10 Mayıs 2017 Çarşamba

GÖKHAN ERGÜR'Ü "ÜZÜNTÜDEN" YAZDIM

“Üzüntüden”… Gökhan Ergür imzalı, hacimce dolu dolu olmayan hatta bazı sayfalara dört, beş, altı mısra düşen ve toplamda da elli dört sayfadan oluşan bir ilk kitap. İlk şiir kitaplarında nicel boyutun birincil derecede önemli olduğunu düşünmüyorum fakat nicelik ile nitelik arasında üzerine düşünülmeye değecek kadar sıkı bir ilişki olduğu malum. “Arz-ı Hal”, “Üvercinka”, “Dirlik Düzenlik”, “Monna Rosa” şiirleri (eğer ilk kitap olarak kabul edersek) hacimleri açısından sıska bir görüntüye sahip olsalar da fonksiyonları ve nitelikleri bakımından etkili kitaplardır. Eğer genç şair, benim hacimsiz dosyam yukarıdaki ve onlara benzer kitapların yapabildiğini yapabilir iddiasına sahipse ne güzel ama ben yine de; kendimi de dahil ederek söyleyebilirim ki ilk kitap heyecanı genç şairi aceleci davranmaya iter. Bu bir gerçektir ve bu gerçek çoğu kez genç şairi yanıltır. Bazı zaman olur ki genç şairin sabırsızlığı okuyucuya ve eleştirmeciye: Bu elimdeki broşür mü yoksa kitap mı sorusunu sorduracak durumlara gelir ve öyle ki çoğunlukla cevap broşür çıkar. Çünkü üzerinde layıkıyla durulmayan bir dosya kendisini ilk önce nicelikten ele verir. Kanımca genç şair okuyucuya daha çok vaatte bulunmalı eleştirmeciye daha fazla malzeme sunmalıdır.

“Üzüntüden”deki şiirlerin önemli bir kısmı dörtlüklerden oluşuyor. Biçimsel yeniliklere kapalı şiirler art arda sıralandığında tekdüze bir ses meydana geliyor, tahmin edileceği üzere kırsal bir tınıya sahip bir ses bu, bu sesin sebebi Gökhan Ergür’ün şiir zihninin sosyal, kültürel, siyasi, ekonomik... Bütün ardıllarıyla kasabalı kodlarla karşımıza çıkıyor olması. Büyük- şehre bir kasabalı düşünceliliği ile eğilmesi Ergür şiirini ironiden uzaklaştırırken anlam veremediği özne ve nesneleri şok yaratmak için art arda sıralamasına ya da tanımlamalara çok zaman ayırmasına sebep oluyor. Bir şiirde tanımlar arttıkça klişe ile söz arasında gidip gelmeler başlı- yor ki nitelikli okurun yorumları bu konuda çoğu zaman acımasız oluyor. Ayrıca şiirindeki bu tanımlamalar, Ergür’e şiirinde atmosfer bütünlüğü oluşturmakta da zorluklar yaşatıyor. Onun en beğendiğim şiirlerinde bile kullandığı mekan ve zaman ölçülerinde dağınıklık mevcut. Tanımlarla yürütmeğe çalıştığı “Panayır” şiirinin ilk dörtlüğünde “saatlerin (zaman demek istiyor galiba) yağmaladığı taze ömrüm” diyerek yarattığı memur, işçi, plaza çalı- şanı gerilimlerini açıp genişletmiyor. İkinci dörtlükte dünyayı “saçını evde boyamış kadınlar gibi öfkeli” olarak kabul edip iyi bir imge yakalayan Ergür mekânı devlet dairelerinden, sokaklardan, avm’lerden koparttığı gibi apartman dairelerinden de kopartıp son dörtlükte kuşlar ve avcı aracılığıyla doğaya dönüş yapıyor. Şiirin üç dörtlüğü de parça parça kalıyor, mekân soyutlanıyor. Ortaya mısra koyuyor, mısralarını birliğinden oluşacak atmosferi es geçiyor. “Üzüntüden” metinler arası göndermeleriyle zengin bir kitap. “Emin Değilim” şiiri ile Ergin Günçe’ye, oradan “Yaşlılık ve Tereddüt” şiiri ile Muzaffer Serkan’ a; “Mendil Koleksyonu” şiiri ile Mehmet Akif’e, oradan yine aynı şiirle Hakan Arslanbenzer’e selam çakıyor. Fakat, zayıf sesle verilen selamları, asıl metnin altında kalma tehlikesi içerisinde. Muzaffer Serkan’ın sevgilisinin parmaklarıyla oluşturduğu düğüm imgesini hatırlıyorum. Ergür ise düğümlerin dünyanın her yerinde aynı olduğunu söylüyor. Bunu gönderme olarak kabul edersek zayıf. Ne alakası var gönderme ile dersek Gökhan Ergür, Muzaffer Serkan’ın şiirine bile bile neden daha zayıf bir mısra ile meydan okuma cesareti gösteriyor. Anlamıyorum. Diğer göndermelerle ilgili de benzer kritiklerde bulunmak mümkün. Bir göndermeye daha bakalım. Gökhan Ergür “Korkma, Allah var” diyor. Biz “Korkma!”yı biliyoruz. Bu söz Peygamberimizin Ebubekir Sıddık’a hitabıdır. Peygamberimiz “Korkma ya Ebubekir, sen bizi yalnız mı sandın,” der. Akif ise “İstiklâl Marşı”nda o malum rivayeti, tek bir kelimenin, yani “Korkma”nın içerisine yükleyip yüksek bir sese ulaşır. Ergür ise iki mısra yukarıda “var” kelimesine kafiyeyi uydurabilmek için hem şiirinden hem gelenekten tavizler vermiştir. Bu kısa değerlendirmede söyleyeceğim son sözler: Gökhan Ergür’ün her şiirinde okur, altını çizebileceği birkaç mısrayla karşılaşabilir. Ancak kitapta okuru bir çember içine alabilecek yalnızca iki şiire rastladım: “Ali’nin Sustalısı”, “Acele Vesikalık”. İlk kitaplar şairin geleceği hakkında çok şeyler söylese de bazen ikinci hatta üçüncü kitabını beklemek gerekebilir. Peki, yazı bitti. Gökhan Ergür’ün ikinci kitabını bekliyoruz o zaman.

Selim Sina Berk

(Yazarımızın bu metni, Dil ve Edebiyat'ın 100. sayısından alınmıştır.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder