15 Şubat 2017 Çarşamba

AYKUT NASİP KELEBEK İLE SÖYLEŞİ: "...AMA BU ZATEN OLACAKTI"

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, oturan insanlar ve açık havaAykut Nasip Kelebek, 2008 yılından beri şiir ve edebiyat üzerine yazılar yayımlıyor. Günümüzün etkili ve nitelikli genç şair-yazarı 2013’te ‘’Bana Hayran Olsana’ isimli şiir kitabından sonra 2016’da ‘’Kanlı Canlı Şiir’’ eleştiri kitabını yayımladı. Aykut Nasip Kelebek’le son kitabı ve Türk edebiyatında eleştiri üzerine konuştuk.

Turgay Demirel: Sezai Karakoç “Edebiyat Yazıları” serisinde özellikle Tanzimat ile II. Yeni arası döneme yoğunlaşmıştı. Siz de “Kanlı Canlı Şiir”de 1950’lerden günümüze kadar olan şairler üzerinde çalışmışsınız, bu benzerlik bilinçli mi yapıldı rastlantı mı?
Aykut Nasip Kelebek: Sezai Karakoç’un üç ciltlik “Edebiyat Yazıları”nı 16 yaşımda okumuştum. Üstadın şiire ve şaire bakışı beni derinden etkilemişti, modern Türk şiirine ilişkin fikirleri ve şiirimizin merkezine yerleştirdiği şairler de benim çocukluğumdan beri severek okuduğum şairlerdi zaten. Benim dünyamdan biriydi Sezai Karakoç, daha doğrusu ben onun dünyasındandım, milli ve manevi değerleri önceliyordu, dünyevileşmeye karşı uhrevi değerlerin yanında saf tutuyordu. Karakoç, bilindiği gibi bu kitabında Mehmet Akif, Yahya Kemal ve Necip Fazıl’a ayrı bir önem verir, kendi kuşağına ilişkin de çarpıcı yaklaşımları vardır, II. Yeni sonrası şiirimize ise ufak dokunuşlar dışında pek girmez. “Kanlı Canlı Şiir” ise Sezai Karakoç’tan başlayarak 1950 sonrasına eğiliyor. Doğrusu başlangıçta “Edebiyat Yazıları”ndan yola çıkarak herhangi bir plan program oluşturmadım. Zaten modern Türk şiiriyle uğraşan her eleştirmenin ele aldığı şiir ve şairler üç aşağı beş yukarı bir benzerlik gösterecektir.

Turgay Demirel: Genç yaşta eleştiri yazmak, hem yanılgıya düşme hem de tepki toplama açısından riskli; sizi buna iten nedir?
Aykut Nasip Kelebek: Gençlikte yapılan her işte yanılgı payı büyüktür; bu, iş seçiminde böyledir, eş seçiminde de böyledir, arkadaş seçimlerinde de böyledir. O dönemde riske girmeyiz adeta riskler arasında bir yol tutturup yaşamaya çalışırız. Ancak riskten uzak durmak gibi kaygılar bizi tembelleştirmemelidir, yanlışı yapa yapa doğruyu buluruz en nihayetinde; yeter ki din-dışı, ahlak-dışı hatalar işlemeyelim, yoksa her şeyin bir çaresi vardır. Ben de işte eleştiri yazdım, bunlar birikti birikti ve kitaba dönüştü; yazıların kitaplaşması sürecinde genel bir editoryal çalışma gerçekleştirsem de pek az yazı ve düşüncemi kitabın dışında bıraktım. Hayat içerisinde, herkes gibi bazı hatalar yapsam da edebiyatta çok şükür daha sağlam adımlar attığımı hissediyorum. Eleştiri yazdım çünkü herkes gibi benim de kendimden önceki şairlere, çağdaşlarıma, şiirin güncel tartışma konularına ilişkin bazı fikirlerim vardı; bunları neden kahve masalarında, eş-dost muhabbetlerinde unutulmaya terk edecektim ki, elim kolum tutuyordu ve işte “Kanlı Canlı Şiir” ortaya çıktı.
Eleştiri yazmanın birtakım bedelleri olduğuna ben de katılıyorum ama sadece genç eleştirmenler değil yaşlı eleştirmenler de her an karşı saldırıya açık durumdadır. Ama haddini bilmek kavramına inanırım, 1950 sonrası Türk şiiri üzerine evet, yaptığım yoğun okumaların da etkisiyle özgüvenle konuşabiliyorum, ama tutup da 20. yüzyıl İtalyan şiiriyle Türk şiirini karşılaştırmaya kalkarsam komik duruma düşerim, okuduğum üç beş çeviriyi bir kenara bırakırsak okumadım çünkü o şiiri. Neden böyle uç bir örnek verdim? Çünkü var böyleleri, az bilgiyle çok fikir üretmeye kalkanlar, ne yazık ki var. Ben bu kitaptaki yazıları yazarken şöyle bir süreci izledim: Cahit Zarifoğlu’nu mu yazıyorum, yahu bu adamın şiir kitaplarının dışında deneme kitapları var, söyleşileri var, bunları bir okumak lazım. Bununla da sınırlı değil ki iş, bu adam hakkında yığınla yazı yazılmış, araştırma yapılmış, bunları elden geçirmek gerek… Ben bu şekilde çalıştım. II. Yeni’yi bilmiyorsan, Zarifoğlu’nun da içinde yer aldığı 60 Kuşağını okumadıysan, Zarifoğlu’nun ardıllarından habersizsen; ortaya adamakıllı bir eser koyman mümkün olmuyor. Bu hassasiyetlerim yazılarımdan da çıkar sanıyorum.
Başta Üstadım Zafer Acar olmak üzere eleştiri yazılarım birlikte çalıştığım editörler tarafından da desteklendi, kimse bu yaşta ne uğraşıyorsun bu işle demedi bana. Bu da doğal olarak eleştirime güvenimi taze tuttu. Eleştirdiğim bazı isimlerden tepkilerle karşılaştığım oldu, ama bu zaten olacaktı.

Turgay Demirel: Birçok isim hakkında yazılar okuduk bu kitapta; ama kötü, kırıcı bir ifade göremedim. Hakarete varan eleştiriler okuduğumuz şu günlerde, yazılarınızda nasıl bu kadar sakinsiniz?
Aykut Nasip Kelebek: Zamanımızın en büyük problemlerinden biri bu: Nezaketsizlik. Ben eskiden sanatın, düşüncenin insanı incelttiğine, terbiye ettiğine ve açıkçası daha da insan kıldığına inanırdım; son yıllarda bunun en büyük yanılgılarımdan biri olduğunu anladım. Çok kitap okumak, çok iyi kitaplar yazmak insanı daha da insan kılmıyor. Gerçekten anlam veremiyorum; sürekli küfür ederek konuştuktan, efendi efendi oturup kalkmasını öğrenemedikten sonra bu kadar kitap okuyup yazmanın ne anlamı var? Bakıyorsun, şiirinde dürüstlükten, vefadan dem vuruyor, edep ahlak edebiyatları parçalıyor, herkes suçlu bir kendisi mağdur, aman Allah’ım neler neler. Ama adama bakıyorsun, bu kavramlardan haberi bile yok: Bir başkasını satın almak uğruna senin dostluğunu satıyor, hal hatır soruyorsun “Sana ne” der gibi yalandan karşılık veriyor, seni yağlayarak ballayarak davet ettiği ortamda diğer insanların arasında aşağılamaya çalışıyor… Bunun sonu yok. E bu adamın eleştirisinden ne beklersin ki? Şiirde, romanda filan saklıyor gerçek yüzünü ama iş eleştiriye gelince bütün foyası ortaya çıkıyor. Diyelim şiirimizde kendinden daha etkili olmuş bir şairi değerlendirecek, temel derdi asla bu şiirin nasıl etkili olduğunu ortaya koymak olmaz böylelerinin, durumu anlamaya çalışmazlar; kıskançlıkla, yüzeysel/verili/süslü ifadelerle o şairi güya itibarsızlaştırmaya çalışırlar. Böylelerinin alıcıları olur mu? Olur. Ne yazık ki insanlar, bu, sanat-düşünce alanında olsa bile, sloganların peşinden sürüklenmeye pek bir meyyaldir. Değerlendirmen için ayrıca teşekkür ederim, belki ilk gençlik yıllarında bilmeden istemeden birilerinin kalbini kırmış, biraz aşırı birtakım ifadeler kullanmış olabilirim, ama bunlara “Kanlı Canlı Şiir” içerisinde yer vermedim. Bilenler bilir, yazdıklarımda metin-merkezli kalmaya çalışıyorum, insanların şahsiyetleri şiir eleştirisinin konusu değildir. Bununla eleştiriyi şahsiyetin önüne yerleştirdiğim de sanılmasın, şahsiyet benim için her şeyin başında gelir. Delikanlılık yıllarımda insanları zekalarına göre değerlendirirdim ama bugün önce kişiliğe, sonra yine kişiliğe ve en son zekaya bakıyorum. Çevremizi ve kendimizi temiz tutmanın bir başka yolu yok.
Sakinlik dedin ya, şiirde de hayatta da sakinliğini koruyamayan birinin değerlendirmelerine asla güvenmem. Bağırma çağırma değildir bize düşen, edep üzere ahlak üzere konuşmak ve dinlemektir.

Turgay Demirel: 25 yaşına kadar iyi bir üretim içindesiniz. Önce Bana Hayran Olsana, şimdi Kanlı Canlı Şiir; bu üretkenliğin sırrı nedir?
Aykut Nasip Kelebek: Üretken miyim? Bence çok da üretken değilim, evet yayımlanmış iki kitabım var, evet bunların dışında yayına hazır iki kitap dosyam var ama bundan daha fazlasını da pekala başarabilirdim. Bunun bir sırrı yok, diğer üretken insanların yolunu izlemeye çalışıyorum sadece.

Turgay Demirel: Mesela?
Aykut Nasip Kelebek: Mesela lüzumsuz sosyal ilişkilerden uzak durmaya çalışıyorum, yakın dostlarımla bile kararınca görüşmeye gayret ediyorum, çok muhabbetin bazen çok tembellik getirebileceğini düşünüyorum. Görüşmeler elbette değerlidir, insan her zaman bir başka insanın sesine ihtiyaç duyar, hatta bazen bir başkasının sessizliği bile -Sezai Karakoç’un sırf sessizliği için yanına gittim çok olmuştur- yeter; ben de dostluk ve arkadaşlıkların değerini bilmeye çalışırım. Bununla birlikte kendi kendine nitelikli işler gerçekleştiremeyenler, her daim bir başkasının varlığını ister, birçoğu kendini yalnızca geniş topluluklar içerisinde güvende hisseder; bu tipler belki gündelik işlerinde başarı sağlayabilirler ama oturup Anna Karanina'yı okumanın, günlerce odaya kapanıp defterler dolusu şiir/deneme yazmanın zevkini hayatları boyunca tadamazlar. Benim, sır diyeceksek en büyük sırrım bu. Elbette üretim plan/programları da önemli, ben daima belli bir düzenleme gözetirim, işimi pek şansa bırakmam, mesela Kısa Peygamberler Tarihi diye bir şiir serisi mi yazıyorum, bu alanın belli başlı çalışmalarını incelerim. Kerbela mı çalışıyorum, İslam literatüründeki bulabildiğim bütün kaynakları tararım, bu işin benim bildiğim başka bir yolu yok. Ev içerisindeki planlama da çok önemli, yani sosyallikten uzak durup eve kapanıyorsun ama evde bütün gününü ıvır zıvırla tüketiyorsan evde geçirdiğin zamanın da bir anlamı yok demektir. Çok yazmanın en önemli sırlarından biri de yazmayı gerçekten çok sevmektir, insan ancak sevdiği bir işi sürekli hale getirebilir. Danstan hoşlanmayan birine bütün gün dans ettiremezsin, resmi sevmeyen birine zorla sürekli resim yaptıramazsın. Ben yazmayı seviyorum, bu yolda başka birçok zorunluluklarımdan da vazgeçtim, elimde neredeyse bir tek kelimeler kaldı, onların da hem nitelik hem nicelik olarak hakkını vermeye çalışıyorum.

Turgay Demirel: Sizce eleştirimiz neden gelişmiyor?
Aykut Nasip Kelebek: Eleştirimiz gelişmiyor çünkü insanlarımız eleştiriye emek vermektense “Eleştirimiz gelişmiyor” diye yakınmayı tercih ediyorlar. Hepimiz oturup işin bir ucundan tutarsak emin ol eleştirimiz de gelişir, diğer her şeyimiz de gelişir. Ben hayata çok büyük ölçüde Türk şiiriyle tutundum, yazdığım eleştirilerle de bir bakıma şiirimize borcumu ödüyorum. Yirmi ila otuz yaşları arasında her biri önemli okullardan mezun olmuş, gayet de yetenekli genç şairlerimiz var, bu alana emek verirsek bizden sonrakilere ciddi bir eleştiri birikimi bırakabiliriz. Buna talip olalım derim.

Turgay Demirel: Eleştirilerinizde diğer sanatlardan pek faydalanmadığınızı görüyorum, resim müzik vs. Yazılarınızın diğer sanatlarla etkileşim halinde olmaması sizce de büyük bir eksiklik değil mi?
Aykut Nasip Kelebek: Edebiyat eleştirisi diğer disiplinlerden faydalanabilir, mesela “Kanlı Canlı Şiir” sonrasında yayımladığım bir yazımda edebiyat-coğrafya ilişkisi üzerinden Sezai Karakoç ile Hilmi Yavuz’u karşılaştırmaya çalışmıştım. Disiplinlerarası ilişkiler kurmak bir artı olabilir ama kurmamak da bir eksi sayılmaz kanaatindeyim.

Turgay Demirel: Kitapta Sezai Karakoç ismi birçok yerde karşımıza çıkıyor. Şiire hatta edebiyata Karakoç’tan baktığımızı söyleyebilir miyiz?
Aykut Nasip Kelebek: Modern Türk şiirini okuyan, inceleyen herkesin yolu Sezai Karakoç’tan geçecektir, hele de onun kendinden sonraki kuşaklar üzerinde etkisi düşünüldüğünde. Sezai Karakoç şiirde ve düşüncede rehberlerimden biridir. Şahsen son dönemde Sezai Karakoç’un metinleriyle ilişkimizi -bazı istisnai kalemler dışında- kopardığımızı, üstadı birtakım aforizmalara, ezberlenmiş yaklaşımlara hapsetmeye çalıştığımızı görüyorum. Sezai Karakoç ismi bugün korunaklı bir alan, onun ismini anarak, sözlerine ondan alıntılar yaparak kendileri için bir tür dokunulmazlık yaratmaya çalışanlarla dolu ortam; sanat ve düşüncenin bundan bir kazancı olmaz. Sezai Karakoç, büyük bir şiir yazdı, çok ciddi bir düşünce ortaya koydu, belki hepsinden önemlisi modern zamanlar içerisinde ahlaklı ve namuslu yaşanabileceğini kanıtladı. Bize, onun şiirini ve düşüncesini layıkıyla irdeleyen metinler yazmak, bu kültür ve sanat hazinesini daha geniş toplulukların kavraması yolunda çalışmak düşüyor.

Turgay Demirel: Son olarak: Bu metinleri kaleme alırken ve kitap çıktıktan sonra hakkında yazdığınız kişilerden olumlu ya da olumsuz nasıl tepkiler aldınız?
Aykut Nasip Kelebek: Bu süreçte şunu açıkça gördüm, kendime bir pay çıkarmak adına konuşmuyorum, ama sen emek verir ve ortaya nitelikli eserler korsan, insanlar buna büsbütün sessiz kalmıyorlar; gözlerini çeviren, kulak kabartan, yahu burada neler oluyor diyen bir topluluk kesinlikle oluşuyor. İşte tam on yıldır edebiyat camiasındayım, çok şükür hiçbir zaman neden yaptıklarım karşılık bulmuyor, neden bana sessiz kalınıyor diye aklımın ucundan bile geçirmedim çünkü metinlerimi okuyup değerlendiren, telefon açıp görüşlerini bildiren, dergilerde/internet sitelerinde hakkımda yazılan yazan, benimle daha kitaplarım bile yayımlanmadan söyleşiler yapan insanlar vardı. Neden böyleydi bu? Nitelik hiçbir zaman yeterli değildir, nitelikli işler yaptığı halde esamesi okunmayan nice şair-yazar tanıyorum, insanlar biz ne dersek diyelim, sizin ahlakınızı, kişiliğinizi de hesaba katıyorlar. On yıldır edebiyat dünyasının önemli isimleriyle hep kaliteli bir diyalogum oldu, eleştirilerim varsa bile bunu belli bir nezaket içerisinde gerçekleştirdim, büyüklerime asla saygıda kusur etmedim, benden yardım isteyen küçüklerime de her zaman yardımcı olmaya gayret ettim. Bunu, insanlar beni sevsin, bana değer versin gibi son derece ucuz kaygılarla da yapmadım; neysem oydum. 25 yaşındayım, Allah bir ya da birkaç 25 yıl daha yaşamak nasip ederse, gayretimi sadece şiirimizin, eleştirimizin, edebiyatımızın vs. güçlenmesi değil, elimden geldiği kadar ahlaklı, merhametli ve nezaketli bir topluluğun inşası yolunda da göstereceğim. Ahlaksız bir insanın şiirlerinin kıyamete dek okunması hiçbir anlam ifade etmez, çünkü kıyametin sonrasında kurulacak divanda Allah öncelikli olarak şiirlerimize değil ahlakımıza bakacaktır. “O ne güzel vekildir.”


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder