışık bir safiyet. Leonardo Da Vinci'nin, haklı olarak yanından hiç ayırmadığı Mona Lisa’sındaki masumiyeti gördüm sende, yemin ederim gördüm. O küçük dııııııııııtlar, sendeki onu, yok etmek istediler, kısmen başarılı oldular da. O resimdeki masumiyetin minicik bir parçası çağımın kaç kadınında var Âfet. İşte seni özel kılan şeylerden biri de buydu. Sende bütün duygular güçlü ve yıkıcı yaşanıyor, beni kaybettin, ayrılıkla baş etmek öyle her babayiğidin, kadının kârı değil, intihar adlı bir bomba yerleştirir bu duygular adamın içine.

Hayatının filminde kötü karakter rolünü hak etmiyorum ben Âfet, senin kahramanın olmayı ne çok arzulamıştım, sanırım yönetmen büyük bir kıskançlıkla aramıza o dıııııııııt çocuklarını soktu, halbuki onun sevgilisi Muhammet’ti. Anlayamıyorum ben bu kaderin ne yapmaya çalıştığını, bazen herkes gibi o da saçmalıyor, ne yaptığını bilmiyor. Âfet, hiç olmazsa beni nötrle, etkisiz elaman kıl, figüran kıl, beni bir aşk katili gibi hatırlama. Aşkın kan ihtiyacı varsa, damarlarımdaki bütün kanı ona bağışlamaya hazırım, kalbimle birlikte Âfet, ihtiyacın var mı, var mı bana, bütün organlarımı ölmeden bağışlayayım ona. Bari koğucuların balçıklısözleriyle kirlenmemiş Kahraman olarak anılarında yaşamama müsaade et. Zaten hilkatimiz yeterince kirli. Dünya gibi pis bir hamamda temizlenmeye çalışıyoruz hepimiz. Geleceği de hatırlamakta zorluk çektiğimiz anılar olarak görüyorum, öngörü denilen şey, geleceğin azıcık hatırlanmasıdır; başka bir şey değil. On dakika öncesi ile sonrası arasında hiçbir fark yok, zaman aralığı arttıkça öncesi ile sonrası arasında bir fark olduğunu sanıyoruz, ama aslında yanılıyoruz, oyuna geliyor, kanıyoruz. Geçmiş ile gelecek arasında sen de ciddi köprüler kuruyorsun, köprüye hiç gerek yok, çünkü arada bir vadi yok, benim geçmişimle ilgilenmen bunun bir göstergesiydi, hele bir de geçmişimi öğrensen, geçmişimin bir özü olan kitabımı okuduğunda bana karşı artan saygı ve sevgin daha ne kadar artardı Âfet, ben kurtarıcı gibi yaşadım bugüne dek, fakat bugün senden kurtuluşu arıyorum, bana sunabilecek büyüklükte misin. Soru işareti koymuyorum, sana inanıyorum.

Yazmaktan boynum ağrıyor, boynumda birazcık hasar oluşmuş, çocukluktan beri kitap okumam da nedenlerinden biri, kendime dikkat etmem gerektiğini söyledi doktor, kimin umurunda. Sapığım evet, okuma ve yazma sapığı. Bulduğum her boşluğu döllemem lazım, her ânı, kağıdımın örsünde, yazmam, ateşinde kızartıp kalemimle dövmem, genişletip içine kocaman bir yaşam koymam lazım; bu, Tanrı’nın yarattıklarını beğenmiyorum anlamına gelmez elbet, yeni âlemler kurmak benim tek amacım, senle çocuk cıvıltılı minik bir ev inşa etmek istemiştim, suç mu bu Âfet, suç mu bu. Okumak kolay, ya yazmak, cehennem gibi bir şey değil, asla, cehennemde bir cennet kurmak ve orada yaşamak gibi bir şey aslında. Sen söz konusu olduğunda cennet; yazmaka benzetilebilecek bir şey oluyor, cehennemin dibine düşüyor adeta. Cennetteki hurilerin ne anlamı var Âfet, şu dünya cehenneminde sencileyin bir sevgilim olmadıktan sonra. Cennetin de anasını satıyım. Ama cehenneme de girmek istemem, kendimi indirgenmiş hissederim, ne işim var o aşağılık yaratıklarla aynımekânda. Tanrı bana özel bir cehennem yaratsın, tek başıma yanmak, cezamıçekmek isterim. O herifler, kadınlarla birlikte olmak cehennemlerin en büyüğü, işte Âfet, aramıza girenler, öylesi kişilerdi. Belki yansıtma tekniği kullanıyorum, belki suçun çoğu bendeydi, olabilir, fakat onların ne işi vardı benim suçumun içinde, suçumu tuvalet gibi kullandılar, demiştim ya işte ispatı, ince ve kalın bağırsak onlar. Evet, böyle psikopatça bakıyorum, onlara böyle bakmaya da devam edeceğim. Sen, kocaman bir kalp gibi yaşıyorsun İstanbul’da, bense sana kan, sana damar olmak istiyorum Âfet. Sen, o kadının sütünü emmişsin, kirlenemezsin, eminim. Kendimden biliyorum, kız kardeşlerimden biliyorum, sevgilim-Malatya’nın toprağından, suyundan, güneşinden, ayından, genlerinin kayısılarından biliyorum. Bu yüzden seni çok seviyorum, bu duygularıma kimse engel olamaz. Ne kadar cahilce ve ilkel yöntemlerle saldırdın bana. Bunların en ilkelini kuşansaydın kazanacaktın savaşı ve beni, sevseydin keşke. Sevmek en eski ve ilkel duygudur Âfet. Aşkla yaratıldı evren, senin evin, mahallen.

Senin karşına çıkmak kolay mısanıyorsun, hayatı boyunca, düşmanlarımı boş ver, sevdikleri tarafından sevilmiş, taltif edilmiş benim için, senin karşına çıkıp da yoktan yere azarlanmak, saçma sapan adamlara yapılacak muameleye maruz kalmak kolay mısanıyorsun Âfet, gök kadar derin seviyorken seni, yerin dibine sokulmak kolay mı sanıyorsun Âfet, hisli bir kalp taşıyorum ben Fuzuli dedemizden almışım onu sanki Âfet, senden sonra bir kalp gibi dolaşıyorum şehrin gövdesinde Âfet, adeta incinmek için bahaneler arıyorum. Bedensiz yapamaz bir kalp, bu yüzden evime çekildim. Duvarları gövdem bildim, ne soğuk ne sert ve ne kalın bir yalan söylemişim kendime değil mi Âfet. Kendimi kandırmam zor olmadı, şairim ne de olsa, bende tehlikeli ve büyük yalanlar var. Gerçeği kulağıma fısıldarsam, namluda bekleyen o gerçeği öğrenirsem, beynimden vurulmuşa dönerim Âfet. Bu maçın şampiyonu sensin, kaldır elini havaya, büyük bir gururla selamla milleti ve sonra bağır, avazının çıktığıkadar bağıııııııııııııır: Sizin gibi dıııııııııııııııtlara rağmen işte buradayım a ş k ölmedi yaşıyor hâlâ damarlarımda.

BULDUM: SEN BENDEN DEĞİL
BENSİZLİKTEN KURTULMAK İÇİN İNTİHAR ETTİN

Merhaba Sevgili Kahraman,

İlk mektuptan bugüne ne çok şey konuştuk, ne çok ruh badireleri atlattık, yazdıklarımı okudum da: Gittikçe aşk-öfkemin şiddeti artmış. Nasıl oldu bu, senin sayende, aylardır gündemime baş manşet düşmen sayende. En son attığın terk edilmişlik hıncıyla dolu mesaj, beni ironik bir şekilde ringe davet ediyordu, iyileşmekte olduğunun da bir göstergesiydi, farkındayım hareketi seviyorsun, ceylan ruhlu bir kısrak gibisin, benden ve benle uğraşmaktan hiç vazgeçmeyeceksin, vazgeçmeyebilirsin. Fakat şunu bil ki, ben, o hakaretleri hak etmiyorum, ötekilerdir o şerefsizler, bizim yaşadığımız gerilimi erotik film gibi izleyenler ötekilerdir Âfet. Davetine icap ettim Âfet, ama sana değil, kendime yazıyorum şimdi.

Duydum, doğruysa tabii, zaten bana yazmıştın: “Kahraman’dan kurtulmak için intihar ettim.” Nermin’e göre yalan söylüyormuşsun, aslında beni deliler gibi seviyormuşsun, gururundan aç köpeklerin önüne kendini atıyormuşsun, böyle olsa da senin ağzından çıkan haliyle; ona inanır, onu bir ayet kabul ederim ben, sen, benim en yetenekli yalancı peygamberim; dikenli tel topacı gibi gelip beni bulan bu söz, ne çok yaraladı ruhumu biliyor musun. Birbirimizin yaralarınıbirbirimizin teniyle kapatıyorduk, o ilk bir hafta, on günün tadı hâlâ damağımda, ruhani anlamda hiçbir kadın bana, hem de hiç dokunmadan bu tadıvermemişti. Belki de bütün sır bu dokunmamakta gizli. Evet, senden önce bir kadını sevdim, daha toydum ve birazcık çocuktum, büyük bir tutkuyla onunla evlendim; aşk, kişilik uyuşmazlıklarını alt edemiyormuş, onu anladım. Her şeyi atladım ama olmamalıydı, şiirimi kıskandı, hayatımı daraltmaya çalıştı, ondan ayrıldım; çünkü evlenmeden önce açıkça söylemiştim ona: “Şiirim senden önce de vardı, sonra da olacak, onu kıskanma.” Ama senin için, bir tek senin için şiiri bile bırakabilirim Âfet, şiirle doğmuş bir şair için, ruhunu terk etmek anlamına gelir bu. İstersen sına beni Âfet. En fazla, gizli gizli bir yerlere karalarım seni, çünkü şiirim sen olacaksın, bunu söylerken bile dayanamayıp kararımdan vazgeçtim, senle daha bir ufuklanacağımı ummaktayım. Sanırım yerine getiremeyeceğim bir taahhütte bulundum, yok yok şiiri bırakamam Âfet, öldükten sonra bile yazacağım, ama şiiri senin emrine köle gibi sunacağım Âfet, bu daha akli. Şiirin yardımına ihtiyacın olacak, çünkü sana olan aşkımı tek başına kaldıramazsın. Gel ve seni armağan et bana ve Türk edebiyatına Âfet. Senden sonra Tanrı bile aramızdan çekildi, sustu, artık senden alacağım ilhamla, ölümsüz daha nice eser vermek istiyorum. Nabal altında kalma Âfet. Bunlar hep pragmatik şeyler, biliyorum, ama senin aklını çelmek için birer bahane biliyorum; kalp için yapacak bir şey yok, sevdiyse sevdi, sevmediyse sevmedi, bitmiştir, bir defa ise sevmeye görsün, bitmiştir; fakat senin kadar güzel ve az bulunur bir bahane. Kendini seviyorsan, beni de seviyorsundur Âfet. Önce kendini sevmeyi dene, ölmeyi ertele; o zaten gelip bulacaktır, bir gün, yaşamıölesiye sevsen ve ölümden ölesiye kaçacak olsan da gelip bulacaktır, seni bir vuruşuyla toprağa uzatacaktır. Ölmek için acele etme.

Paylaşılamayan bendim Âfet, Azra ve senin aranda bir kurbanlık gibi kaldım, kollarda, bacaklarda bir sorun çıkmadı, ciğerleri bölüştünüz, kaburga kemiklerime Âzra el koydu, sıra kalbime gelince bir tartışmadır koptu. İkiniz de akıl edip kimi istediğimi kalbime sormadınız. Dediniz, “ikimizin de olmayacak bu adam”,kadınların geleneksel bir şekilde erkeği harcayışıydı bu, çok da yabancısıdeğilim bu iğrenç taktiklerin. Öyle rol yaptın ki, kendini paylaşılamayan kadın gibi gösterdin herkese, kısa bir süre tabii, artık her şey şeffaf, aydınlık, komik çok komik. sanırım sen basit bir kadınsın seni istemiyorum sanırım sanmıyorum yok yok öyle değil âfet dürüsttür hadi be sen de niçin savunup duruyorsun âfeti yoksa gözün mü var onda ne alaka âfet benim dünya ahiret bacımdır ha iyi o zaman ben kiminle konuşuyorum sen kimsin bu arada kendini tanıtsana. Hak geldi, batıl zail oldu, intiharın, elektriksiz köye elektrik gibi geldi Âfet, intiharınla beni çok şükür, kirli dünyanın gözünde temize çıkardın.İleriye dönük siyasi ataklarım olacak, bu meseleyle kimse karşıma çıkamaz artık, seni belgeler halinde topladım, dosya halinde kenara koydum. 19 yaşımdan beri buna dikkat ediyorum.

Suçlarımın geneli temizdir ve davam ile ilgilidir. Siyasi olaylar nedeniyle soruşturma yaşadım evet üniversitede, sebebi başörtülü arkadaşlarımıza yapılan hakaretlere dayanamayıp profesöre karşı tepki göstermem ve onunla çok sert bir tartışmaya girmemdi; tek erkek bendim, üniversitede dindar geçinen ne arkadaşlar vardı,ama duruma tepki koyan ve bu mesele yüzünden soruşturma yaşayan tek erkek bendim. Ne ki, soyum sopum, yeni nesil farklı, büyük oranda başörtülüydü ve benim Müslüman memleketimde kardeşlerim zulme maruz kalıyordu. Dayanamam, oldu bitti haksızlığa karşı tahammülüm yok. Sen de hayatıma haksızlıklar anası gibi girdin, ama istersem seni dııııııııııııt, senin bunu şiddetle arzuladığınıhissediyorum. Ama ben, bilemiyorum, bir türlü karar veremiyorum, ben istersem dıııııııııııt, ama karar veremiyorum.

Atalarım gibi ben de aşka susamış bir adamım, bu yüzden Karacaoğlan’ı giyinip pınar başlarına uğradım. İstanbul’un bütün çeşmeleri kurumuş neyleyim, barlarda fıçıbaşında mı türkülerimi çığırayım kızlara. Senin Beydağı’nın sulak eteklerinde büyümüş olmana kandım, oysa sen de kurumuş çeşmeymişsin göremedim. Projektör gibi vurmuşum sana, sanmışım ki ışığın kaynağı sensin, yüzündeki pudrayı nur sanmışım, allıklı yanaklarını elma, rujlu dudağını kiraz, ah ben ne aptalmışım, seni Malatya’yla karıştırmışım. Hayır, aptal değilim ben, çünkü bu yazdıklarımı, bir gün gelecek gerçek sevgilim okuyacak ve Âfet imgesini kullanarak kendine seslendiğimi anlayacak, serenatlar yaktığımı, bir koklayışta anlayacak bu yazının bir kır bahçesi olduğunu. Aslına bakarsan Âfet, şuan benim gözümde hiçbir kadından farklı değilsin, benim için bir bahanesin, gerçekten, yıllardır bir sevgilinin peşindeyim, bütün aşk şiirlerimde ona seslendim, sen 1.73 boyunda kuklasın yalnızca, belki diyorum, sevgilim senin içine saklanmıştır, benim sesimi duyunca tanıyıp oradan çıkacaktır. Merhaba Kahraman merhaba, seni çok seviyorum, Âfet’ten de çok seviyorum, diyecektir. Onu umdum. Yanılmışım. Senin ne içinde ne dışında bir kadın var, sen cinsiyetsiz gibi yaşıyorsun adeta, sana melek diyebilirim, böylece daha doğru bir benzetmede bulunmuş olurum. Benim aradığım kendi aklıyla hareket edemeyen, kendi kararınıveremeyen senin gibi bir salak melek değil, asla değil asla asla. Şuanda sen var ile yok arası bir varlıksın adeta, bir kesinliğin yok, sesini unuttum sanki, çok geçmez yüzünü hatırlamakta zorlanır, başkalarıyla karıştırabilirim. Peki sen benden kurtulacağını mı sanıyorsun, hayır Âfet, hayır. Buradan aklına da düşüreyim: O meşhur arama motoru google’dan adımı girmen, görselleri tıklaman yeterli, elinin altındayım. Ummadığın bir anda, evinde birden bire karşına çıkabilirim, benden kurtulabileceğini mi sandın. Peki nasıl, tv’de, hiç aklına gelmeyecek bir program ile. Gazetelerde, yeni çıkan bir kitabım ile, skandallarım ile, sıradan bir hayat yaşamadığım ortada, ne bileyim işte, teknolojik gelişmelere göre daha daha başka şekillerde. Kırkıma geldiğimde Âfet, eserlerime ve reklamsız kendi yarattığım okuruma doya doya bakacağım, göreceksin piposuz ama sırf senin için pipoluymuş gibi poz vereceğim; şimdiden o fotoğrafı kes ve duvarına yapıştır.

Hayatıma girerek göverecektin, fakat olmadı,çünkü bir tohum bile değildin değil miydin acaba sıradan da mı değildin sen benim gerçekten beklediğim sevgilim miydin yok yok değildin din miydin neydin kimdin bendim sendim kim karıştırıyorsa aklımı kimin gözü varsa âfette alsın onu başımdan dıııııııtsın gitsin. Yok yok, gitme bir yerlere toprağım kal, ihtiyaç duymayacağım bir miras gibi hep bana ait kal. Başkasının olamayacaksın; çünkü sen, başkasının önündeki en büyük engelsin, seni on gün içerisinde yeni baştan yarattım, benim son bir dokunuşumla kusursuz olacaksın, biliyorsun bende seni kraliçe yapacak sihirli bir aşk asası var. Sana dokundurup dokundurmayacağım konusunda tereddütteyim.

Cihat’la haber göndermiş bana Nermin, “Âfet, deli gibi aşıkmış Kahraman’a, fakat ondan nefret ettiğine bizi inandırdı, bize yalan söyledi.” Aslında o dııııııııtlar ta en başından beri hakikati biliyorlardı, bilmiyormuş gibi yapmak, beni küçültücü tuzaklara düşürmek işlerine geldi ve bu sayede amaçlarına ulaştılar. Selam vermeye bile değer bulmadığım, tiksindiğim kişilerle muhatap ettin beni Âfet. Onlara demişsin, “İntihar ettikten, hastaneden eve döndükten sonra okudum son mektubu.” Her şey aynı gece olup bitiyor Âfet, mektup ve intihar, aynı gece. Ölümle yüz yüze gelip tertemiz olmuşken-olman gerekirken daha ne diye yalana sığınıyorsun. Bunun kimseye faydası yok, birilerinin lafından tedirgin oluyorsan, boşuna, çünkü kimsenin umurunda değilsin artık. Yorgan gitti kavga bitti, döşek ise sensin burada. O lezbiyen karıların hepsi senin üzerinden geçtiler, ilk defa kadınlardan hamile kalan kişi olacaksın, büyüyen karnının hâlâ farkında bile değilsin Âfet. Bana kati surette döndüğün zaman gerçek olursun, dönsen mi bilmem kabul edebilir miyim artık seni ederim aaaa ne münasebet. Yanında sevgilisi yoksa bir kadının veya erkeğin vitrindeki mankenlerden farkı kalmaz. Niçin giyinir kuşanır, niçin süslenir bir sevgilisi yoksa, böylesi bir kadın bütün erkekler içindir, için midir dönsen kabul eder miyim seni niye etmeyeyim ki seni çok seviyorum kimseye değişmem ama hiçbirşeye değişebilirim seni hiç sevmiyor olabilirim olabilirim hayır hayır olabilirim.

Sana soyumu emanet etmek istemiştim, çocuklarımız olsa, sen var ya sen, bir kızgınlıkla, sırf benim soyumu kurutmak için, lunaparka gidiyormuş gibi onlarıda alıp yanına, Boğaz’dan atlarsın aşağıya, ama yapamazsın hayır yapamazsın, anne olunca ne demek istediğimi anlarsın. Sen bir kadın bile değilsin daha, anne olmadan aklı başında bir kadın olamazsın, adın olamaz. Dede Korkut hikâyeleri eksik kalmış, orada Korkut Ata der ki: “Bir kız evlenip de bir yiğit doğurmadan ona ad verilmeye.” İşte Dede Korkut’un en eski halinde geçen bu ifadeyi senin gibi feministler, anlatının yazıya geçirilmesi sırasında kitaptan çıkarmışlar. Bunu delilleriyle ispatlayabilirim. Zaman bulabilirsem bu konuyu ele alan bir makale yayımlayacağım zaten.

Benim çevreme ve kafa karıştıran aurama bakarak herkesle düşüp kalktığımı düşündün, saçma sapan pornografik düşün içine düştün: Hey Allah’tan korkmaz, onca ürün yayımlayan, onca işle uğraşan ben, tahayyül ettiğin gibi iğrenç biri olsam, nasıl bunca işin üstesinden gelebilirdim ki, hem İstanbul’da beni etkileyebilecek kaç kadın var ki, çıkmadı daha, çıkması da zor. Güzel bedenli, çirkin ruhlu kadınlar bana göre değil. Güzel ruhlu, çirkin bedenli kadınlar da bana göre değil. Ben arıyorum, huyu, suyu, soyu ve kendi güzel olanı, en azından azıcık inançlı olanı, insanlık var olalı beri kadının dindarı bir elin parmaklarını bile geçmez. Zehair-ül Ukbâ kitabının sahibi, İbn-i Abbas’tan peygamberimizin öyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Dört kadın, kendi dönemlerindeki kadınların en üstünleridir.İmran kızı Meryem, Mezahim kızı Asiye, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed kızıFatıma. Ve onların en bilgilisi Fatıma’dır." Kadınlardan peygamber çıkmamıştır. Nitekim, peygamberlik dünyanın en zor görevidir ve de bir hak edilmiş, seçilmişliktir. Biz şairler ise, yerde peygamberlerin gölgeleri gibi dolaşırız, hem ilham da göklerde uçan vahyin yere düşen gölgesidir. Unutma Âfet, sorsalar bana, “sen peygamberlerden hangisinin soyundan geliyorsun”, hiç düşünmeden, tereddütsüz derim, “ben Yusuf’un soyundan geliyorum.” Evet, aynı anda iki kişiyle yatıp kalkıyorum, grup yapıyorum, kimlerle dersin: Yazmak ve okumakla. Sen bana döneceksen, bunların üzerine kuma olacağını da bilmelisin. Onları asla boşamayacağım, onlar, seni kıskanarak edebiyat mahkemesine başvurup beni boşarlarsa başka. Bazen diyorum: “dengimi nasıl bulacağım ben bir ermişken, annemin iki göğsü iki melek, ben onlarıemmişken.” Yüceliğim ürkütüyor seni, yükseklik korkusu var sende, ama cesur olmalısın, daha tehlikelidir yeryüzü; bir defa düşmeyegör mezar denen uçurumdan aşağıya, seni ham diye yer. Musa dışında kimsenin gömüldüğünü görmedim göğe, bir de dinlenmek için İsa çekilmişti, yıldızları kum, çakıl taşları gibi toplayıp senin ruhunun türbesi yaparım, şairsem bunu başarabilirim. Havvam olabilirsin, benim ile ölmen bile sana hava katabilir. İlk defa toprağıkıskanacak gök, bizim sayemizde. Gök de keşke bu iki aşık gibi ben de topraktan yaratılsaydım diyecek, fakat maceramızı öğrenince arzusundan hemencecik vazgeçecek. Tek başımayken yukarıda da belirttiğim gibi sürekli sen oluyorsun yanımda, çünkü ben kimi veya neyi yazıyorsam o yanımda biter, nereyi yazıyorsam oradayımdır; seni yazıyordum, karşımdaydın, peki dışarıdaki sen kimdin, Hamurabi’nin önünden benimle geçen senmişsin, inanmışsın o kişinin ben olduğuna, nasıl da sarılmışsın, kafanı omzuna koymuşsun, vallahi Âfet, hayalimi kıskandım; yanımdaki seni bırakıp koşmuştum İstiklâl’deki sana, hangisi daha gerçekti, anlamak istedim, dışarıdaki sen beni benle aldatıyordun, dayanılırşey değildi, Hamurabi’ye hayalinin yanına döndüm, o beni çok seviyor, merakla bekliyordu. “Apar topar nereye koştun” diye sormadı bile bana, sen olsan neler yapardın, boş ver gerçeği, böylesi şahane, etin kemiğin dışarıda kalsın, sokaklarda dolansın ruhun benim yanımda ya, cesedin kimle yatıp kalkar hiç umurumda değil, yok canım, onu da ortada bırakmayacağım kendi gövdeme gömecek sıcaklığımla dirilteceğim; herkes kurtçuk, solucan gibi dolaşıyor bu şehirde yedirmem seni kimseye, biraz sabredeceğim.

Seni, daha önce de söylediğim gibi, 23-4 yaşında sanmıştım. Beğenmiştim, çok beğenmiştim, bu estetik bir şeydi, aslaşehvi değildi. Şehvi olsa ne olurdu, mühim değil aslında, sonuçta güzellik sanatsal bir şehveti içerisinde barındırır. Ama hissettiğim şey gerçekten, yeni geldiğin bir şehirde sana yardımcı olmaktı, başka bir şey değil. Evet, çirkin olsan sana yardımcı olmak istemezdim, bu anlamda bir bencilliğim var, ama bu benim işte, değişmeyen ben, diğer yandan sosyal arkadaşlarımızın bile güzel-yakışıklıolmasına çoğu kez dikkat ederiz, özellikle de ilk gençlik ve gençlik yıllarımızda. Bu bir Tanrısal huydur. Tanrı dahi bizi bir ayıklamaya tabii tutacak, cennetine en iyilerimizi koyacakken benim hayatıma girecekler hususunda minicik bir seçmede bulunmamın nesi yanlış olabilir. Sana vuruldum, o kadar, vurulan benken nasıl zarar verebilirdim ki sana, asıl zarar verecekşeyin kenarda seni beklemem olacağını neden sonra anladım, gerçekten üzgünüm. Kalbimle birlikte kafam da karışmıştı, bu işin içinden çıkamadım, üzgünüm. Keşke biraz kolay olsaydın, yok yok, kolay olsan kirlenirdin, böyle daha iyisin. Benim olmasan da, hakkını yemeyeyim, kusursuz iyisin. Biraz saflık ve salaklığın da olsa, onlardan bende de biraz var, iyisin. Korkularınla kendini korumana bir diyeceğim yok, iyisin.

İstiklâl’in bir ucunda sen, diğerinde ben, düello yapalım, Azra(il) hakemlik etsin, vurulanın cesedini ölçsün, kefenleyip kaldırsın. İnsanlar insanlar insanlar ucuz barlara kaçsın, sonra Hollywood filmimizi yapıp para kazansın, Amerika sözde ekonomik krizden kurtulsun. Ne dersin Âfet. Sana kavuşamayacağım açık, işte bu yüzden hiç mi hiç affedemeyeceğim aramıza girenleri. Onlar şaşılığa aşık bir şirk ehli, benden korkarlar, çünkü korktukları diğer şeyler gibi beni de çift görüyorlar, çokluğumdan tırsıyorlar, halbuki ben tekliğimle güçlü ve büyüğüm; evet onlar şirk ehli, yoksa kendilerini Tanrı’ya neden ortak koşsunlar, iman edebilmek için bence tez elden bir göz doktoruna görünmeliler. Sen de farkında değilsin belki ama aramıza girenlerdensin, senin aramıza girmen dahi beni mutlandırmış,umutlandırmıştı. Peki sen Âfet’sin, ben Kahraman, onlar kim Âfet, onlar, senin yarattığın onlar. Seni, cennetin son katı olan yüce aşkımızdan intihar denen cehenneme iten onlar, birer cehennem zebanisi; bana Cihat’la haber yolluyorlar,“biz kenara çekildik, Âfet’le Kahraman ilgilensin” diyorlar. Yok canım, sağlıklıyken sen onlarındın, hastalandın benim oldun. Önemli değil, her halinle başımın tacısın, sorun değil, sorun onların hainliği. Onlar, seni böyle birdenbire terk edemezlerdi, gereken cevabı onlara verdim, sen iyileşene kadar senle ilgilenmelerini emrettim. Yok öyle kolay kurtulmak, girdiniz bu işe, sonuna dek gideceksiniz. Ya sen kurtulamasaydın, ben hapse girermişim, hapistenşiirlerimi yazarmışmışım, canıma minnet, fakat hapse girmeden onlara yapacağımıbilirdim, bilirdim. Onlar farkında değiller, zaten sen buralardan gitseydin, ben, kendime hapsolurdum. Bunu anlayamaz kedi, köpek gibi yaşayan ve çiftleşen insan kılıklı yaratıklar. İşin en iğrenç ve üzücü yanı ise beni onlarla aynıkefeye koymandı. Onlar cennete gitse, ben cenneti yakar, cehenneme giderdim. Aşk ateşi mahvetti beni, belki cehennem iyileştirir. Sen ölmeyi başaramadın, çünkü seni deliler gibi seven biri vardı geride, onu bırakamadın; düşman bellediğin benin seni ölesiye sevmesi ne yaman çelişki. Var eden çelişki, Tanrı kadar büyük çelişki.

Çok yalnızım Âfet, evi yıkılan bir kapı kadar umutsuz, yere düşmüş bir pencere kadar karamsarım. Bu metafizik yolculuk çok sarstı beni, Karayolları Müdürlüğü iyi çalışmamış Âfet, adım başı çukur var, Orhan Veli gibi bir çukura düşüp ölebilirim, senin –güzel- yüzünden sarhoşum zaten, ruhum mide sorunlarıyaşıyor, senin gibi ben de kendimi kusuyorum, ne azalmaz şeymişim ben, bu halimle bile yürürken yolları sarsabiliyorum, bir de gelsen, mutlu olsam, yeryüzünü tepsi gibi parmağımda çeviririm. Yok yok gelme boş ver sen beni, dünyayı kendi halinde yuvarlak bırakalım, düzeltmeyelim boş ver. Şuan, yazarken seni, yaşamış oluyorum, bu bile yeter bana; fazlası ne, fazlası kim, apaçık ortada, fazlası sensin Âfet. Eğer sen küçük adam aşkı arıyorsan defol git, zaten sokakta çok var onlardan. Yalan söyleseydim sana Âfet, şimdiye dek çoktan kanardın bana, çünkü yalan söyleyen herkese kandın, sırf bu önermelerden yola çıkarak benim yalancı değil, gerçekçi olduğum sonucuna varabilirsin, o mankafanı azıcık çalıştırsan.

İntiharın üzerine düşündüm, bir cevabım var cebimde: Âfet, sen benden değil, bensizlikten kurtulmak için intihar ettin.


CANIM CADIM: “MULLİ CEDO”

İranlıyazar, şehit Mustafa Çamran’ın “İnsan ve Allah”ını okuduğumdan beri; 14-5 yaşlarımdaydım, dolayısıyla sen de 11-2 yaşlarında oluyorsun, komşu mahallede oturuyorsun; telepatiye inanıyorum, telepati: Bilişimin ulaşmak istediği nihai nokta. Ben seni derinlerden bağlayan kalın duygu halatlarıyla düşündükçe benden kopamayacaksın. Bunun tersi de elbette benim için geçerli. Ne olacak, ölene dek bu ıstıraplı hâl devam mı edecek, ise etsin. Beynimin kullanmadığım bir kısmına seni düşünmesini emrederim, olay biter. Bir ömür boyu seni düşünmek psikopatça bir şey, tam bir şair görevi, ama seni düşünmekin mükemmel bir tadı var. Artık sen de biliyorsundur canım cadım. Zaten bir yıl oldu, bıkmadın bu mistik tattan.

İkimizin de üniversitesi değişti, yeni ortamdaki hocaların sadece birkaçıyla tanışabildim, soğuk geldiler bana, öğrencileri çabucak benimserim, daha görmeden sevdim desem inanmazsın; gençleri yetişkinlerden çok daha fazla önemsiyor ve aynı zamanda onlara akran bir ruh taşıyorum. Sana kızgın değilim, sadece kırgınım, olsun diyorum: “Âfet gönderdi beni bu üniversiteye, ulaşabilmek için her gün üç saatimi yolda harcasam da bir bildiği vardır onun.” Bu tırnak içindeki düşüncem, içimin şu karlı günlerinde beni ısıtmaktadır. Ne dıııııııııtlar var, görüyorum, sadece Beyoğlu’nda değil, işte şu daracık caddesiyle Gültepe’de, işte Kanyon’da bize nispet yaparcasına el ele tutuşmuş geziyorlar, sarmaş dolaş olmuş öpüşüyorlar, onlar mahkemelik olmadan ayrılacaklar, çünkü işi iyi biliyorlar, ipi sağlam kazığa bağlıyorlar, ben aklığımla kirlettim seni değil mi Âfet, başka bir zararım olmadı sana. benim kollarıma seni değil soğuk kelepçeleri uygun gördün sen Âfet sen. Benim içim tutuşmuş kimin umurunda. Bir ev yansa itfaiye gelir, benim içim yanmış kül olmuş kimin umurunda. Dıııııııııııııtları bile kıskanır oldum Âfet. Halbuki benim soyum sopum belli, kendi tırnaklarımla toprağı kazıp ruhumun köklerini gösterebilirim sana Âfet, bizim için çalan şu müziği azıcık anlasana. Ama itiraf edeyim ki, yeni yeni kendimi toparlıyorum. Son birkaç aya kadar her şey bayat ve berbattı, kaç gün evden çıkmadım, küflenmiş ekmek yedim; kirlendim, banyoya bile girmedim, çevremdekiler için tanınmaz bir Kahraman oldum, dört duvar arasında kaldım, doğal olarak ekmek gibi sertleştim, dipsiz polemiklerin içine taş attım, iyi yaptım. ŞİV ile bir haklı kavgaya giriştim, Tarık Yıldız ile mahkemelik olmak üzereyim, araya birileri girdi, durumu düzeltmeye çalışıyor, olmadık sorunlardan dolayı adeta sinir nöbetleri geçirdim, üç defa karakolluk oldum. Yıllardan sonra, karakola ilk defa senin sayende (!) gittim, bu bende sanırım, alışkanlığın da ötesinde bir tike dönüştü. Sabır denen şey terk etti beni. Kafamın içinde yanan bir şeyler var sanki, aklım duman. Genel yayın yönetmenliğini üstlendiğim yayınevinden ayrılma kararı aldım, bırakmadılar peşimi. Şimdi, doğru dürüst kimseyle görüşmüyorum. Sade okuyor ve yazıyorum, yaşamayı seven ben için psikopatça evet öyle işte. Fakat kendimi her geçen gün toparlamaktayım.

Kitapları okuyorum, dııııııııttır dııııııttan kitaplar, neye yarar, kitap okumanın ardından seninle sohbet edemiyor, çay-sigara içemiyorsam. Hayır Âfet, kaçma bir yerlere, sen beni yaktın onlar içti keyifle. Affetmeyeceğim, paketimde beş sigaram kaldı,tanıyorsun onları, yakacağım, senin karşına geçip bir güzel tüttüreceğim. Yoksa bu dünyadan gitmem bir yerlere. Haber gönderdiler, yalvarıyor, aman diliyorlar benden. Güya inançlılarmış onlar da, sabah ezanını dahi huşu ile dinliyorlarmışonlar da, ha ha ha. Fakültedeki çocukların namaz kılmalarından, mescidin açılmasından bile rahatsız olan onlar, beni harbiden salak mı sanıyorlar. Bizim meselemizde karşıma Allah’ın en sevdiği kulu bile çıksa onu affetmeyeceğim kesindir. Bana kalsaydı, şeytan ne ki, Tanrı bile giremezdi aramıza. Ne de olsa o yarattı beni, herkesten iyi tanır ve ona göre davranır bana, ama bana değil, sana kaldı ve her şey daha hayal aşamasına bile gelmeden yıkıldı, hey hat,


“ah mine'l-aşk ve hâlâtihî
ahraka kalbî bi harârâtihî” (Şeyh Galip)


Ne güzel, Amerikan filmleri sevenlerin yanında, ayrılığa müsaade etmiyor, gece dans ediyorlar bir bira bardağının içine buz gibi düşüp eriyorlar. Ayrılık tehlikedir, ayrılık, insanı düşündürür, ermişlerden kılar, melekleştirir, sanırım bu, büyük şeytan Amerika’nın işine gelmiyor. Ant içtim: Mezarıma “geri çekilmek yok” (mulli cedo) diye yazdıracağım, çünkü asıl meydan muharebesini öte dünyada vereceğim, ant içtim.

Sen bir aday olarak bakmışsın meğer bana, baktın mı gerçekten, bu adiliği bana yaptın mı Âfet, daha evvel hiç aşk yaşamamışsın o zaman, benimle karşılaştıktan sonra ergenliğe giren bir beden gibi ruhunun afallamasından anlamalıydım. Koca adayı olur, olur da sevgili adayı nerden çıktı. Aşk, birdenbire karşımıza çıkar, hissederiz onu kalbimizin iliklerine dek, seveceğimiz kişi sıraya geçmez, girmez; öylesine matematiksel ve maddesel düşünüyorsun ki, seveceğin kişiye aday diyorsun, aday dediğine göre ortada birden fazla kişi var ve onlardan birini seçeceksin. Pazardan karpuz mu seçiyorsun sevgili çok sevgili Âfet, ben zaten hiçbir vakit kimsenin adayı olmadım, bütün yarışmalara karşıyım. Hiçbir zaman şiir yarışmalarına katılmadım. Öte yandan, konuşsaydınız sorardın, Azra beni iyi tanır, bir kadını öncelikle çözmeye çalışırım, çünkü kördüğümdür kadın, bunun imkânlarını yoklarım, bazen zorlarım, senle olduğu gibi, beni reddedeni hiç düşünmeden reddederim, çünkü reddedilirken reddeden kişi de bendirim, açık seçik konuşurum, sertleşmem gereken yerlerde sertleşirim, kibarlığı elden bırakmam, ama sen beni ancak yarım ağız reddedebildin, benim kişilikli davranışlarımdan dolayı, dobralığımdan dolayı,sana destek vermesem ağzını bile açamayacaktın; senin iraden oldum, işte o iradenin ta kendisiyim. Sonuçta her ortamda bütün eylemlerin sahibi arzuyla isteyen kişidir. Arzudan daha güçlü bir duygu yoktur, öfke ve reddediş ise arzunun gölgesi, ölü bir uzantısıdır. Ben, sadece senin ağzınla seni reddettim. Reddettim mi emin değilim.

Beğenmemek, kendini beğenenlerin hakkıdır, ne yazık ki böyledir. Kendi varlıklarından şüphe edenler, güzellik karşısında şaşkına dönerler, onu ne kabul, ne de reddedebilirler. Sen, benim bütünlüğüm karşısında bu duruma düştün Âfet, bu yüzden beni dürtüp durmaktan vazgeçemiyorsun, halbuki istediğini sandığım şeyi yaptım, seni o kaltaklarla baş başa bıraktım, daha ne diye beni dürtüp durursun, tuhaf tuhaf e-mailler atarsın.

Şerefim üzerine yemin ederim ki, şerefsiz değilim Âfet, ben, öteki dediklerin de değilim. Ben şeytanların aramıza girmeden önceki, yani senin gözündeki, senin beğendiğin, dostum dediğin, daha ilk günden elektrik aldığın, kendine yakın bulduğun benim. Ayrıca benim kim olduğum da önemli olmamalı, seven biri sevdiğiyle karşılaştıktan sonra “o” olur, kendi olmakın dışına çıkar. İşte benim halim bu, senden sonra yalnızca sen var, kalbimde başka bir kadına yer kalmadı, sınadım uyduruktan, naylondan kadınları, dinledim olmadı, olmadı,olmadı, olmadı… Bir varmış bin yokmuş gibisin. Ama o bir var ya o bir, binin bile var oluş nedenidir. İnat etme artık Âfet, gel ve beni varlığınla özgür bırak, bu cümle bir imkânsızlık karşısında öylesine söylenmiştir.

Biliyor musun insanlıktan çıktım göğe doğru aşkın bir merdiveni var, sen de görüyorsundur, meleklere ulaşan, onları aşan bir merdiveni var. O merdivene tırmanmaktayım, biliyorum, senden daha güzel birine rastlayacağım, ama sen aşağıdan bana fısıltı halinde bir defacık Kahramaaaaaaaaaaaaaaaan Kahramaaaaaaaaaaaaaaaan diye seslensen, Kaharamaaaaaaaaaaaaaaan şeklinde nefeslensen bir dakika durmam yukarılarda, çünkü benim asıl işim aşağıda, aşk düşmanı aşağılıklarla. Durmam mı acaba.

Yazarken aşk ateşim depreşiyor, vücut sıcaklığım sanki binlerce kat artıyor. Kaçtım. Yazmaktan okumaya, birileriyle konuşmaya kaçtım. Olmadı. Dante’nin eşsiz ilham kaynağı Penelope’yi bilirsin, sanki sen de benim için öyle birisin, biri misin. O, ölmüştü; sen ölümden yeni dönmüştün. Senle karşılaşmam birçok acı ve zor hayra vesile oldu; bazen kader bizi harekete geçirir, bazense biz kaderi. Çünkü kaderlerimizin de bir alın yazısı var. Bizimkini Tanrı, onlarınkini biz yazarız. Bu yazdıklarımın gelecekte yazacağım romanlarımın dil sondajı-arayışıolduğunu da düşünüyorum. pislik içinde bir dünyada yaşıyoruz müstakbel çocuklarımın kirli bir rahimde gövermesine izin vermeyeceğim sen olmazsan kimseyle evlenmeyeceğim evet evlenmeyeceğim evlenmeyecek miyim



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder