4 Aralık 2013 Çarşamba

ŞEREF BİLSEL ŞİİRİ ŞEREF BİLSEL KADAR VAR MIDIR


              
               Şeref Bilsel Dar Zaman Rivayetleri, Magmada Kış Mevsimi ve Mecnun Dalı’ndan sonra bu yıl yayımladığı Dünyanın Külü ile şiir serüvenini dördüncü kitaba doğru genişletti. 90 kuşağının dikkat çeken şairlerinden Şeref Bilsel. Bu kuşağın öne çıkan şairlerinin kimisi farklı arayışlarla kendini buldu; kimisi de bu arayışlarda yapay çıkarımlara vardı. Son cümlenin ilk yargısına Cevdet Karal’ı örnek verirsek, ikincisine de Hakan Arslanbenzer ve Neo-Epik diyebiliriz. Cevdet Karal’ın son bir-iki yılda yazdığı şiirlerde, ilk iki kitabındaki derin ve sarsıcı psikolojinin kaybolup yerini yumuşak şiirlere bıraktığını da söylemek gerek. Hakan Arslanbenzer’i ise başka bir açıdan, dergiciliğiyle, eleştirmenliğiyle takdir etmek gerek. Ama bu dergi ve eleştirilerde bir dönem özne olanların şimdi ne olduklarını(olamadıklarını) da unutmadan. Şeref Bilsel’le beraber Ömer Erdem’e de yukarıda üzerinde durduğum iki noktanın  tam ortasında duran şairler diyebiliriz. Biçimsel çabalarla özgün bir şiire varma uğraşının dışında zaman zaman biçimin katılığında kaybolan şairler bunlar.
               
                 İlk kitabıyla Haşim’in rengine bürünen; fakat yapay ve kolaycı bir yöntemle, -gece, akşam, karanlık, siyah diyerek- bu renkten şiir ve atmosfer devşirmeye çalışmıştı Bilsel. Hatta biraz amatörce davranıp kitap kapağını, şiirlerde bolca geçen sarı ve siyah renkten oluşturmuştu. Somut anlamda renkler kitabın önüne geçip, kitaptan taşar olmuşlardı böylece. Kapaktan içeriğe geçerken de şiirin hemen hemen her unsurunun kokusu, büyüsü, anlamı, zenginliği bağlamında, renklerle sınırlı tutulmuş olduğunu görüyoruz. İkinci Yeni’nin “mavi klişesi”ne hapsettiği renkliliği o, kolaycı bir bakışla renkleri şiire hapsetme yanılgısıyla aşmaya çalışmış. Şu tamlamalara bakalım mesela: “kırmızı türküler (sf:10), sarışın bekleyiş (sf:13), yeşil bir ıslıkla (sf:20), bir kızın yeşil cinneti (sf:23), kırmızı bir gülüş (sf:34), gümüş rediflerle (sf:41), sarışın bir evham (sf:48), çıplak bir mavi (sf:58) vs.” Bu bağlamda, renkleri pek de boyayamayan bir kitap oldu, -boyama kitabı demekten zor alıyorum kendimi- Dar Zaman Rivayetleri benim için. Şairin bu renk imajinasyonunu bütünlük adına mı yoksa kendince orjinallik adına mı yaptığı belirmiyor kitapta, belki de ikisi birden. Şeref bilsel’in bocalayan tarafı bu; fakat onu yukarıda neden tam anlamıyla olumsuzlamadığımı da belirtmem gerek. Bilsel Dar Zaman Rivayetleri’nde sürekli arayış içinde. Bu coşku ve sözü arama tutkusu onu bazen İkinci Yeni’nin iyi şairlerine götürüyor. Taklit ediyor demiyorum, büyük oranda oradaki iyi şiirden besleniyor. “sen de git selika git / kendini de götür giderken” (sf:31), deyip Cemal Süreya’yı anımsatırken, hemen yukarıda “ kendime gelirken senden gidiyorum” diyerek ise kendi oluyor. Bu kendilik durumu kitapta bir hayli baskın; ben ve benlik kavramları etrafında gelişen güçlü varoluşsal duyumsamalar, Dar Zaman Rivayetleri’nin orijinal tarafı. 
               
              Şeref Bilsel Dünyanın Külü’nde daha yalın ve rahat bir söyleyişle, ilk kitabının o sevimsiz benzetmelerini kırmış görünüyor. Ancak bu rahat söyleyişin tökezlediği anlar da ne yazık ki mevcut, kitabın özellikle ilk kısmında kendini gösteren biçimsel çıkışlardan söz ediyorum. “uykuda” başlıklı ikinci bölüm büyük oranda siyasi bakış ve sosyal göndermelerle ilerliyor. Kerbala’dan Yusuf’a mekik dokuyor Bilsel. “Yusuf’un içine düştüğü gül” diyerek gülün içinden içli bir mısra yakalıyor. “Dersim ve oğlum” adlı siyasi-sosyal içeriğe sahip şiir bence kitabın en dikkat çeken şiiri. Çok yumuşak imajlarla ve bu yumuşaklığın getirdiği dokuyla etkileyici bir ton yakalamış Bilsel. Bunun dışındaki sert şiirler, -içeriği kastediyorum- fazla kapalı ve boğuk. Sanki toplumcu gerçekçilerin sloganik söyleminden kaçayım derken yer yer soyuta yakalanmış şair. Paragrafın girişinde sözünü ettiğim biçimsel unsurlar dağdağa bölümünde daha ilk şiirden (yüz biriktirir) etkin olmuş. Bölüme adına veren dağdağa şiirinde ise biçim en güçlü şiirsel unsura dönüşmüş. Yukarıda Şeref Bilsel ile Ömer Erdem’i yan yana anmamın da bir açıdan sebebi bu biçim meselesi. Ömer Erdem’in kör kitabında da aynı teknikle yazılmış (çember) bir şiir vardı. Ama Erdem’in gözden kaçırdığı şeyi (söz) Bilsel en azından bu şiir özelinde ihmal etmemiş gibi. Biçime tamamen mahkum olan şiire Sezai Karakoç’tan ödünç alarak söylüyorum, materyalist bir şiir demekte sakınca yok. Zira bu ses tekrarları şiirin bütününde öyle baskın hale geliyor ki herhangi bir makinenin düzenli olarak çıkardığı sesten farksız değil (Akla beyhude çabalarıyla fütüristler geliyor). Klasik şiirde de mısra başı redif yapıldığını biliyoruz, açıkçası ben klasik şiirde de modern şiirde de bu tekniğin örneklerine sıcak bakmıyorum. Çünkü sözden önce gelen ses tiz çıkar ve sözün önüne perde çeker. Bir bebeğin konuşmaya başlamadan evvel ki ses denemeleri dersem, belki somutlamış olurum. Fakat şu farkla: bu ses denemeleri bir bebeğin dilinde sempatik ve sevimli dururken ne yazık ki şairin dilinde sayıklama noktasında kalıyor. Şiirde kafiye ve redifi hayli önemserim, kendi şiirimde de olabildiğince istifade ederim bunlardan. Ama biçimdir, yeniliktir, tersten bakıştır gibi bahanelere sığınan şaire de bunlara da araç olan kafiye ve redife de karşı duruyorum. Yazımın başında beraber andığım Ömer Erdem ve Şeref Bilsel’in bu noktada bir araya geldiklerini vurgulamış oldum sanırım. Bu iki şaire şiirini zaman zaman heceye kurban eden, bir diğer 90 kuşağı şairi Süleyman Çobanoğlu’nu da eklemekte fayda buluyorum. Çobanoğlu özellikle ilk kitabında saçmanın kıyılarında dolaşırken, hece vezni onu o uçurumdan uzaklaştıran değil, tam aksine onu saçmaya zorlayan baş aktör olmuştu. Ömer Erdem’de ise biçimsel zorlamalar, vahim bir sonuçla Kör’de tekrara dönüştü, gördük. Zafer Acar Dil ve Edebiyat Yıllığı’nda bu soruna değinmişti. Gelelim Şeref Bilsel’e ve Dünyanın Külü’ne tekrar. Bilsel, Erdem ve Çobanoğlu’ndan, imgeyle kendine şiirsel bir çıkış noktası yaratarak ayrılıyor. İmajlar onun şiirinin göbeğine oturmadan yalın bir şekilde söz söyleyip aradan çekiliyorlar. Bu durum şiirinin tıkandığı noktalarda son derece rahatlatıcı bir rol oynuyor onda: “düşünürüm / su diye sayıklayan boğuk günler içinde / analarının gözlerinde söndürülmüş çocuklar” (sf:51, Dünyanın Külü). Bu mısralarda; su ve göz, boğuk günler ve sönmek göstergeleri hem kendi aralarında hem de karşılıklı ilişkileri doğallıkla kurmuşlardır. Birçok duyarlığa gebe “Sembol Anne”de buluşarak orijinal bir imge oluşturmuşlardır sonuç olarak. Son ve pek de önemli olmayan bir şey söyleyeceğim Bilsel’in şiir biçimiyle ilgili: her bent’i büyük harfle başlatıyor şair. Özellikle son kitabı için söylüyorum bunu, zira buna ilk kitabında yer yer rastlıyoruz. Ben doğrusu bu Attila İlhan’vari çıkışı pek anlayamadım. Şair, her bent’i bir cümle olarak düşünme gafletinde değildir umarım.


Abdullah İlhan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder