7 Ocak 2017 Cumartesi

HİPER-GERÇEKÇİLİK BAĞLAMINDA SAVAŞ VE DARBELER

Son birkaç yüzyıldır coğrafyamızda öyle ciddi olaylar yaşanıyor ki, bu yaşananlar karşısında siyasamız gibi şairlerimiz de nasıl bir tavır alacağını tam bilemedi. Birçok darbe ve girişimlerinde olduğu gibi 15 Temmuz’da da hazırlıksız yakalandı, kanlı görüntülerden ister istemez ürktü, meydana büyük şiir çıkarmanın zorluğunu hissetti. Halbuki kıyımızda, sınır boylarımızda savaş vardı, şairlerin çoğu Misak-ı Milli’yi aşacak empati kuramadı sanki, ateşin öz evimize düşmesini bekledi, bu yanlıştı, komşunun evi yanarken yangının bizim evlere de sıçramama ihtimali yoktu. Irak’ta milyon civarı insan öldürülmüştü, Suriye katliamlar ülkesine dönmüştü, onlar bizdi ve “o biz”im şiirini yazabilen çıkmadı ne yazık ki. Batı topyekun öteki-terörist olarak gördüğü bizi yok etmeyi kafaya takmış. 15 Temmuz, bu büyük planın yalnızca bir parçasıydı.
Darbe öncesi şiir “toplumcu” içeriği nedeniyle zayıftır. Politikleşen şair, topluma ulaşmak ister, anlaşılmak şarttır bunun için, mecazdan uzaklaşıp tek anlama yaslanır, aforizmalarla bir hatip gibi konuşur, bu arada şiir nutuk oluverir. Darbe sonrası güçlü şairler doğar. Hem işkenceler sonucu birikmiş acı vardır, hem de hapis ve öldürülme korkusu nedeniyle şiir özünün taşıyıcısı imajlar. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat darbeleri söylediklerimize şahitlik eder.
Zafer nidalarıyla kutlanan 15 Temmuz, şiire iyi gelmedi, çünkü şiiri, kazananlardan ziyade kaybedenler yazar, şiirin doğasında bu vardır. Bu direnişi ele alan çoğunluğu hamasi yüzlerce şiir, yazı denendi, beklenen niteliğe bu metinlerin ancak birkaçı yaklaşabildi. Ekranlarda ve meydanlarda kadim şairlerin benzeri olaylar için yazdıkları eskimeyen, her an güncellik kazanan şiirleri yardımımıza koştu, okundu. Niçin onca dergiden bir şiir sıyrılıp halkın gönlüne dokunamadı? Suçu sırf şaire ya da şiire yükleyecek değilim elbette.
Toplumsal acılar, şairde bireysel acıya dönüşmeden sahici şiir doğmaz. Mehmet Akif, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt gibi şairler bütün bir halkın ruhunu kendi bedenlerinde toplamayı başardıkları ve somut görseli aşıp orijinal soyut alemlere ulaştıkları için başarılı oldular. Sezai Karakoç “Alınyazısı Saati”nde meselelere ne kadar evrensel perspektiften baktığını gösterir:

“Bırak ben ağlayayım
Esir pazarında satılan Afganistan’a
Açlıktan milyonları kırılan Afrika’ya
Filipinler’e
Habeşistan’a Eritre’ye Filistin’e
Esaret prangasıyla kıvranan
Kafkaslar Azerbeycan Türkistan’a
Bütün milletlere ülkelere
Irmaklar gibi ben ağlayayım
Sen demir gibi olmalısın
Çelik gibi sabah yıldızı” (24)

Sadece İslam coğrafyasına ağıt yakmamıştır Sezai Karakoç, dünyanın her köşesine bütün duyargalarını açmıştır. Onun emperyalistlerin zulmüne uğrayan Cezayir için yazdığı “Ötesini Söylemeyeceğim”i, komünistlerin zulmüne uğrayan Polonya için yazdığı “Kan İçinde Güneş”i son derece hissedilmiş, başarılı şiir örnekleridir. Kimi yerde Sezai Karakoç, birbiriyle savaşan Irak-İran gibi Müslüman ülkelere de barışı telkin eden yapıcı eleştirilerde bulunmuştur. Cahit Zarifoğlu’nun Sezai Karakoç’tan öğrendiğini tahmin ettiğimiz Batı’ya nasıl bakmamız gerektiğini anlatan “Afganistan Çağıltısı” da anılmaya değer:

“Kim diyorsa ki batılılarla başımız bir taşta
Cellatlarla aynı kaptan yiyoruz
Aynı kirli hava
Aynı kafa ayağımızın bodrumunda
Hayır arkadaş bu hesap bambaşka
Ne son aylardayız ne bu son gün
Sanki dünya bir tek kaldırıp vuracağım gürze gebe” (367)

SSCB’nin zulmüne uğrayan Afganistan, birçok şairimiz gibi Erdem Bayazıt’ın da canını yakmış ve dolayısıyla şair, “Afganistan 1400” ü kaleme almıştır:

“Haydi kalk savaşçı
Madem mesafeler girmiş Afgan cephemizle aramıza
Ve madem ayaklarımıza bağ olmuş
Yolumuzu kesmiş rotatifler teleksler
                                    Holdingler karteller
                                    Çok uluslu ebucehiller
Öyleyse ey şair sen de davranmalısın
Şiiri bir mızrak gibi kullanmalısın
Mısralarını şarjör gibi sürmelisin damarlara
Kalbinin titreşimlerini ayarlamalısın” (132)

Şiirde bu tarz başarılı örnekler bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az. Nazım Hikmet’in “Kuvayi Milliye Destanı” kısmen başarılı olsa da Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi bazı şairlerin destan denemeleri beklenen niteliğe kavuşamamıştır. Destan, uzun bir soluk ve dava bilinciyle yazılabilir ancak, her şairin harcı değildir. Dünya edebiyatından da bilmekteyiz ki savaş ve darbe yaşamış toplumlar, daha ziyade anı, roman, hikaye, tiyatro gibi türlerle yıkımlarını dile getirmişlerdir, daha sonraki yıllarda ise sinema devreye girmiş, açıkçası şiire gerek kalmamıştır, çünkü bu türler yaşanmış bir kanlı şiirin tahlilleridir adeta.
15 Temmuz şokunu hala atlatabilmiş değil toplum ve toplumun manevi sözcüsü şair, halbuki şiir için aydınlık bir zihin ve kalp gerekli. Şok halindeki birinden saçma sapan sayıklamalar ya da mırıldanmalar duyabiliriz ancak. Şoktan kurtulunsa bile acıyı sindirmek uzun zaman alıyor, yaralıyken yazılmıyor, belki de yaranın iyileşmesini beklemek gerekiyor. Necip Fazıl 60 darbesini, ancak darbeden üç dört yıl sonra, Adnan Menderes’in idamını anlattığı “O Zeybek” şiiriyle dile getirebilmiştir.

“Zeybeğimi, birkaç kızan, vurdular;
Çukurda üstüne taş doldurdular.
Bir de ya kalkarsa diye kurdular…

Zeybeğim, zeybeğim, ne oldu sana?
Allah deyip, şöyle bir doğrulsana!” (384)

Necip Fazıl, Menderes’in ipte sallanışını kalıcı hale getiren o acı fotoğrafı aşmayı ve Menderes’i ipten alıp toprağa vermeyi başarmıştır. Önemlidir bu hamle.
Hayal dünyamız televizyon ve sosyal medyanın saldırısı altında. Gizli saklı gerçekleştirilen işkenceler, ölümler bile bir cep telefonu aracılığıyla gün yüzüne çıkabiliyor, dolayısıyla söze gerek kalmıyor. İnsan yaratılışı gereği sözden çok göze inanır. Fotoğraf makinesi resme kafa tuttu, sinema romana. Makineler sanatçıyı saf dışı bırakmak üzere. Bu bakımdan bana nazaran Baudrillard çok iyimser, insanı yok saymıyor: “Medyalar, bilgi-işlem ve video teknolojisi sayesinde herkes fiilen yaratıcı oldu.” (2010, 21). Bence burada herkes değil de, her makine denilmeliydi, çünkü insan bir masa, sandalye kadar edilgen. Medyanın görsel bombardımanı, geldiğimiz noktada, sanatın yıkılmaz kalesi diye gördüğümüz şiirde de gedikler açmış durumda.
Nasıl bu kadar tehlikeli hale geldi masum görüntüler? Sudaki yansımalar ve aynalardan bugüne kısa, çizgisel bir analizde bulunalım: Aynadaki görüntümüz; gölgemiz gibi bize bağlıdır, bir bellek sahibi olmayan aynanın önünden çekildiğimizde yok olur. Ayna karşısındaki ilk insanların şaşkınlıklarını, sarsılmalarını tahayyül bile edemeyiz. Yolda kendimizle karşılamamız gibi bir durumdur bu. Aynadan, merceğe geçtik; mikroskop, teleskop, fotoğraf makinesi derken sinemaya kadar işi götürdük. Hayal dünyası, gözle görülür hale geldi, sanal dünya gerçek dünyadan daha hızlı üredi, kişinin ruh sağlığını bozan “öteki ben”ler türedi. İçinde kendisinin de yer aldığı videoyu bir film yıldızı gibi izleyen kişi, kısa bir süre sonra görüntüdeki yansımasının, yani o “öteki ben”in görüntü halinde bile olsa yaşıyor olmasından rahatsızlık duyar, çünkü eşsizdir, benzeri doğmamalıdır. Bu durum, duyargaları gelişmiş sanatkârları altüst edebilir. Aslında insan, genel görüşün tersine ötekinden çok benzerinden korkar, tıpkısından kaçar, çünkü onun kendisinin yerini alma ihtimali vardır. Platon’un idealar alemine benzer bir durum ortaya çıkar, görüntü aslının yerine geçmeye çalışabilir. Yapma gül “ben daha uzun ömürlüyüm, bu yüzden gülün aslı benim dese” kalakalırız. Eskiden yalnızca Nemrut, Firavun gibi krallar Tanrılık iddiasında bulunurken şimdilerde Tanrı’nın öldüğüne inanan insanların çoğu Tanrılıklarını ilan etmişlerdir. Bu sapkınlığın kaynağını yine Tevrat ve İncil gibi tahrif edilmiş kutsal kitaplarda bulmak mümkün, ne diyor o kitaplar: “Tanrı, insanı kendi suretinde yarattı.” Bizde de bu anlayışın uzantısı hadislerde bulunmakta. Batılı adamın bakışı daha katı: Ya onların simülasyonu olacağız ya yok. Benzerini kendine katma isteği (irredantizm) olduğu sadece bir yanılsama. AB’ye giremeyişimizin nedeni de burada yatıyor. Siyahilerin başına gelenleri biliyoruz, onlar, onlardan olma şansı tanımazlar öteki olana.
Yine Batılı adamın icadı sinema makinesi, bir bulaşıcı hastalık gibi “çoklu kişilik bozulması”nın yayılmasına neden oldu bence. Cep telefonları ile video çekimi yapmak, yukarıda da belirttiğim gibi biricikliğin ipini de çekmek anlamına geliyor. Baudrillard’ın “Öteki, kendimi sonsuza dek yinelememi engelleyendir,” (2010, 164) sözü burada anlam kazanıyor. Aynadaki gibi, resim ve fotoğrafa karşı daha sakin olmamızın nedeni oradaki “öteki ben”in kısa bir süre içerisinde ölecek olmasıdır, çünkü asıl varlık değişim üzeredir. Yıllar geçip yaşlandıkça fotoğraflardaki bu genç ölümlerden hortlak görmüşçesine korkarız, halbuki etrafına ceset kokusu yayan yaşlılık hallerimizden korkması gereken o gençlik fotoğraflarımızdır. “Aynada kendi düşselliğiyle oynayan öznedir. Objektifte ve genel olarak ekranlarda ise tüm medyatik ve tele-kompüter tekniklerin lehine kendini ‘kuvve olarak’ teslim eden şey nesnedir,” (2010, 57) diyen Baudrillard hayatımızı çevreleyen basit objelerden önemli bir sonuca varmış. Evet, sudan yansıyan kendi güzelliğine âşık olup derde düşen Narkissos’a döndü modern insan, cep telefonuyla durmaksızın kendi fotoğrafını ve videosunu çekip izliyor, facebook ve instagramda hazla paylaşıyor, nevrotik haller içerisinde farkında olmaksızın kendini tapınç nesnesine dönüştürüyor. Baudrillard bu durumu şöyle dile getirmekte: “Ölümden sonraki kalıcı sonsuzlukta değil; yapay belleklerde dal budak salmanın geçici sonsuzluğunda, sanal bir sonsuzlukta kendini aşmayı istemeyen bir hareket yoktur artık… Ötekiliğin cehenneminden aynılığın esrikliğine, ötekiliğin arafından özdeşliğin yapay cennetine geçildi.” (2010, 58-9). Her yerde görülme çabası kişiyi, öte dünya inancından uzaklaştırdığı gibi viral (virüs) duruma düşürebilir de. Şair ve yazarların ekrana çıkma ve sosyal medyada gündeme gelmek arzusu sanatın farklı ve az bulunur olma özelliğiyle çelişmekte. Buna ek olarak böylesine egosantrik ve aynı zamanda paradoksal durum, insana eşsiz olduğu vehmini fısıldıyor, onu evlilikten uzaklaştırıp bekar yaşamaya itiyor, sonra birdenbire o çoğalan görüntüler eşsizliği sel suyu gibi alıp götürüyor. Bu tür sonuçları görmüş olmalı ki İslamiyet daha en başından resmin hayatımızdaki yerini tartışmıştır. 
Gelelim yazıya. İlk yazı hiyerogliftir (resimsel yazı), yani yazı prototipleri görüntüyü amaçlar. Göktürk alfabesi de diğer bütün alfabelerde olduğu gibi resimlerden türetilmiştir: Ev, çadır şeklinde gösterilmiş, ok ve yay birer harfe dönüşmüştür. Zamanla resimsel yazı, soyutlanarak bugünkü halini almıştır, soyutluk kazanmasaydı İslam’ın yazıya da temkinli yaklaşması muhtemeldi.
Bize bugün çok normal gelen yazı, aslında şaşkınlık verici bir buluştur. Umberto Eco, bu anlamda çok hoş bir örneği “Yorum ve Aşırı Yorum” kitabına alıntılamış: “John Wilkins, Mercury; Or, the Secret and Swift Messenger (1641) adlı yapıtının başında şu öyküyü anlatır: ‘Yazı sanatının ilk icat edildiğinde nasıl tuhaf bir şey olarak göründüğünü, yakınlarda keşfedilen Amerikalı Kızılderililerin tavrından tahmin edebiliriz. Kızılderililer insanların kitaplarla konuştuğunu gördüklerinde şaşırmışlardı ve bir kağıdın konuşabileceğine bir türlü inanamıyorlardı…’” (55, 2008). Bir çok icat ve yenilik muhatabında şaşkınlık yaratmıştır: Tüfek, matbaa, araba, hele de uçak. 
Mıguel De Unamuno “Günlükler”inde yazı-söz üzerine metafizik düşünmelerde bulunmuş: “İncil özü itibarıyla sözlü gelenektir, insanlar tarafından ilkel ciltleri tartışmaya açık bir metne dökülmüş olan sözlü gelenektir. İnsanların arasında ortaya çıkan da Kanun (Yazı) değil, Kelam’dır (Söz). Kuşakların Hıristiyan hayatı tamamen sözlü, insan tarafından yazıya dökülmüş olan, bir geleneği takip eden, maddi bir kalıcılığı olmayan bir tanrısal vahiye dayanır. Ruh canlandırır, harf öldürür.” (2008, 32). Roland Barthes “Yazı Üzerine Çeşitlemeler-Metnin Hazzı” adlı kitabında adeta Unamuno’yu destekler: “yazı, bir işin bitiş noktası değildir, telaffuz edilen sesleri kağıda aktarmak, söze dökmek değildir; daha ziyade elle üretmek demektir, bir uygulamadır, meslektir, yavaşlıktır, marangoz işçiliğidir, yüzeyin üzerinde oyuklar açma arzusudur, diyaloğa sığınmak değildir. Yazı, sese yanıt vermemekle birlikte düşünceden de uzaktır: her şey gittiğinde geriye kalan son etkinliktir.” (2007, 13). Doğrusu kokuyu, dokunmayı, tatmayı veremiyor yazı. Aynı şekilde resmin ve dolayısıyla yazının torunu da denilebilecek hareketli görüntü, canlı halinde olduğu gibi üç boyutlu bir hacim kazanamıyor. Her türlü eksik kalıyor. Öte yandan görüntülerin varlığı elektrik, pil, şarj, uydu, ekran vb. dış etkenlere bağlı. Yazı, görüntünün bu boşluklarını (koku, dokunma ve tatma), soyutlamalardan yararlanarak doldurabilirse başarılı olur, diye düşünüyorum. Çok çağrışımlı girift imgelerle yaratılan modern şiir bunu amaçlar.
Her nesnede olduğu gibi yazının da kapital boyutu bulunmakta. Barthes bu noktaya değinir: “Uygarlık, muhasebe ve noterlik üzerine kurulur; dinsel göstergeler laikleşir, bütün tarihçiler, bu tarihsel ve coğrafi bölgede yazının icadını ekonomik gereksinimlere bağlamak konusunda fikir birliği içerisindedir. Dahası da var: alfabenin icadıyla tek tip paranın icadı arasında bir tür paralellik kurulmuştur.” (2007, 57). “Sümer toplumunda yazıcılar en zengin ailelerden gelirdi; kadınların kabul edilmediği yazıcılık mesleği çok saygın bir meslektir: bazı yazıcılar kral olurdu… Hititlerde yazıcılar, en kıymetli savaş ganimetleri olarak görülürdü.” (2007, 64). Bedir Savaşı’nda esir düşen müşriklerin her 10 Müslüman’a okuma öğretmesi karşılığında özgürlüklerine kavuşmaları da ekonomiyle ilgilidir. Bu bilgi, kitap okumaktan ziyade, birçok eski kavimde olduğu gibi ticaret için kullanmıştır. Çağ bunu gerektirmektedir. Ama dini menfaatleri uğruna kullananalar da çıkmıştır. Kilise, kolay paraya dönüşen bilgiyi tek elde tutmak için matbaaya şeytan işi diyerek şiddetle karşı çıkmıştır. Bu meseleyi Victor Hugo “Notre Dame’nin Kamburu”nda irdeler. Yani yazının makine ile çoğaltılma girişimi sadece Osmanlı toplumunda gerilim yaratmamış. Modern zamanlarda ise yazının (resmin) gücünü, hareketli görüntüler ele geçirdi, değişen bir şey yok, eski çağlarda yazıya aristokratlar hükmederken, bugün de büyük televizyon kanallarına, internet sitelerine burjuva hükmediyor. Oyuncular ve sunucular ise onların yazıcıları durumunda.
            Şiir, kör şairlere, en azından gereksiz ayrıntılara kör kalmayı başarabilecek şairlere ihtiyaç duyuyor. Homeros Truva’yı savaş meydanında yaşasaydı, İlyada ve Odysseia’yı yazabilir miydi, körlüğün büyüteciyle kendi iç dünyasına bakmayı bilmişti. Mehmet Akif’e “Çanakkale Mersiyesi”ni yazdıran, gözyaşı döktüren, onun savaşı görmemiş, kanının akmamış olmasıdır. Savaşlar hayal dünyasını yıkar ve kan, şairin hayal dünyasından akar. I. Dünya Savaşı’nda subay olan Ahmet Haşim, ölümü iliklerine dek duyduğu için savaşa dair yazamamış, epikten kaçarak liriğe sığınmış olabilir. Yani bu durumu açıklamakta Haşim’in genel poetik tutumu yetersiz kalabilir.
Varlık yokluk mücadelelerini anlatan büyük şiirlere, yani destanlara halk muhayyilesinin de dahil olduğunu görürüz, koca halkın bir metne okur olarak katkıda bulunmasının o metni ne boyutta büyüteceğini edebiyat tarihinden bilmekteyiz. Sözlü gelenek modernizmin varmak istediği yerde, ha bire bir ozana ya da yazara dönüşen halkın katkılarıyla çoğalıyor. Yazı, metni muhkem hale getirirken okurun zihni zapt edilemez hareketliliktedir ve sözlü işler. Değişim, sadece okurun kafasında gerçekleşir, eleştiri metnine dönüştürülmemesi durumunda ise unutulur, hiçbir zaman nihai hedefine ulaşamaz. Kimi anlamlar ise yazarın mimiklerinde, jestlerinde kalır, bulunduğu ortam anlamın bir bölümünü emebilir. Söz, yazıdan önemlidir, demiyorum, ama yazı, sözün özgün yanlarını, gücünü kendi bünyesine katmanın yollarını bulmalıdır.
II. Dünya Savaşı’nı kaybeden Hitler’in intihar ederek ruhunu; bedenini yaktırarak somut varlığını düşmandan kurtarması, onu yokluğun ve dokunulmazlığın eliyle destanlaştırmıştır. O, yazı değil de söz olmak istemiş adeta; diri veya ölü düşman eline geçseydi, büyük bir itibar kaybına uğrayacağı kesindir, Hitler bunu öngörmüş olmalı, çünkü II. Dünya Savaşı’nda çok fazla savaş suçu işlenmiştir. Saddam’ın bütün dünyanın gözüne sokula sokula asılması, kameralar önünde Kaddafi’nin dayakla katledilmesi manidardır. Anlık-popülerlik diyebiliriz buna, ışık gibi ekranda birdenbire parlayıp karanlıkta yok olmak. Modern zamanların şeytani fikri değildir bu, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiştir. Mesela Abbasiler iktidarı ele geçirdikten sonra bütün Emevi sultanlarını mezarlarından çıkarıp asmışlardır. Tarih, kafası mızraklara geçirilen krallarla doludur. Hitler’in bunları bilmemesinin imkanı yok.
Belli ki, 15 Temmuz, görmenin tacizine uğramamış bir hayal dünyasının zenginliğiyle anlatılabilir ancak. Baudrillard’ın şu cümlelerine katılmamak mümkün değil: “Gerçeklikten kurtulunca, gerçeklikten daha gerçek olabilirsiniz: Hiper-Gerçekçilik.” (2010, 23). Bu direnişin şiirini, darbeden uzak,  Türkiye dışında bir Müslüman şair, yazıyı da aşarak yazarsa şaşırmamak lazım, çünkü o kişi bizim yaşadıklarımıza dışarıdan bakacaktır ve görsel medyaya da meydan okuyarak kendi imajlarından ödün vermemeyi başaracak, sahici şiire ulaşacaktır ya da borçlarımız gibi bu mühim iş de gelecek nesillere kalacaktır. Torunlarımızın bizden daha zeki olacağı muhakkak. Ümit varız. 
Yaklaşık iki yüzyıldır acı çeken bu büyük milletin şairi olmak öyle kolay değildir.  Şairinden yazarına, siyasetçisinden düşünürüne herkes bu milletin sözcüsü olmayı hak edip etmediğini sormalı kendisine, yoksa kenara çekilmeli, gölge etmemeli. 

Zafer Acar

KAYNAKÇA:
Bayazıt, Erdem; Şiirler, İz Yayınları, İstanbul 2007.
Jean Baudrillard; Kötülüğün Şeffaflığı, Çev: Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2010.
Karakoç, Sezai; Alınyazısı Saati, Diriliş Yayınları, İstanbul 1995.
Kısakürek, Necip Fazıl; Çile, b.d. Yayınları, İstanbul 1995.
Mıguel De Unamuno; Günlükler, Çev: A. Burak Zeybek, Sel Yay., İstanbul 2008.           Roland Barthes; Yazı Üzerine Çeşitlemeler/Metnin Hazzı, Çev: Şule Demirkol, YKY, İstanbul 2007.
Roland Barthes; Yazının Sıfır Derecesi/Yeni Eleştirel Denemeler, Çev: Tahsin Yücel, İstanbul 2009.
Umbeto Eco; Yorum ve Aşırı Yorum, Can Yayınları, İstanbul 2008.
Zarifoğlu, Cahit; Şiirler, Beyan Yayınları, İstanbul 1989.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder