27 Şubat 2013 Çarşamba


 
MESNEVİ’NİN İLK 18 BEYTİ ve ÇEVİRİ MESELESİ
 

Merhabalar. Ağabeylerimiz biraz uzun konuştular, Suavi Kemal, sanırım duruma tepki olarak ön konuşma yapmadan şiiri okuyup kürsüden indi. Ustaların kürsüde fazla kalmasını ben doğal karşılamakla birlikte konuşma hakkımın tamamını onlara vermek istemem. Birkaç kelam etmeden şiire geçemeyeceğim. Konuşmacıların geneli tasavvuf şiirimizin merkezine Yunus Emre’yi koydular. Tabii, Mevlana’dan hiç bahsedilmedi demiyorum, ama sanki onun tasavvuf edebiyatı içerisindeki yeri tam anlamıyla dile getirilmedi. Tasavvuf fikrinin, Fars edebiyatının Hafız gibi büyük şairlerinden Mevlana’ya, ondan da Türk edebiyatına geçtiğini, yayılarak yerleştiğini düşünüyorum, sanatta dikey hareketlilik mümkün değildir çünkü. Ayrıca Arap edebiyatını da biz Fars edebiyatından öğrenmişiz.
           Mevlana şiirleri dilimize çevrilmiştir, fakat bunları tam bir şiir olarak algılamamız mümkün değil. Şiir, çeviriyle formunu-sesini kaybeder ve nesirleşir. En iyi çeviri, başka dillerdeki şiirlerle kendi şiirimiz arasında metinlerarasılık kurmaktır. Mevlana’nın şiirlerini biz Necatilerin, Hayalilerin, Fuzulilerin, Naililerin, Şeyh Galiplerin, Yahya Kemal ya da Sezai Karakoçların şiirinde gerçek anlamıyla tattık. Divan-ı Kebir’i Abdülbaki Gölpınarlı gibi bir üstat çevirdiği halde aslına yaklaştıramamıştır. Öte yandan Farsçadan Türkçeye bir şiiri çevirmek kolay olmasa gerek, çünkü Farsça, biliyoruz ki hitabet dilidir, son derece ahenklidir.
         Evet, bilineni tekrar ediyorum, şiir her şeyin ötesinde anlamla birlikte sestir. Sesini kaybeden bir şiire, şiir demek mümkün değil. Türk şiirinin ve edebiyatının sesini tekrar duyurması adına geçmişine, kadim sesine dönüş yapması gerek diyoruz, diyeceğiz de. En azından ses için bu şiirler okunmalı. Kasideleri, gazelleri, mesnevi ve diğer türleriyle Osmanlı şiiri dönüp dönüp okunmayı bekliyor.
          Ne yazık ki bizim edebiyatımızdaki Farsça ve Arapçadan kaynaklanan ahenk unsurları, öz Türkçeye dönme bahanesiyle dilimizden ötelenmiştir. Cumhuriyetle ise dilimiz geri dönülmesi neredeyse mümkün olmayan bir kuraklığa-açlığa bırakılmıştır; müzik, dilin gıdasıdır, bilinciyle hareket edilmemiştir. Saf, sadeleşen değil basitleşen bir dille Cumhuriyetin ilk şairleri bocalamış, çoğunluk güdük metinler ortaya koyabilmiştir ancak. En azından kafiyeyi, modern şiire yeniden taşımaya çalışmalıyız belki sesi yeniden yakalarız diye; en azından böylece şiirimiz önemli bir enstrümanına kavuşmuş olur. Mesela şuanda ney dinliyoruz, ama şiirimizin artık neyi yoktur, sessiz, kendi halinde, sadece anlam üzerinde ilerliyor artık serbest şiir. Yahya Kemal gibi, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç gibi şairlerimiz, Osmanlı ve halk şiirinin ahenk unsurlarını açıktan açığa şiirlerinde kullandıkları için şiirimizin yüzü ak alnı açıklarıdır.
           Ortama aykırı düşmemek adına Mesnevi’nin ilk 18 beytini çevirisinden okumayı düşünüyordum. Fakat içime sinmeyecek bir davranışta bulunmak istemem, aslından okumak ise öyle kolay değil benim için. Yine de edebiyat fakültesinde az da olsa Farsça eğitimi aldım. Elimden geldiğince şiiri düzgün okumaya çalışacağım, en azından çevirisinden daha başarılı sunacağımdan eminim. Mesnevi’nin ilk 18 beytini özel ve çok derin buluyorum, çünkü sadece bu 18 beyti Mevlana kendi yazmıştır; diğer kısmını ise Hüsamettin adlı bir müridine dikte ettirmiştir. Söylemek ile yazmak arasında elbet nitelik bakımından farklar bulunmaktadır: Söylemek halk şairine, yazmak elit-Osmanlı şairine ait bir özelliktir. Mesnevi de zaten halk için yazılmıştır. Amaç ile araç örtüşüyor Mevlana’da.

 
Zafer ACAR

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder