12 Nisan 2013 Cuma

"KELEBEĞİN RÜYASI" ÖMRÜNDEN UZUN

Yılmaz Erdoğan, “Kelebeğin Rüyası”yla birlikte beşinci defa yönetmen koltuğuna oturdu. Onun, ilk filmi “Vizontele”yi henüz aşamadığını düşünsem de, düzeysizlikten kıvranan Türk sinemasına, nispeten nitelikli yapımlarıyla bir zenginlik kattığını kabul edelim. Kanaatimce Yılmaz Erdoğan, sanat sinemasıyla gişe sineması arasında bir orta yol bulmaya çalışıyor; onun bu arayışında ne kadar başarılı olduğunun cevabını ise sinema eleştirmenleri aramalı. Erdoğan, merkezine bu defa şiiri alarak sinemamızın yabancısı olduğu bir alana el atıyor, fakat onun tüm başarısızlığına rağmen geçmişte şiir yazdığını, hatta şiir kitapları çıkardığını düşünürsek, bu girişimine çok da şaşırmamak gerek. Şiirde başarısızlığa uğrayıp sonraları başka alanlarda yetkinleşen sanatkârlar, şiire olan açlıklarını, belli bir aşamadan sonra sanatlarının imkânı içerisinde gidermenin yolunu arıyorlar. Bir örnek daha verelim: 70’li yıllarda edebiyat dergilerinde şiir yayımladığını ancak şiirde başarısızlığa uğradığını bildiğimiz Orhan Pamuk, “Kar” adlı romanında, ülkemizdeki siyasal problemleri şiir ve şair üzerinden incelemeyi denemişti. Fakat romanımız ve romancılarımız üzerine uzun uzadıya makaleler yazan Pamuk, şairlerimiz üzerine detaylı düşünmelerde bulunmadı. “Kar” romanında Necip ve Fazıl adlı karakterler yaratarak Necip Fazıl’a göndermede bulunan Pamuk’un düzyazılarında, Necip Fazıl hakkında hiçbir olumlu-olumsuz eleştiriyle karşılaşmayız. “Kar”daki bu karakterlerin yüzeyselliğini, bir de bu açıdan tartışmak gerekir.
      “Kelebeğin Rüyası”, biliyorsunuz, genç yaşta veremden ölen birbiriyle yakın arkadaş iki şairin, Rüştü Onur (1920) ile Muzaffer Tayyip Uslu’nun (1922-1946) hayat hikayesini işliyor. Geniş kitleler bu iki şairimizi “Kelebeğin Rüyası”yla tanıdı, fakat edebiyat içerisinde yer alanlar, özellikle de sosyalist çevreler, genç yaşta kaybedilen ve şimdilerde adına şiir ödülü düzenlenen Arkadaş Z. Özger gibi bu şairlerimizle de belli bir ölçüde ilgilenmekte ve yeri geldikçe onlardan bahsetmekteydiler.  “Kelebeğin Rüyası”, haliyle, onlara gösterilen bu ilginin artmasını sağladı.  Salah Birsel’in, geçtiğimiz günlerde “Sel Yayınları”ndan çıkan “Rüştü Onur”  adlı kitabından öğrendiğimize göre, 40’lı ve 50’li yıllarda Onur ve Uslu hakkında, arkadaş çevrelerinin de içten desteği sayesinde şık değerlendirmeler yapılmış. Fakat burada, Rüştü Onur’un şiirlerini yeniden yayımlayan “Sel Yayınları” ve “Kaynak Yayınları” ile Uslu’nun “Şimdilik” adlı şiir kitabını günümüz okuruyla buluşturan YKY’yi eleştirmek istiyorum: Söz konusu kitapları basmak için, bu şairlerin illa sinema aracılığıyla gündeme getirilmesi mi gerekiyordu? Maalesef, kapitalist zihniyet, her seferinde en uygun anı kolluyor.
      Bense Muzaffer Tayyip Uslu’yla ilk kez “Simge” edebiyat seçkisinin 2006 Mart-Nisan tarihli “Ölüm” dosyasında karşılaşmıştım, seçkide, Uslu’nun “Kelebeğin Rüyası”nda da paylaşılan şu mısraları vardı: “İlk önce öksürüverdim/Öksürüverdim hafiften/Sonra bir avuç kan geldi ağzımdan/Bir akşamüstü durup dururken” O zaman sevmiştim bu mısraları. Rüştü Onur’u ise Haydar Ergülen’in “Atatürk Kitaplığı”nda gerçekleştirdiği bir konuşmasından tanıdım. Evet, bütün genç ölümler insana acı verir, hatta dilimizde, “Allah sıralı ölümler versin” diye gençleri korumaya alan bir deyiş de vardır. Ancak bir genç şair öldüğünde, ölen sadece daha yazmadığı şiirlerle ülke edebiyatına meydan okuyan o genç şair olmuyor, onun yanı sıra daha yazılmamış onlarca-yüzlerce şiir de daha doğmadan ölüyor; onlarca tertemiz hayal, genç şairlerle birlikte toprağa gömülüyor. Bizlere düşen, onların elimizde kalan beş-on şiirinden yola çıkarak, şiir sanatına gösterdikleri emeği ve yazamadıkları şiirleri saygıyla anmak.  
      Uslu ve Onur’un şiirleri, yetenek ve kişilik göstergeleri taşısa da Garip şiirinin yoğun etkisinde kalmış; üstelik onlar, edebiyatımızın 40’lı yıllarını kasıp kavuran Garip’i, yazılarıyla da ateşli bir biçimde savunmuşlar. Yine de, zamanla Garip’ten sıyrılıp Melih Cevdet gibi kişiliklerini tam anlamıyla bulabilir, hastalık ve yoksulluk gibi şiire sekte vuran şartlara maruz kalmasa, yaşadıkları süreçte daha etkili şiirler de yazabilirlermiş. Çünkü onlarda, Yılmaz Erdoğan bunu iyi yansıtmış, gerçek bir edebiyat aşkı kendini gösteriyor. Kabul edelim, ilk şiir kitabına “Şimdilik” adını koymak bile başlı başına bir iddiadır.
      “Kelebeğin Rüyası”na gelelim: Mert Fırat’ın fevkalade başarılı oyunculuğunu bir kenara bırakarak söylüyorum,  film, şiirin ve sinemanın gücüne inanmış bir seyirci olarak, beklenti ve temennilerimin uzağında kaldı. Yılmaz Erdoğan’ın, yaşanılan acıyı hissettirmek yerine ajitasyon yapmayı tercih etmesinden son derece rahatsızlık duydum. Erdoğan, tüm olanaksızlıklarına rağmen Türk ve Batı şiirini araştırarak poetik metinler yazabilecek kadar yetkinlik kazanmış iki şairi, neredeyse iki basit şiir heveslisi gibi sunmuş; elbette, hastalıklarını seyircinin gözüne gözüne sokmayı ihmal etmeden. Gerçi Yılmaz Erdoğan ne yapsın, bizde sinemanın değeri, hâlâ gülme ve ağlamanın şiddeti üzerinden tartışılıyor.
      Her neyse, umarız “Kelebeğin Rüyası” örnek teşkil eder ve böylece şiirin beyazperdeye aktarımı, gerekli özen gösterilerek başka yapımlarla da sürdürülür. Hayat hikâyesiyle beyaz perdeyi renklendirecek çok şairimiz var.   

Aykut Nasip Kelebek
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder