15 Şubat 2013 Cuma



"YENİ ŞAFAK KİTAP"A GÖNÜLLÜ DANIŞMANLIK: SEZAİ KARAKOÇ'U DOĞRU OKUMAK

Bu kaçıncıdır bilmiyorum ama yazıyorum; Sezai Karakoç ile ilgili yapılan yanlışlara tepkisiz kalamadığım için yazıyorum. Bilemiyorum, magazinel olmak istemediği için bu kadar hırpalanan, sömürülen, dedikoduya maruz kalan başka bir şair-düşünür var mıdır? Düşünüyorum… yok. Görünen o ki büyük adam olduysanız, kem gözlerden kaçmanız mümkün değil. Her türlü, dostunuz az, düşmanınız çok olacaktır. Lakin Sezai Karakoç, birçok karşıt güç odağına rağmen, toplumun kucakladığı adam olmayı başardı. Onun düşmanları, gittikçe azalıyor; bazıları ise düşmanlıktan vazgeçemiyor, münafıklaşıyor. Münafık dediğimize göre, bu düşmanlar, Müslüman camia içerisinde yer alıyor demektir. Peygamber ahlakına uyup onlardan bildiklerimizin isimlerini vermeyeceğiz. Sülük gibi yaşamaya devam etsinler. Kafatası kemikleri olmayanların kafalarını karıştırsınlar. Bir inananın kafatası, vicdanıdır.
      Özellikle, maddi yönünü kabul etmeyerek aldığı ödüllerle, popüler yayınların da gündemine gelmeye başladı Sezai Karakoç; malum, seksen yaşına dek toplam üç söyleşi vermiş (İlk söyleşisini Kilis Kent Gazetesi’ne, 1964’te; diğer ikisini de Diriliş Partisi’nin kuruluş ertesinde Türkiye ve Zaman gazetelerine, 1992). Televizyon kanalları, dergiler, gazeteler ya da internet siteleri; zora talip olmayan popüler kültür heveslilerine, kolay okunurluğu ve konuşma dili sıcaklığı nedeniyle söyleşilerle ulaşmak isterler. Sezai Karakoç’la söyleşi yapmak ne mümkün; onun niçin söyleşi vermediği konusuna girmek istemiyorum, meselemiz başka. Memlekette cin fikirli yayın yönetmenleri var, vizyonu bir sihirbaz tüneliyle kullanabiliyorlar. Sezai Karakoç, işte böylesi tiplere maruz kaldı kaç defa. Neredeyse hiçbirine yanıt vermedi, veremezdi; çünkü bir kişinin onca saldırıya cevap vermesi mümkün değildir, bu yüzden işte burada, biz yazıyoruz.
      Bir panoramik bakıştan sonra, sözü,  kapağına Sezai Karakoç’u taşıyan 73. sayısıyla (13 Şubat 2013) Yeni Şafak Kitap’a getirmek istiyorum. Yeni Şafak’ın samimiyetinden şüphemiz yok, lakin burada dost olarak konuşuyoruz; tadımızdaki acılık bundan bilinsin. Yeni Şafak Kitap’ı yıllarca takip ettim, daha doğrusu kendimi zorlayarak takip etmeye çalıştım. Çünkü bizim şair ve yazarlarımızı gündeme taşımayı bir görev bilmişler; ama o, ne yazık ki arzuladığımız çıtaya bir türlü ulaşamadı. Kimi zaman bakkal külahı yapılmaya aday, kimi zaman ise tek tük iyi yazıyla karşımıza çıktı. Soruyorum, niçin onca edebiyat dergimiz varken ve onca genç yetişmekteyken bu kitap ekinin başına yetenekli bir kalem geçemiyor/geçirilmiyor. Bu ayki kitap ekini, kapağından dolayı, özellikle alıp okudum. Yine bir eleştiri öfkesi, beni, bilgisayarın başına geçirdi. Dikkat edin, hıncı demiyorum, hırçınlığı demiyorum; öfkenin samimiyetinden bahsediyorum. Manşet şöyle: “Doğunun Yedinci Oğlu: Sezai Karakoç 80 Yaşında” Bir defa, ben Sezai Karakoç’un, kendini Batı’nın büyük bir meydanına gömdüğünü, ölüme terk ettiğini düşünmüyorum, düşünemem de. Bana soracak olursanız, doğunun yedinci oğlu, Türkiye halkıdır. Sezai Karakoç; kitaplarıyla, Diriliş Partisi’yle, partideki konuşmalarıyla, yayınevinde küçük gruplarla yaptığı samimi sohbetleriyle dipdiridir. O, yedinci oğuldan sonraki oğuldur. Bu artık bilinmeli. Ve bu yanlışlık düzeltilmeli. Sezai Karakoç’u, doğunun yedinci oğlu adlandırmasıyla, diri diri gömmek istiyorlar sanki. Olmadı, olmayacak. Bu bomba ellerinde patlayacak.
      Yeni Şafak Kitap’ın manşet altı, şöyle devam ediyor: “Turan Karataş’la Sezai Karakoç Üzerine Söyleşi” İşte geldik, milleti derde düşüren Sezai Karakoç’un söyleşi vermemesi meselesine. Ne yapmış, Yeni Şafak Kitap eki, üstadımız söyleşi vermiyorsa, biz de üstadımız üzerine bilirkişiyle konuşuruz, demiş. Allah aşkına, görülmüş şey midir, yoklayın bir edebiyat tarihini, karıştırın geriye doğru dergileri, gazeteleri. Var mıdır yaşayan biri hakkında, başka biriyle söyleşi yapmak. Şimdi, toplumun kılcal damarlarına dek nüfuz etmiş ve en gizli hastalıklarını bir bakışta teşhis etmiş, o hastalıklara ilaç yazmış, olmamış ilaç yapmış bir şair-düşünürün gözünden bu saçma akıl oyunları kaçar mı? Üstadı seviyormuş gibi yapıp üzmeye hakkımız yok. Sezai Karakoç’u Allah,  ayının dostluğundan uzak tutsun. Kitap ekinin şimdi içine girelim. Sezai Karakoç’la ilgili söyleşinin taşınma ihtimali olan orta sayfayı açıyorum, sürpriz: İki sayfa dolusu reklam. Olmadı kardeşim, işte yine olmadı. Materyalizm, kültürümüzün tam ortasına dek girmiş. Diğer sayfalarda da reklamdan yazıya pek yer kalmamış. “Yuf yani” dedim ve Türkiye’deki bütün kurum ve kuruluşların (sayfaların) aynı düzeyde olmasına bakıp üzüldüm.   
      Editör, mezkur söyleşiye büyük puntolarla şu başlığı atmış: “Doğu’nun Yedinci Oğlu Bir Mekteptir”. Burada, Turan Karataş’ın kitabı mıdır mektep olan, sorusuyla karşılaşıyoruz. Çünkü kitabının adı, “Doğu’nun Yedinci Oğlu” Kimi yetiştirmiştir bu kitap, kitabın yazarı kendini tam yetiştirememişken kimi yetiştirebilir bir kitap. Bu başlık, şöyle olmalıydı: “Diriliş Bir Mekteptir” Bunu Turan Karataş da söyleşi içerisinde böyle söylemiş. Yeni Şafak ekibi gibi onun da samimiyetinden şüphe etmiyorum, ama Sezai Karakoç hususunda daha dikkatli davranması lazım. Bence, artık yirmi yılını dolduran “Doğunun Yedinci Oğlu” hakkında konuşmamalı, hele de söyleşi vermemeli. Çünkü söyleşi, yeni kitaplar için yapılır; yaşlı kitaplar hakkında, daha ziyade eleştiri yazılır. Turan Karataş’a önerimdir: O, Beşir Ayvazoğlu’nun Yahya Kemal uzmanlığı gibi Sezai Karakoç uzmanı olmak istiyorsa şair hakkında yeni makaleler, kitaplar yazmalı. Ve geriden gelen yeni bakışlara, zekalara, Sezai Karakoç konulu faaliyetlerde yer açmalı. Çünkü Sezai Karakoç’un ele alındığı her sempozyumda, panelde, televizyon programı, vs.’de onun ismiyle karşılaşıyoruz. Bu arada yeni sözü olan nice Sezai Karakoç okuru, gümbürtüye gidiyor. Sözü kısa kesmek, ahlaki bir tutumdur. Beni rahatsız eden diğer bir husus da şu: “Doğunun Yedinci Oğlu”, Sezai Karakoç’un kitaplarının önüne geçirilmiş durumda; okur, gölgeyle meşgul ediliyor, gövdeyle değil. Sizce de bu, bir tehlike değil midir?
      Turan Karataş, boy göstermeyi, görüntülenmeyi, anlaşılan seviyor. Sezai Karakoç’tan kalan boşluğu da güzel dolduruyor. Kimi zaman öyle bir empati kuruyor ki üstatla, kendini büyük şair zannediyor. Yer yer o edayla, eleştiri yazılarında gençlere akıl veriyor. Cevherin kendinde olduğunu sanıyor, işte şu soruya verdiği cevap, ne demek istediğimi anlatması bakımından önemli: “Büyük Türk şairi ve düşünürü Sezai Karakoç’un doğumunun 80. yılındayız. Sezai Karakoç adına bugüne kadar yapılmış çalışmaların başında sizin hazırladığınız eser geliyor ve yeniden basılıyor. Kitabınızın bu kadar ilgi görmesinin sebebi nedir? Bildiğim kadarıyla Doğunun Yedinci Oğlu: Sezai Karakoç kitabı, şairin hayatı, eserleri, düşüncesi, sanatı üzerine şimdiye dek yapılmış en kuşatıcı inceleme. Karakoç hakkındaki ilk doktora tezi. Epeyce çaba harcanarak ortaya çıkmış bir kitap; ne çok emek verdiğimi en iyi ben biliyorum. Belki şöyle bir şeyden de söz etmek gerekir: Bu çalışmayı sevgi ve samimiyetle yaptım. Bu iyi niyet ve sıcaklık, kitabın anlatımında da hissedilebilir kolayca. Akademik çalışmalara hakim olan soğuk atmosfer, kuru dil, bu kitapta yok, Doğunun Yedinci Oğlu için, ailenin en değerli ağabeyinin/çok değerli büyüğünün, evin gayretkeş, cüretkâr küçük oğlu tarafından anlatılma çabası denebilir. Bundan 20-25 yıl önce akademik çevrelerde bir çeşit çekingenlikle, korkuyla bakılan büyük bir sanatkâra ve düşünüre, genç bir akademisyenin ilk kez ‘ivazsız garazsız’ bakışıdır.” Turan Karataş, “Kitabınızın bu kadar ilgi görmesinin sebebi nedir?” sorusuna, “Sezai Karakoç’tur” cevabını verse yukarıdaki bizi şaşırtırdı. Akademisyen/eleştirmen Turan Karataş’ın kendi eseri üzerine övgülerle konuşması meseleyi daha bir antipatik hale getiriyor. Karataş’a sorular yönelten şahıs, Şakir Diclehan’ın “Sanat ve Düşünce Dünyasında Sezai Karakoç” (1980) ve Ebubekir Eroğlu’nun “Sezai Karakoç’un Şiiri” (1981) adlı çalışmalardan haberdar değil ki, “Sezai Karakoç adına bugüne kadar yapılmış çalışmaların başında sizin hazırladığınız eserler geliyor ve yeniden basılıyor” şeklinde bir ifade kullanıyor. Karataş bu sorudaki övgü dolu ifadeyi çok beğenmiş olmalı ki çiğnemeden yutuyor, “hayır efendim bizden önce şu şu da var” diyemiyor.
     Yine Karataş’ın bir soruya verdiği yanıltıcı yanıta bakın: “Benim görebildiğim kadarıyla, ortaya koyduğu düşünceyle ve siyasî kimlikle ‘var olmayı’ önemseme, Sezai Karakoç’un son çeyrek asırda daha bir belirginleşen tutumudur. Gerçi başından beri, düşünceyi sanatının/şiirinin yanı başında taşıyan bir sanatkârdır; fakat siyasî tavır, 80’lerin sonuna doğru, 90’ların hemen başında iyice görünür. Bilmiyorum, şairliği, bir ‘gençlik hevesi’ olarak mı görüyor Sezai Bey. Sanmam. Şiire bunca kadar emek vermiş bir insan. Olgunlaştıkça insana fikrin daha bir yakıştığını mı düşünüyor? Bana sorarsanız, onun düşüncesini gelecek kuşaklara taşıyacak olan eserleri başta şiirleri olacaktır. Türkçe var olduğu sürece yeryüzünde, Karakoç’un şiirleri dillerden düşmeyecektir, onların özünü dolduran düşünce de.” Burada Karataş, yanlışlar ile doğruları birbirine karıp okura sunuyor. Sanmadığı şeyi niçin dile getiriyor; sessizce düşünemiyor, doğru ile yanlışı kafasında ayıklayıp konuşamıyor mu? Ayrıca Sezai Karakoç, şiiri Rimbaud gibi 20’li yaşlarda bırakmadı, 55’ine dek yazdı. Orhan Veli’nin 36 yaşında öldüğünü düşünürsek, şiir için 40 yıl yetmez mi? Siyasal mezunu bir şairin siyasi parti kurmasını, düşüncelerini üç beş koldan yaymaya çalışmasını, tebliğ yapmasını yadırgayanları yadırgıyoruz. Sezai Karakoç’un siyasi faaliyetlerini şiiriyle kıyaslamak, vurmaya çalışmaktan vazgeçmeli sözde entelektüel-sanatkârlar.
      Peki, güya ciddi bir meselesi olan Yeni Şafak Kitap ekinin çok birikimli, kıvrak zekâ yayın danışmanı ne iş yapıyor orada, maddi ve manevi bunca leke, nasıl rahatsız etmemiş onu, sormak isterim ona. Jenerikteki diğer isimlerin edebiyat içerisinde bir hükmü yok çünkü.        

 Zafer Acar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

   

1 yorum:

  1. o lekenin işi lekelemek, sataşmak saldırmak düzgün insanlara. yenişafaktan iyi bişey beklememeli. hiç.

    YanıtlaSil