13 Haziran 2015 Cumartesi

İBRAHİM'İN DAVETİNE İCABET: UMRE (SON)


Dördüncü Gün

Evet, ihrama girdik, otobüsle Mekke’ye gidiyoruz. İhrama girmek, abdestli olmak, oruç tutmak gibi birtakım yasaklar içeren bir durum; saç ve tırnak kesmek, iç çamaşırı giymek yasak mesela… Hal ve hareketlerinize çekidüzen veriyor, haccın kutsal dairesine girmiş oluyorsunuz… Bu bilinçle baktığımda, sigara içen, türlü lakayt hareketlerde bulunan umreciler rahatsızlık yarattı bende.
            Medine ile Mekke arası yedi saat sürdü. Gayet lüks otobüsle bu kadar süren ve yoran yol, kim bilir Peygamber ve sahabeyi ne kadar bitkin düşürmüştü? Sadece bu yolculukta değil bütün umre boyunca türlü karşılaştırmalarda bulundum. Sürekli bin dört yüz evveline gitmedim, bazen yakın zaman da ibretlik kıyaslama imkânları sundu bana. Bizler İstanbul Medine arasını üç saate düşüren uçakları beğenmiyorduk, dört yıldızlı otelleri, klimalı odaları, her türlü yemeğin bulunduğu restoranları beğenmiyorduk; acaba bundan sadece yirmi yıl öncesinin hacıları ibadetlerini ne güç koşullar altında yerine getiriyorlardı? Rehberimizin anlattıkları göz yaşartıcı cinstendi. Müşkülpesent hacılarımız adına değil bizim adımıza elbette. Kanaatsiz, sabırsız, tamahkâr insanlar olup çıktık. Dertli gönlüm, rehberimizin otobüste “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” seslenişiyle teskin oluyor, “Allah büyük” diyor. İçten bir Müslüman olan rehber, bu kadim hac ifadesinden sonra çocukluğumdan beri aşkla katıldığım birkaç ilahiyi okumaya başlıyor. İlkin daha ziyade bayram namazlarında okuduğumuz “Allahü Ekber Allahü Ekber La İlahe İllallah”... Ardından çocukluğumun teravih namazlarını adeta şölene çeviren “Allahümme Salli Ala Seyidina”…
            Mekke’de bizi Zemzem Tower adlı şu kadar metre yüksekliğindeki, şehrin her tarafından görülebilen kuleler karşılıyor. İstanbul’da yaşayan biri olarak gökdelenlerden, büyük alışveriş merkezlerinden çok yakınmıştım ancak hayatımda hiçbir yapı beni bu kadar dehşete düşürmemişti. Osmanlılarca yapılan tarihi Ecyad Kalesi’ni yıkıp yerine bu ucubeyi dikenler, bir de utanmadan Zemzem adını vererek tarihin o en temiz suyunun adını kirletmişlerdi. Hazreti Hacer’in uğruna ağladığı, feryat figan ederek Safa ve Merve tepeleri arasında döndüğü Zemzem bu muydu? İsmail’in susuzluğunu bununla mı gidermişti? Şüphesiz, bu, günümüz insanının, para için her şeyden vazgeçebilecek günümüz insanının gıdasıydı. İki zemzem arasındaki fark, insanlık tarihinin kısa bir özetini verecektir. Maalesef bedenimiz Kâbe’ye dönükse de ruhumuz Zemzem Towerların peşinde. Ne anekdotlar çıkar buradan, masum bir teyzenin, Kâbe zannetmiş olmalı ki, bu çirkin yapılara bakıp gözyaşları içerisinde dua ettiğini gördüm. Mahşerde gerekirse herkesi affederim ama bir Müslüman olarak bu durumu yaratanlardan kesinlikle hesap soracağım.   
           
Beşinci Gün

Dördüncü günle beşinci gün arasına uyku girmedi, otelde yemeğimizi yedikten sonra biraz dinlendik ve doğruca otele beş dakika uzaklıktaki Kâbe’ye yollandık. O bir haftanın her anı heyecan vericiydi ancak Kâbe’ye gidiş hâliyle bambaşkaydı, çünkü umreyi tavaf ve say yapmak suretiyle orada gerçekleştirecektik. İbrahim Peygamber tarafından inşa edilen, Peygamberimizin nice mücadelesine ev sahipliği yapan, putlarla kirletilen ve sonra putlardan temizlenen, daima ilgi odağı olmuş Kâbe’ye gidiyorduk. Pek çok ucubenin dışında güzel yüzlü insanlar ve Mescid-i Haram vardı etrafımızda. Kâbe’yle ne zaman karşılaşacağımı bilmemenin heyecanı vardı içimde, derken Mescid-i Haram’da iki rekât namaz kıldık ve Cuma gecesinin yarattığı muazzam kalabalığın arasında yürümeye çalıştık. Gerek İstanbul gerekse de Medine’de “Kâbe’yi ilk gördüğünde ‘Allah’ım bütün dualarımı kabul et’ de” şeklinde dua yapmam konusunda defalarca şiddetle uyarılmıştım. Açıkçası böyle bir anda, böyle bir duada bulunmak, bana Kur’an’ın özüne uymayacak biçimsel bir âdet gibi gelmişti; bu nedenle uyarıları dikkate almamıştım. Şimdi aynı cümleyi ikazı rehberimiz yapıyordu, bu demekti ki birkaç saniye sonra Kâbe’yi görecektik. Sonunda, Mekke’ye girdiğim andan beri beni sonsuz güçte bir mıknatıs gibi kendine çeken Kâbe’yi gördüm ve dualarımın makbul kılınmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz eyledim. Anladım, sadece o gece değil kendimi bildim bileli beni kendisine çeken meğer Kâbe’ymiş. Hasret bitmiş, düğüm çözülmüştü. Binlerce kardeşimizle birlikte dualarla tavaf ettik. İçinden geldiği gibi değil elindeki kitaba bakarak dua edenleri içimden eleştirdim; çünkü İslam, kulun Allah’a doğrudan seslenmesini emreden, kişinin –maddi tarafını ihmal etmeksizin- manevi cephesini esas alan bir din. Karşımızda, bir harfi yanlış yazdık diye bizi sınıfta bırakan –hâşâ- lise hocası yok. Kendi duamızı kendimiz söyleyecek şuurla yaratmış bizi Rab. Bununla sadece tavafta değil zemzem içip biraz dinlendikten sonra say’da da karşılaştım, Allah bütün ibadetleri makbul eylesin, diyelim.     
            Daha ilk gecemizde dikkatimi bir şey çekti: Bizleri, gayr-i Müslimlerin giremeyeceğini belirten bir uyarıyla karşılayan Haram bölgede, bütün binalar, dükkanlar,  alışveriş merkezleri, konuşmalar, her şey, İngilizcenin boyunduruğu altındaydı. Ne acı bir paradoks, değil mi? Gayr-i Müslimleri –elbette dinin gereği olarak- kabul etmiyorsun ama onların dilleri başının üstünde ağırlıyor, ağırlamak zorunda kalıyorsun. Mescid-i Haram’ın karşısına diktiğin yüzlerce metrelik yapıya onların kelimelerini veriyor, gideceğin yerin adresini onların cümleleriyle soruyorsun: “Where is Kâbe?”, “Oh, so far” Evet, çok çok uzak…
 
Altıncı Gün

İstanbul dönüşünün artık yaklaştığı günler… Arafat Dağı’na gittik, Âdem’le Havva’nın birbirine kavuştuğuna inanılan yer, burada epeyce vakit geçirdik. Buranın tarihsel/mistik değerine pek inanmıyor anlaşılan bizim umrecilerimiz, ki pek çok kayaya kendilerinin ve memleketlerinin isimlerini karalamışlar. İstanbul’da üç yüz yıllık çeşmeleri karaladıklarını gördüklerinde artık şaşırmayacağım. Ellerinde kalem olsa Âdem’le Havva kalp çizip kendi isimlerini yazmazlardı herhalde. Bunu anlattığım deneyimli arkadaşlarım, Hira Mağarasının bile karalamalarla dolu olduğunu söylüyorlardı. Arafat’tan sonra İbrahim’in gökten inen kurbanı kestiği, şeytanı taşladığı bölgeleri gezdik ve Nur Dağı’nın önüne geldik. Maymunlar varmış bu dağda, kendilerine muz ikram etmeyenlerin çantalarını çalıyorlarmış, nitekim rehberimizin eşi böyle bir hırsızlığa (!) maruz kalmış. Rehberimiz dağda hırsızlar var dediğinde ben mecaz yaptığını zannetmiştim, meğer hakikatmiş. Nur Dağı’ndaki Hira Mağarası bilindiği gibi Peygamberimize ilk vahyin indiği yer. Durup dururken inmiyor elbette, Peygamber adeta kendine çekiyor vahyi. Kaynaklarda da detaylı anlatıldığı gibi Peygamber, sıkça bu mağarada inzivaya çekilir, tefekküre dalarmış, Hazreti Hatice de hiç yüksünmeden Peygamberimizin yemeğini getirirmiş. Bir de modern zaman evliliklerindeki ego yüklü tartışmaları, boşanmaya götüren kavgaları düşünelim: yemeği sen yap, elbiseleri sen ütüle, alışverişe sen çık… Âdem ile Havva ve Peygamberimizle Hazreti Hatice’nin evliliklerinden çıkarılacak çok sonuç var aslında. Arafat ve Nur Dağları, bu evliliklerin yüceliği sürekli hatırlansın diye yaratılmışlar sanki. Buluşma yeri anlamına gelen Arafat’ta kendi Havva’mızla buluşabildik mi? Havva orada, hasretten yanmış bir halde bizi bekliyordu aslında; ama biz ona bir bardak su ikram etmektense taşa toprağa adımızı yazmayı tercih ediyorduk. Oysa Âdem ile Havva’nın tarih boyunca anılması, isimlerinin maddeye değil manaya kazınmış olmasındandı.

Yedinci-Sekizinci Gün

Pazar Hudeybiye’ye gittik. Hudeybiye, Peygamber’in Mekkeli müşriklerle Hudeybiye Anlaşması’nı imzaladığı yer. Bu alana Kanuni’nin diktiği mescit, harabeye dönmüş. Hemen yan tarafına Suudlar bir camii dikmişler, maksat aynı: Osmanlıyı unutturmak.
            Pazartesi başlayan yolculuğumuz, bir sonraki pazartesi akşamı uçağımızın hareket etmesiyle son bulmuş oldu. Dönüş yolculuğu boyunca, kulağımda, hava alanındaki sempatik Arap personellerin “Bahşiş, Bahşiş” kelimeleri yankılandı durdu.

 Aykut Nasip Kelebek

    

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder