24 Şubat 2017 Cuma

İYİ DE BEN HANGİ KUŞAKTANIM?

Bizim kuşakta, kuşak kavramı üzerine büyük ihtimalle ilk ben yazdım; bunun, ulusal dergilerde şiir yayımlamaya başladığım dönemle -2008 sonbaharı- doğrudan ilgisi var. 2000’lerin sonları, 2000 kuşağının sıkça konuşulduğu bir süreçti, 2010’lar başlamadan herkes kendi 2000 kuşağını sunmaya çalışıyordu. Aslında sözünü ettiğim yıllarda yapılan 2000 kuşağı dosyalarını incelemek ilginç bir araştırma olabilir, hayranlıkla anılan isimlerden kaç tanesi yazmaya devam ediyor acaba? Ya da o gün hiç anılmayan bazı isimler bugün ne durumda? 2010 kuşağı üzerine yazmayı düşünenlere evvela bunu öneririm. Tarih, doğru okumayı becerebilirsek bize soğukkanlı olmayı öğretir.
Şiirde usta olduğumu iddia edecek halim yok; ama şiirde sebat edecek adamı gözünden tanıdığımı söyleyebilirim. Aynı şekilde şiirde neden ısrarcı olduğunu, şiire ne kadar tutku duyduğunu anlamakta da zorlanmam. Benim asıl üniversitem olan Fındıklı Lisesi’nde şiirle yanıp tutuşan, gerçekten iyi şiirler de yazan ama asla ciddiye almadığım bazı arkadaşlar vardı çünkü bu meselede kararlı olmadıkları gün gibi ortadaydı, nitekim hiçbirinde yanılmadım da. Emek, gerçekten emek verenlere gösterildiğinde anlamlı olabilecek bir şey. Şiire yine Fındıklı Lisesi yıllarımızda şaşırtıcı bir duygu yoğunluğuyla başlayıp çok erken yaşlarda olgun örnekler veren kardeşim Abdullah İlhan ise öngörebildiğim üzere niteliğini yükselterek yoluna devam ediyor. Öğretmenimiz olduğu halde bize kürsüden seslenmek yerine bizimle aynı sıralarda oturmayı tercih eden Zafer Acar, Abdullah’la benim bir anlamda sıra arkadaşımızdı. Dönelim 2010’un ufukta belirdiği o yıllara. O dönem -2007-2010 arası- 2000 kuşağı içerisinde anılanların en küçüğü şimdiki benden daha büyüktü, dolayısıyla kendimi bu kuşak içerisinde hiç düşünmüyor, gözümü 2010’lara dikiyordum. 2010 kuşağı adlandırması önemliydi benim için, bana heyecan veriyordu, Yedi İklim’in 2010 Ocak sayısında 2010 kuşağı diye bir şeyden bahsetmem de sürpriz değildi.
Şimdi oturmuş nostalji mi yapıyorum? Nostalji yapacak yaşa gelmedim daha; ama bundan 10 sene öncesiyle bugün arasında 10 sene değil 100 sene var. Siyasette de böyle edebiyatta da. Bu da bana nostalji yapma hakkı veriyor. Sözkonusu dönemde bolca plan yapıp hayal kurduğumu hatırlıyorum, kendi adıma planlarım vardı, şiirimiz adına hayallerim. Planlarım 2010’larda şiir ve eleştiri kitapları çıkarmak ve bir imza sahibi olmak; hayallerim şiirin şiire yakışır kalitede yazılıp enine boyuna tartışıldığı bir edebiyat ikliminde yaşamak, şiirden sanatın ve hayatın diğer alanlarına sahih kanallar açıldığını görmekti. Planlarımı gerçekleştirdim ve gerçekleştirilemez işler olmadıklarını gördüm. Çok çalışırsanız bunları pekala siz de başarabilirsiniz. Hayallerim içinse aynı parlak ifadeleri kullanamayacağım, 2007-2010 arasında gördüğüm poetik canlılığı bir daha asla bulamadım. Yani hayallerim gerçekleşmediği için planlarım da pek bir anlam ifade etmemiş oldu benim için. 2010’lar; siyasetin, belediyenin ve daha türlü türlü aygıtın edebiyata vahşice saldırdığı bir dönemin adı oldu. 2000’lerle 2010’ların edebiyat dergilerini karşılaştıralım, o dönemdeki poetik tartışmalarla bugünküler arasında çok ciddi bir nitelik farkı var. Sadece önceki kuşaklardan şairler değil şiire yeni başlayan gençler bile şiir tartışmalarında söz almak zorunda hissediyordu kendini. Şiirle eleştiri birbirinden ayrı düşünülmüyordu. Benim 16 yaşında eleştiri yayımlamaya başlamam çok da şaşırtıcı değildi yani. Bugünün genç şairlerinden kaç tanesi eleştiri yazıyor? 2000’lerde 80 kuşağı şiirin içindeydi, 90 kuşağı şiirin gündemini belirleyici işler çıkarıyordu, 2000 kuşağı ise kişiden kişiye/dergiden dergiye değişiklik gösterse de “Var”dı. Benim 2000 kuşağım çok büyük oranda Zafer Acar’dı mesela, onun şiiri ve eleştirileri 2010’ların eşiğinde bana Türk şiiri adına büyük bir motivasyon sağlıyordu, 2010’larda ise Türkçe şiir diye bir şey duymaya başlayacaktım. Bugün Türkçe şiirden öte Türk şiiri yazıyor olmakla övünebilirim.
            Türkiye Dil ve Edebiyat’ın 2017 Mart sayısında Hüseyin Akın’la yaptığımız söyleşi, kuşak kavramı üzerine yıllar yıllar sonra yeniden düşünmeme vesile oldu. Akın, beni 2000 kuşağı içerisinde anıyor. Bir gün 2000 kuşağı içerisinde anılacağım aklımın ucundan bile geçmezdi, şimdi buna sevinmeli miyim üzülmeli mi? Bilmiyorum, dileyen 2000 kuşağına, dileyen 2010 kuşağına dahil edebilir. Neticede zaman dilimlerini adlandırma biçimimiz sürekli değişir, Allah ömür verir de 2060’ları görürsem İsmet Özel’i hâlâ 60 kuşağı şairi olarak anacağımı pek zannetmiyorum mesela. 2000’di, 2010’du çok önemli değil ama bir şansım varsa o da bu işlere 2000’lerde başlamış olmaktır, o dönemde çıkan dergilerin, yapılan tartışmaların, girişilen polemiklerin iyisiyle kötüsüyle tadı damağımdadır hâlâ. Sezai Karakoç’tan, siyasilerin ve bürokratların kendisini korunaklı alan haline getirmediği bir dönemde bahsediyordum mesela; değer verdiğim şairlerle sanal alemde değil gerçek alemde tanışıyordum. Bugünün edebiyata yeni atılan gençleri bunların anlamını asla bilemeyecekler. O dönemi yaşayıp sindirmiş olmak en azından benim gözümde son derece önemlidir, kişiye haklı bir cesaret verir; biri şiir/şiirimiz hakkında bol keseden atmaya başladığında “Bir dakika, orada dur,” diyebiliyorsam biraz da bundandır.  
           
 Aykut Nasip Kelebek

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder