1 Haziran 2015 Pazartesi

İBRAHİM'İN DAVETİNE İCABET: UMRE (III)

           
İkinci Gün

gamame mescidi ile ilgili görsel sonucu
Güne Medine’de uyandık, kahvaltı yaptık, ardından rehberimizle kısaca şehri gezmeye başladık. İlk olarak Gamame Mescidi’ni gösterdi bize rehberimiz, içinde iki rekât namaz kıldık. Hikâyesi şöyleymiş: Peygamberimiz bayram namazını, Mescid-i Nebevi giderek artan kalabalığı karşılayamaz hale geldiği için bu alanda kıldırmaya başlamış… Namaz esnasında Peygamberimiz yüzüne vuran güneşten rahatsız olmasın diye bir bulut kümesi gelip başında durmuş, bu nedenle mescit Gamame, yani bulut mescidi diye anılır olmuş. Suudlar, diğer tarihi yapılar gibi buna karşı da ilgisizler, ayrıca bu içerikteki olağanüstülük onların mescitten rahatsızlık duymalarına yeter. Osmanlı, kutsal toprakların bütününe gösterdiği saygıyı bu yapıdan da esirgememiş. I. Abdülmecit tarafından çok kubbeli ve minareli olarak yeniden inşa edilen mescit, oğlu Abdülhamit Han zamanında da kapsamlı bir onarımdan geçirilmiş. Tanzimat Fermanıyla Batılılaşmayı Devlet’in resmi politikası ilan eden Abülmecit’in bu hizmeti, ilginç bir detay. Onun az ilerisinde ise Ebubekir ve Ali’nin namaz kıldırdığı kendi adlarıyla anılan mescitleri var, rehberin anlattığına göre her halife, selefine hürmeten onun imamlık ettiği mescitte namaz kıldırmamış, yeni bir mescit inşa etmiş. Mescitler birbirine oldukça yakın, Osman’ınki dışında, zira o Suudlarca yıkılmış. Halife mescitleri, artık şaşırmayacağımız üzere acınacak durumda. Rehberimiz, inşaatlar arasında yetim yetim duran Ömer Mescidi’ni göstererek, “İslam Devletinin sınırlarını taa şuradan şuraya genişleten Müminlerin Emiri Hazreti Ömer’e reva görülen muamele” diyordu acıklı acıklı. Kafilemiz de hayretler içindeydi ama Türkler olarak hayrete düşme, bu manzaralardan ötürü Araplara tepki gösterme hakkımız olmadığını düşünüyorum. Bir Batılının sonuna kadar var ancak bizim yok. Yüzlerce hatta binlerce yıllık tarihi eserlerini bir gram acımadan tahrip eden, irili ufaklı çıkarlar uğruna ortadan kaldıran, sadece Vatan ve Millet Caddelerinin inşaatı sırasında yüzlerce eseri yıkan, anlata anlata bitiremediği Osmanlının çeşmelerini karalayan bir toplum olarak bizim yok. Meseleye ekonomik yaklaşacağımız bir zihinsel düzeye de sahip değiliz. Batılılarca yönetilse sırf turizm sayesinde dünyanın sayılı ekonomilerinden olacak bir İstanbul, bu açıdan da yeterince korunup tanıtılamıyor. Rehberimiz, bize son olarak gene Osmanlılarca yapılan tren istasyonu ve valiliğin yanındaki çifte minareli camii uzaktan gösterdi. Abdülhamit Han, İstanbul’dan Medine’ye dört günde giden bir demir yolu hattı inşa etmiş, Mescid-i Nebevi önüne gelindiğindeyse Peygamberi rahatsız etmemesi amacıyla raylar üzerine bir madde döktürtmüş. Hassasiyetin böylesi… 

Üçüncü Gün

uhud ile ilgili görsel sonucu
Gene kahvaltının ardından şehri gezmeye çıktık, ilk istikametimiz Uhud Dağı ve Okçular Tepesi oldu. Okçular Tepesi’nin hikâyesi malum: Peygamber, konuşlandırdığı okçuları, kendisinin emri olmaksızın yerlerini terk etmemeleri hususunda uyarıyor ama savaşın kazanıldığını düşünerek ganimet peşine düşen okçular, başta Hazreti Hamza olmak üzere ciddi kayıplar vermemize, Peygamberimizin dişinin kırılmasına sebep oluyorlar. İşte onların mal hırsıyla terk ettiği tepe de bugün bu olaya binaen Okçular Tepesi olarak anılıyor. Okçuların terk ettiği tepeye umrecilerin günümüzde yoğun ilgisi söz konusu, adeta sizin terk ettiğiniz cepheye biz sahip çıkıyoruz, imajı yaratıyoruz. Ancak bunun görüntüden ibaret olduğunu, aynı sınava girsek ciddi fireler vereceğimizi düşünüyorum. Bugünün Okçular Tepesi, niçin İslam’ın bizzat kendi olmasın? Neredeyiz peki, Peygamberin emrini unutmayıp İslam’ın başında mı bekliyoruz, yoksa para pul hırsıyla savaş meydanını terk mi ediyoruz? O kadar açık ki cevap. Uhud’la başlayan gezimiz, Kuba Mescidi, Çifte Kıbleli Camii’yle devam etti ve Cuma Mescidi’yle noktalandı.
            Öğleden sonra bir diğer rehberimizle Mescid-i Nebevi’ye oldukça yakın olan Hurma Pazarı’na gittik. Yol boyunca rehberimize bolca soru sorup Medine’nin gündelik yaşantısına ve İslam tarihine ilişkin fikirlerini öğrenmeye çalıştım. Ne yazık ki İslami bilgisi ilmihal seviyesinde olan diğer umrecilerimizin aksine, benim modern Müslüman düşünürlerden de referanslar vermem onun hoşuna gidiyor, konuşma isteğini artırıyordu. Sohbetimiz, rehberimizin Beni Saide Sakifesi’ni işaret etmesiyle başka bir hava kazandı. “Aaa dedim, İslam tarihi açısından çok önemli bir yer.”. Ehl-i Sünnet geleneğinden gelen, sahabe kavramına klasik ölçülerle yaklaşan ve söz söyletmeyen rehber, “Elbette” dedi, “Burası kalplerin ilk kez kırıldığı ve yeniden onarıldığı yer”.

             
Aykut Nasip Kelebek

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder